"Neden kimse beni dinlemedi?! "

Fotoğraf: Arşiv

Moravî Rüstem Efendi

Aziz kârilerim,Havalar gene ısındı, kavuruyor maşallah. Havuzlu sitelerde mercan sularla oynaşan zadegândan başkası için bir cehennem provası bu!

Neyse tabii, ne kitabın ne kitapçının işi bitmiyor. Biz tekkeyi beklemeye devam ediyoruz yine. Müşteriler dolup boşalmasa da arada kapı tıkırdıyor, gelen umumiyetle bakınıp çıkıyor. Bir şey almak isteyen, alandan çok! Memleket ekonomisi işte, deyip boyun büküyor, başımı kaldırıp bu da geçer ya Hû, diyen levhaya yakaran gözlerle bakıyorum muttasıl.

Arada e-postaları da yokluyorum, çırak öyle dediydi. Usta dedi bir de, zaman zaman 'spam' dedikleri istenmeyen mesajlar kutusunu da yokla. Bilinmedik biri bir şey yazar, haberin olmaz filan.

Ben de o gün spamlara baktıydım. Gördüklerimi tağyirsiz tevilsiz naklediyorum, buyrun:

Kimse avın hikâyesini de bir dinleyelim demedi, avcı ne anlattıysa şeksiz iman ettiniz, bütün methiyeler ona düzüldü, şöhret ve takdiri toplayan hep o oldu.

Bir Allah kulu çıkıp da demedi ki, yahu tek kişinin anlattığı hikâye yarımdır, eksiktir netekim. Ötekini de dinlemeden hüküm vermek kat'a caiz olabilemez, içtimai ilim namına ürettiğiniz yığınla kütüphaneye asıl siz ihanet ediyorsunuz, durun filan.

İnsan şüphesiz nankördür diyen Hâlık-ı Zülcelal ne ulu! İnsan diye yarattıklarının nasıl da fena, nasıl da kan dökücü olduklarından hakkıyla habir!

Neyse hayli zamandır bizi tıktıkları bağçede idik, ben diyeyim 5 dönüm, siz deyin 10 dönüm arazi burası. 30 arkadaşla beraber bu cenderede hayat sürmeye, getirilen etleri yeyip verilen suyu içerek zaman öldürmeye çalışıyoruz.

Kardeşim, ben aslanın! Bana uçsuz bucaksız düzlükler, benden haşyetle kaçan avlar, canım sıkılınca tokatlayacağım sırtlanlar filan lazım. Yıllardır bu cehennemde adalelerim pörsüdü, bacaklarım bırakın koşmayı yürümez oldu, yedirilen kemiksiz etler yüzünden dişlerim kudret ve azametini yitirdi.

Hayır bu ben değilim!

Nihayet canıma tak etti, bir gece alaturka saatle 6 sularında baktım ki barınağın kapısı hafif aralık. Ortalıkta da bakıcı nâmına dolaşan serserilerden kimse yok, dedim şöyle kır bayır dolaşıp hava alayım, bu vicdansızların elimden aldığı hürriyetin tadını çıkarayım azıcık.

Çıktım.

Kaçmış olmanın verdiği tedirginlik ve heyecanla bir süre gayesiz dolaştım, neden sonra tarla olduğunu sandığım bir arazide şöyle uzaktan ufak hareketlilik sezdim. Ee aslanız tabii, gözler fena, kulaklarım yaman, burnum kokuyu havaya karıştığı anda sezecek kadar hassas.

Sezdirmeden yaklaştım karartıya, hareketleri yavaştı, muhtemelen nöbetçi dur diye dikmişlerdi herifçioğlunu, ama o uyukluyordu.

Dur dedim, şuna bir numara çekeyim. Hırıldasam korkacak, fısıltı gibi bir ses verdim. Aldırış etmedi, sonra adımlarımı sıklaştırıp üstüne atılınca başladı bağırmaya!

Yahu mübarek, iki oyun edelim, az şöyle güreş tutalım, oynaşalım filan diye düşünürken sizinki boğazıma sarılmaya, bacaklarımı ısırıp kafama yumruk savurmaya başladı.

Bir yandan da bağırıyor, yetişin dostlar, pir aşkına, yok mu şu Zeus suratlı mendeburu üstümden alacak yiğit filan.

Derken hatunu olduğunu sandığım teyze bir yandan çığırmaya, bir yandan da eline geçirdiği kap kacağı başıma gözüme atmaya davrandı.

Baktım olacak gibi değil; masum köylü dedikleri âdemlerin içinden canavar çıktı. Baldırına bir iki ısırık kondurup geri sıçradım, sonra topuk!

Şafak atmış, ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Şöyle serazat dolaşayım artık, kimseye ilişmeyeyim gayrı, diye düşünürken vızıltı gibi bir şeyler işittim tepemde. Baktım bir şey uçuşuyor. Meğer dron dedikleri casus uçak gibi bir şeymiş.

Çok geçmedi, ellerinde tüfeklerle bir alay hergele bitti etrafımda. Durun, etmen, niyetim eğlenmekti, yanlış anladınız beni. Dostlarıma bağışlayın filan dediysem de kâr etmedi. Birkaç el ateş ettiler...

Sonra.

Sonrasını muhtemelen kahraman ilan ettiğiniz Süleyman dayının haberinin ardından bir-iki cümleyle dinleyeceksiniz, avcılar Zeus'u vurdu diyecekler. Siz bu satırları okuyorken ben muhtemelen çok uzaklarda falan filan işte...İmza, Aslan Zeus!