Padişahlar huzûrunda oynanan Karagöz oyunu

Mahmut Sami Şimşek
Padişahlar huzûrunda oynanan Karagöz oyunu

Osmanlı ramazanlarında ortaoyunu, açık havada oynanan bir gündüz suâresi iken, Karagöz bir gölge oyunu olması hasebiyle gecelere mahsus bir gösteriydi. Karagöz'ün gece vakti gösterilmesinin bir faydası da, seyircilerin gerçek dünyadan bir ân-ı seyyâle olsun kopup, hayâl âlemine dalmayı kolaylaştırmasıydı. Zîrâ o, bir nevî uykudan önce hareketli bir masaldı.

Esâsen Karagöz-Hacivat, ortaoyununun çocuk versiyonuydu. Ortaoyunundaki kavuklunun yerini gölge oyununda Karagöz, pîşekârın yerini de Hacivat almıştı. Fakat buna rağmen ortaoyununu çocukların da seyrettiği gibi, gölge oyununu da büyükler seyredebiliyordu. Bu sebeple zaman zaman mahalle kavgalarından güncel meselelere, hattâ siyâsî tartışmalara kadar hemen her konu işleniyordu perde arkasından.

YILDIRIM BAYEZİD DÖNEMİNDEKİ 2 AMELE

Evvelâ Bursa'da oynanan ve Yıldırım Bayezid zamanında Ulu Câmi'nin inşâsında çalışan biri yörük, biri de çelebi olarak karşımıza çıkan bu 2 işçinin yaptıkları komiklikler, idamlarından sonra efsâneleşmiş ve tüm Anadolu'ya yayılmıştı. Rivâyete göre Bursa Ulu Câmii'nin inşâsında çalışan Karagöz ve Hacivat adındaki iki işçi sürekli yaptıkları komiklikleri sebebiyle işçileri oyalayıp inşaatın uzamasına ve câminin gecikmesine sebep oldukları için Yıldırım Bayezid tarafından îdâm ettirilirler.

KARAGÖZ OYUNUNUN MUCİDİ: ŞEYH KÜŞTERİ

Sonradan pişman olan pâdişahı tesellî etmek için de Şeyh Küşterî, sarığını çözüp perde yaparak, çarıklarıyla da Karagöz ve Hacivatı temsîlen hemen oracıkta bir gölge oyunu gösterisi sunmuştur pâdişâha. Şemdânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi'nin Mür'it-Tevârih isimli eserinde yazdığına göre, ilk defâ Karagöz-Hacivat oyununu perde arkasından oynatan Şeyh Aynî Abdullah Küşterî'dir. Yani Karagöz-Hacivat gölge oyununun mûcidi ve hayâlîlerin pîridir Şeyh Küşterî.

KARAGÖZ VE HACİVAT'IN MEZARI BURSA ÇEKİRGE'DE

Geceleri müritlerini toplayarak perde arkasında, mum ışığında, dünyanın binbir türlü hâlini karagöz oyunlarıyla gösterdikten sonra, mumları söndürerek ne var ne yoksa her şeyin bir anda kaybolacağını, dünyâ hayâtının bir gölge oyunundan ibâret olduğunu anlatmaya çalıştığını yine aynı eserden öğreniyoruz. Bu sebeple Bursa Çekirge'deki sembolik Karagöz-Hacivat mezarlarının üzerinde dahi gölge oyunu mesleğinin ifâdesi sayılan ve Şeyh Küşterî'den de bahsedilen şu şiir mevcuttur:

Nakş-ı sun'un remzeder hüsnünde rü'yet perdesi

Hâce-i hükm-i ezeldendir hakîkat perdesi

Sîreti sûrette mümkindir temâşâ eylemek

Hâil olmaz ayn-ı irfâna basîret perdesi

Her neye îman ile baksan olur iş âşikâr

Etmiş istilâ cihânı hâb-ı gaflet perdesi

Bu hayâl-i âlemi gözden geçirmektir hüner

Nice kara gözleri mahvetti sûret perdesi

Şem'i aşka yandırıp tasvîr-i cismindir geçen

Âdemi âmed şûd etmekde azîmet perdesi

Hangi zılle ilticâ etsen fenâ bulmaz acep

Oynatan üstâdı gör kurmuş muhabbet perdesi

Dergeh-i âl-i âbâda müstakîm ol kemterî

Gösterir vahdet ilin kalkdıkta kesret perdesi

KARAGÖZ OYUNU SEYREDEN PADİŞAHLAR

Târihçi İbn-i İyas'ın “Bedâyiüz-Zuhûr fî Vakâyiüd-Duhûr” adlı eserinde Yavuz Selim'in 1516'da Mısır seferine çıkınca uzun gecelerde çadırında Karagöz oynattırdığı ve hayâlîlerden beğendiklerini “İstanbul'a dönüşümüzde bu üstâdı da götürelim” dediği anlatılır.

Kânûnî dönemi şeyhülislâmı Ebussuud Efendi dahi “ibret almak maksadıyla olursa câmi imamlarının dahi Karagöz oyunu seyredebileceğine dâir şu fetvâyı vermişti:

“Sual: Bir gece bir meclise hayâl-i zıll (gölge) oyunu getirülüp, imam ve hatip olan Zeyd ol mecliste bile olup, oyunu âhirine değin (sonuna kadar) bile seyreylese şer'an imâmetinde hitâbetinde azle müstehak olur mu?

El-cevap: Eğer ibret içün nazar edüp ehl-i hâl fikri ile tefekkür etti ise olmaz.”

Sonraki pâdişahlar döneminde de devâm eden Karagöz tutkusu, Topkapı Sarayı gecelerine renk katan unsurlardan biri olmuştur. Sultan 1. Abdülhamid, sarayın mâbeyn-i hümâyûn dâiresinde yârânıyla çok defâ bu gölge oyunlarını seyrederek efkâr dağıtmıştır. 7 yaşında tahta çıkan Sultan 4. Mehmet'in huzûrunda geceleri Karagöz oynatan Bekçi Mehmet'ten başka, meşhur Hayâlî Şerbetçi Emin de yine saraylarda sultanların huzûrunda gölge oyunu oynatmışlardı.Bunlardan başka 3. Selim zamânındaki Kasımpaşalı Hâfız Bey, 2. Mahmut zamânındaki, pâdişâhın nedîmi ve musâhibi Said Efendi, Sultan Abdülaziz zamânında Rızâ Efendi, Sultan 2. Abdülhamid zamânında Mehmet Efendi târihe geçmiş meşhur saray hayâlîlerindendi.

Saraydaki sultanlardan, kahvehânelerdeki halka kadar herkesin vazgeçilmezi hâle gelen Karagöz gösterileri, sâir zamanlarda söylemekten içtinâb edilen mahzurlu şeylerin de latîfeli bir lisanla söylenme fırsatının bulunduğu en münâsip mahâl durumuna gelmişti.

Sarayda vukû bulan şehzâde ve sultanların velâdet merâsimleri ve sûr-i hümâyunlarda (saray düğünleri) icrâ edilen türlü türlü eğlence ve şenlikler arasında muhakkak gölge oyunu da olurdu.

SULTAN 3. SELİM DE OYUNA KATILMIŞTI

Sultan 3. Selim'in huzûrunda çok defâ Karagöz oyunu sergileyen Kasımpaşalı Hâfız Bey'in başından geçen bir hâdise, hayâlî olmanın ne denli zor ve hatâ kabul etmez bir iş olduğunu gösteriyor. Hâdise Topkapı Sarayı'nda vukû buluyor:

Bir Ramazan gecesi Hâfız Bey, Sultan 3. Selim'in huzûrunda Karagöz oynatıyor. Oyunun ismi: Karagöz'ün Ağalığı. Kethüdâ rolündeki Hacivat da satın aldığı köle ve câriyeleri Karagöz Ağa'nın konağına getiriyor. Karagöz Ağa bu sırada kölelerden birini yanına çağırıyor:

—Seliiim!

İşte ne olduysa bundan sonra olur. Oyunu zuhurâta tâbî olarak sunan Hâfız Efendi'nin o anda aklına ilk gelen isim “Selim” olmuş ve Karagöz'ü, Selim ismindeki bir köleyi çağırıyorken seslendirmiştir. Bu esnâda gösteriyi seyreden Sultan Selim, hiç beklemediği bir şekilde cevap verir:

—Lebbeyk! Buradayım.

Neye uğradığını şaşıran Hâfız Efendi, Hacivatı Karagöz'ün karşısına getirip şöyle konuşturur:

—Yıktın perdeyi eyledin vîrân.

Sâhibine haber vereyim hemân.

(Sonradan bu söz, tüm gölge oyunlarının bitiş cümlesi olmuştur. ) Akabinde Hacivat sözlerini şöyle tamamlar:

— Ey Karagöz, huzûr-u şâhânede bir sürç-i lisân ettin ki affı kâbil değil. Şevketmeâb Efendimiz sana haccı ruhsat buyurdular. Bundan artık tevbekâr olup hacca gideceksin.

Sonra perde arkasındaki mumu söndürür. Sultan Selim seslenir:

— Hâfız! Kesme devâm et. Vallahi gücenmedim. Murâdım latîfe idi.

Lâkin Hâfız, kendini affetmez ve:

— Cenâb-ı Hak ömr-i şevketinizi artırsın Efendimiz. Kusurumu af buyurdunuz. Lâkin kulunuzdan bu hatâ sâdır olmamalıydı. Mâdem ki oldu, bundan artık meziyetim kalmadı.

Diyerek pâdişâhın huzûrundan ayrılır. Ve o sene hacca giderek tevbekâr olur.

HAYAL Mİ GÖLGE Mİ?

Perde gazellerinin okunmasıyla açılan perdede, sahneye dâimâ ilk gelen Hacivat olur ve “Hacivat Gazeli” denen şu gazeli makam ile okur:

“Sezâdır fahredersem meclis-i irfâna geldim ben

Ezelden lûbebâzım tâ ebed mestâne geldim ben

Bursa semtidir aslım Hacı Evhad denür nâmım

Safâ meddâhıdır tab'ım zehi bir tâne geldim ben”

Az sonra, Karagöz de Hacivat'tan rahatsız olmuş olarak öfkeli öfkeli gelir sahneye. Ve bir sille-i Osmânî aşkeder Hacivat'ın kellesine. Nihâyet oyunun sonunda perde kapanırken son sözler yine Hacivat'ındır:

“Yıktın perdeyi eyledin vîrân. Sâhibine haber vereyim hemân.”

Muhyiddîn-i Arabî'nin Fütuhât-ı Mekkîyye'deki ifâdelerine göre, elit tabaka arasında “Hayal Oyunu” ya da “Gölge Oyunu”, halk arasında ve çocuklar arasında ise “Karagöz Oyunu” adıyla bilinen bu oyun, çocuklar için bir eğlence ve öğrenme vâsıtası iken büyükler için hem bir eğlence, hem de ibret alınacak bir vâsıtadır. Tıpkı dünya hayatı gibi; çocuklar resimleri oynatıcıdan bîhaber neşelenirken, bu dünyanın ve içindekilerin bir hayal perdesi ve kuklalarından ibâret olduğunu bilirler. Fakat mâlesef insanların çoğu bundan gâfil olup, çocuklar gibidirler.

Sultan II. Mahmud'u güldüren bir garip zürafa hikayesi

1453 İstanbul Kültür Sanat Dergisi, 1823-24 yıllarında Habeşistan'da yakalanan ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından dönemin padişahı II. Mahmud'a hediye olarak gönderilen zürafanın ilginç ve bir o kadar da eğlenceli hikayesini “Mısır Vilayeti'nden Dersaadet'e Bir Zürafa Hikayesi” başlıklı makaleyle sayfalarına taşıdı.

Araştırmacı – yazar Yusuf Çağlar'ın dergi için kaleme aldığı makale, saray eşrafı ile beraber neredeyse tüm İstanbul'u günlerce meşgul eden ve eğlendiren ilginç olayla ilgili dikkat çekici anektodlar içeriyor.

VACİBUS SEYR HAYVAN ZÜRAFA Çağlar'ın konu ile ilgili ulaştığı ilk kaynak, tarih otoritelerince Osmanlı saray hayatının günlüğü olarak kabul edilen Hızır İlyas Efendi'ye ait “Letaif-i Enderun” adlı eser. İlyas Ağa'nın hatıratında yazdıklarına göre İstanbul o gün hakikaten fevkalade bir gün yaşamıştır. 1823-24 yıllarında, Habeşistan'da yakalanan bir zürafa, Mısır'dan deniz yoluyla İstanbul'a gönderilir. Meraklılar, İstanbul'da bir benzeri bulunmayan bu hayvanı görmek için can atmaktadırlar. Zürafayı iskelede kalabalık bir topluluk karşılar. Enderun ağaları tantanalı bir biçimde Padişah'ın huzuruna çıkartılan zürafayı seyretmek üzere Beşiktaş sahilindeki Çinili Meydan'da toplanırlar. Zürafayı şaşkın gözlerle seyretmekte, bir yandan da Allah'ın kudretine şaşmaktadırlar. Başı öküze, boynu deveye, gövdesi ise kaplana benzeyen bu “beygir”in kimliği, ağalar arasında ciddi tartışmalara yol açmıştır.

İlyas Efendi Letaif-i Enderun'da zürafanın gelişini öyle tadlandıra ballandıra anlatır ki konu ile ilgili olanlar “Zürafanın İstanbul'a gelişi bir hükümdarın memlekete gelişinden çok daha ehemmiyetliydi” yorumunu yaparlar.

Küpeli Çavuş'un korkudan söylediği söz ise tarihe mal olur!“Bindik Bir Alamete Gidiyoruz Kıyamete”