Daha önce de Hadidi'nin ve Sarıca Kemal'in Tarihi ile Anonim Osmanlı Tarihlerini bugünün Türkçesine aktarıp, bu eserlere dair geniş çalışmalar yapan Necdet Öztürk bu defa yine önemli bir kaynak olan Oruç Bey tarihini yayınladı. Yazarın çalışması sadece bir çeviri değil. Öztürk, bugüne kadar bu eser üzerinde yapılmış bütün çalışmaları incelemiş, sonra eserin elyazması nüshalarını belirleyip, bunları karşılaştırmış ve Paris'deki nüshasını esas alarak tenkidli bir metnini hazırlayıp, ortaya çıkarmış.
Oruç Bey Tarihi gibi geçmiş asırlarda yazılmış eserlerin bugünkü okuyucu için hazırlanması iki şekilde yapılıyor. Birincisi her kademeden okuyucu hedeflenerek doğrudan sadeleştirme. Bu yöntemin pek çok sakıncası olduğu biliniyor. En önemlisi eseri bugünkü Türkçeye aktaran farklı araştırmacıların farklı algılara sahip olabilmesi. Mesela bazı yazarlar kendince önemli kısımları ayrıntılı olarak verip önemsiz buldukları yerleri atlayabiliyor. Bir başka sorun sadeleştirme yapılırken seçilen kelimeler. "Sade bir hayat yaşarlardı" yerine "ilkel bir hayat yaşarlardı" gibi ifadelerin arasında önemli algı ve aktarma hataları oluşuyor. Daha da önemlisi aslında meraklılar dışında sıradan okuyucu bu eserlerle zaten ilgilenmiyor. İlgilenen meraklılar da tarihi olayları iyi bilmediği için yatay bir düzlemden değil de kendi çağından geriye dikey olarak bakıyor ve adeleştirenin bakışı doğrultusunda bir yorum geliştiriyorlar ki yanlış kanaatlerin oluşuyor. Necdet Öztürk'ün Oruç Bey Tarihi'ni yayınlarken takip ettiği yöntem güvenilir. Böylelikle hem bilimsel çalışmalara önemli bir katkı sağlıyor hem genel okuyucu için iyi bir fırsat sunuyor.
Edirne'de doğmuş, onbeşinci yüzyılda yaşamış bir aydın Oruç Bey. Bugünden geriye bakanlar O'nu bir tarihçi olarak kabul etmişler. Kendi devrinin diğer tarihçileri gibi O da Osmanlı Devleti'nin tarihini en başından başlayarak bugün de anlaşılabilir sade ve temiz bir Türkçe ile yazmış. Ertuğrul Gazi'nin yanındakilerle nasıl yollara düştüğünü ve Anadolu'ya yerleşmeye çalıştığını yumuşak ve rahat bir üslupla söyler. Söyler diyorum çünkü anlatan bir ifade ile yazılmış eser. Sonra iyi bir gözlemci gibi "O vakitler Mevlana Celaleddin yedi yaşındaydı..." diye bütün Batı Asya'yı doğru algılamamıza yardım eder. Osmanlı Devleti'nin kurucularının Moğol akınları önünden Anadolu'ya gelişinden, II. Bayezıd devrine kadar olan süreci hikayeci bir üslupla anlatır. Tarih meraklıları için oldukça keyifle okunabilir. Ben en çok anlatım tarzını sevdim. Bir de beş yüz sene önceki Türkçenin konuşma sesini duymayı...
Oruç Bey, Fatih'den önceki dönemi okuyup, dinlediklerinden Fatih ve Bayezıd dönemini ise bir görgü şahidi olarak anlatırken aralara duyduğu hikayeleri de serpiştirir. Tarih bu hikayeler ve efsaneler arasında güzelleşmez mi zaten? Orhan Gazi zamanında yaşayan Geyikli Baba ile ilgili hikayeye "Geyiklü Baba vardı er kişi idi .." diye başlar, O'nun nasıl meyperest (şarapçı) diye yanlış tanıtıldığını bunun üzerine Orhan'ın ona iki tulum şarap göndermesini, kaşılığında Geyikli Baba'nın yaptıklarını "... iki tulum şarabı iki kazgana koyup, birinde zerde birinde helva bişürdi. İki kutuya koydı. Ve andan sonra bir kutunın içine dahi atılmış panbuk koydı. Panbuk arasına yanmış kızıl korı kodı." Diye tatlı tatlı anlatır. Her ne kadar eseri yayınlayan Öztürk, Oruç Bey'in anlatımını yavan bulsa da bence rahat, akıcı ve hoş bir üslubu var.
Her yazıda ve konuşmada her gün ilave edilen bir sürü yabancı kelimeyi anlama yeteneğine sahip olan okuyucuların bu kitaptaki Türkçeyi de anlayacaklarından eminim. Tabii anlamak niyetiyle okunursa...
Eserin en önemli eksiği gündelik hayata dair az şey söylemesi. Pek çok Osmanlı Tarihi'nde olduğu gibi varsa yoksa siyasi tarih, yapılan savaşlar ve devlet adamlarının yaptıkları siyasi işler... Neyse ki arada anlatılan menkıbeler var. Bu adamlar ne yerdi? Nasıl evlerin neresinde otururdu? Ne giyerdi? Derseniz daha fazla bu türden eser karıştırmak gerekebilir.
Oruç Bey samimiyetle "Bütün bunları nereden, nasıl öğrendim diye soracak olursanız" diyerek haber kaynaklarını söylemekten çekinmez. Buna karşılık kendisinden sonra yaşamış bazı tarihçiler onun eserini kullandıkları halde onun adından bahsetmezler. Kemalpaşazade gibi itibarlı bir devlet adamı ve tarihçi Oruç Bey'in yazdıklarını kullandığı halde söylemiyor. Yine Gelibolulu Ali gibi onaltıncı yüzyılın adından çok söz edilen bir aydını Oruç Bey'in yazdıklarından istifade ettiğinden bahsetmiyor. Bu tespitler Necdet Öztürk'ün çalışması içinde ayrıtısı ile yer alıyor. Adaletin zamanın hangi kısmında ortaya nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Hatta bazen yüzyıllara yayılan ve insan ömrüne göre hayli geniş olan bir zaman içinde gerçekleşebiliyor. Bugünün kaynak bilgisine atıf yapmakta cimri olan bilim insanlarına duyurulur.