Babasının sünnet hediyesi olarak aldığı fotoğraf makinesiyle meslek hayatına 11 yaşında fotoğrafçı olarak başlayan Yönetmen Ömer Faruk Aksoy, Yeşilçam’da kamera asistanlığından paparazzi fotoğrafçılığına kadar birçok alanda eser verdi. Dünyaca önemli isimlerle çalışan Aksoy, uzun yıllar yaşadığı Suudi Arabistan’da, fotoğrafçılık ve görüntü yönetmenliği yaptı. National Geographic’in “Inside Mecca” ve BBC’nin “The Hajj: The Journey of a Life Time” adlı belgesellerinde imzası olan Aksoy, Amerikalı sanatçı Shems Friedlander ile “Faysal: Bir Kralın Mirası”, Cezayirli yönetmen Bensalem Bouabdallah ile Endülüs Karşılaşmaları belgesellerini çekti. 7 yıldan beridir de TRT 2’de Evliya Çelebi programının sunuculuğunu yapan Aksoy’la meslek hayatını ve unutamadığı anılarını konuştuk.
TELEVİZYONCULUĞA KABLO DÖŞEYEREK BAŞLADIM
Yetmişli yıllarda yani 19 yaşındayken Hollywood’a gitmek için evden kaçtınız. O yıllarda size Hollywood hayali kurduran neydi?
Küçük yaşlardan itibaren Amerikan filmleri izlerdim. 60’lı yıllarda Türkiye’de henüz televizyon yoktu, ama ben sinemanın çok önemli bir eğlence aracı olduğunu anladı. Zaten Müslüman bir aileden geldiğim, İmam Hatip’te okuduğum için, bu teknolojiyi iyi öğrenip iyi filmler yapmak istiyordum. Bunun yolunun da Hollywood’a gitmekten geçtiğine inanıyordum. Amerika’ya gitmek kolay değildi, bunun için önce Avrupa’ya gittim. Böylece 1972’de önce Paris’e uçtum, ardından İsviçre’ye. Bazı eğitimler aldım, çalıştım, bir kablo televizyonu için yolları bile kazdım. Televizyonculuğa program yapımcılığı değil de kablo döşeyicisi olarak tersten başladım diyebilirim.
1974’te İstanbul’a döndünüz ve Yeşilçam günleriniz mi başladı?
İstanbul’a döndükten sonra babam baktı ki bende bir değişiklik yok, yoldan çıkmamışım, bana elini öptürdü ve Yücel Çakmaklı ile tanıştırdı. Onun sayesinde Milli Türk Talebe Birliği Sinema Kulübü’ne girdim. Orada hem genç sinemacı olmak için heveslenen Mesut Uçakan, Salih Dirikli, Osman Sınav gibi arkadaşlarla tanıştım hem de o zamanın büyük ustalarının sohbetlerine katılmak nasip oldu. İlk profesyonel olarak kamera asistanlığı yaptığım film ise rahmetli Ayhan Işık’ın hem oynadığı hem de prodüktörlüğünü yaptığı “Haşhaş” isimli filmdi.
İLK KAMERA ARKASI FİLMİ ÇEKMİŞ OLABİLİRİM
Başka kimlerle çalıştınız?
Metin Erksan’ın Yönettiği, Fatma Girik’in oynadığı “Kadın Hamlet” filminin kamera arkasını çektim. Belki de Yeşilçam’daki ilk kamera arkası film olabilir. Yaklaşık yarım saatlik bir filmdi. Onun haricinde Cüneyt Arkın’ın oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminde ikinci kameramanlık yaptım. Necip Fazıl Kısakürek’in “Bir Adam Yaratmak” eserini Yücel Çakmaklı TRT için çekiyordu, onun asistanlığını yaptım.
Yeşilçam’ın sinemacılarıyla şimdiki sinemacıları kıyasladığınızda, ortaya nasıl bir tablo çıkar?
O zamanlar sinemacılar yokluk içinde çalışıyordu. Mesela “Kadın Hamlet” filmini yaparken yönetmen, başrol oyuncusu ve set işçileri hep beraber bir minibüsle çekim yerine giderdik. Öğle yemeğini hep beraber yerdik. Herkes aynı şeyi yerdi. Bu normal bir şeydi. Ama şimdi duyduğum kadarıyla aktörlerin her birinin karavanı varmış. Çekim şartları aynı Avrupa’da olduğu gibi çok rahatlamış. Bu sevindirici bir şey. Belki bunun gibi birçok şey değiştiği için Türk dizileri dünyada en çok izlenen diziler arasına girdi. Hakikaten Yeşilçam diye bir şey kalmamış, Türk dizileri onun yerini almış. Dünya standartlarında bir çerçevede yapılıyor.
EŞREF-İ MAHLUKAT İFADESİ SANSÜRE UĞRADI
Türk sineması geçmişten itibaren seküler kesimin hakimiyetindeydi ve sansür mekanizması devredeydi. Bununla ilgili anınız var mı hiç?
1970’lerin sonlarında dindar kesime hitap eden Yeni Devir gazetesi, Mustafa Aksay’dan televizyona reklam filmi çekmesini istedi. Ben de onunla çalıştım. 30 saniye uzunluğundaki filmi çektik, seslendirmesini de Kamuran Usluer yaptı. Fakat reklamda geçen “Eşref-i Mahlukat” ifadesi sansüre takılarak değiştirilmesi istendi. Sadece sinema filmlerinde değil reklam filmlerinde bile sansürün çok şiddetli olduğunu bu gibi vesilelerle hatırlıyoruz.
ENDÜLÜS FİLMİMDE ŞİİRSEL ZİKİR SAHNELERİ VAR
Hayatınızda en çok değer verdiğiniz projeniz hangisi?
Hepsinin ayrı ayrı özellikleri ve hatıraları var kalbimde. Ancak bir tanesini seçmek gerekirse “Endülüs Karşılaşmaları” belgesel filmini söyleyebilirim. 1997-2000 yılları arasında Cezayir asıllı yönetmen Bensalem Bouabdallah’la cebimizden para harcayarak çektik. Bazı sahneleri var ki tekrar çekilmesi imkânsız. Birisi hiç aklımdan çıkmıyor; Müslümanların Endülüs’ten sürülüp öldürülmesinden 400 yıl sonra, ilk defa Gırnata şehrinde bir cami yapılmasına karar verildi. Bu caminin temel atma törenine dünyanın her tarafından Müslümanlar geldi. Cuma namazı kılınıyor, dualar yapılıyor ve bu merasimden sonra bir İngiliz kızı orada Müslüman oluyor. Zaten hikayemiz de onun etrafında geçiyor. Ben bu sahneyi gözyaşlarıyla çektim ve hâlâ izlerken gözyaşlarımı tutamıyorum. Bu filmde başka enteresan görüntüler de var. Mesela Gırnata Üniversitesi’nin oditoryumunda şeyh Abdulkadir es-Sufi’nin yönetiminde bir zikir yapıldı ki böyle bir zikri hiçbir yerde görmedim. Bunun gibi şiirsel sahneler var filmde.
KUR’AN’IN ŞEHİRLERİNİ ÇEKMEK İSTİYORUM
Yapmadan ölmek istemiyorum dediğiniz hayatınızın projesi var mı?
Var evet. Yeryüzündeki bütün hattatların bildiğine emin olduğum bir söz var, Kur'an-ı Kerim Mekke ve Medine’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı. Buna babam da dahil olmak üzere bazı alimler, “İstanbul’da da okundu ibaresini ilave et” demişti bana. Bu minvalde üç bölümlük belgeselin yapılmasını Allah nasip etsin diye dua ediyorum sık sık. Bu konuda bazı çalışmalar yapmaya başladık.
ERKSAN’DAN DA ÇAKMAKLI’DAN DA ETKİLENDİM
Meslek hayatınızda etkilendiğiniz büyüğünüz var mı? Varsa etkilenme sebebinizi söyleyebilir misiniz?
Yeşilçam’da Metin Erksan’dan çok etkilendim. Müthiş bir insandı. Çok bilgiliydi. Bir gün evinde bir dini mevzu açıldı ve bir Hadis-i Şerif okudu, Arapçasını da kitaptan bulup gösterdi bize. Yücel Abi de etkilendiğim insanlardan, filmci olarak göz hafızası çok iyiydi. Japon yönetmen Akira Kurasova’nın çoğu filmini çeken görüntü yönetmeni Takao Saito’yla çalıştım. Ondan da çok etkilendim.
GEZMEK ALLAH’IN EMRİ
Çok fazla seyahat ediyorsunuz. Bu seyahat aşkı nereden geliyor?
Herhalde dedemden ve babamdan olsa gerek. Dedem, bir Osmanlı askeriymiş. Yemen’e gidip de sağ olarak dönen çok nadir insanlardan birisi. Babam da çok seyahat ederdi, 7-8 kez hacca ve Avrupa’nın birçok şehrine gitti. Ben de seyahat etmeye genç yaşlarda başladım. Annem bana o zamanlar “Benim evliya oğlum” derdim. Daha sonra Evliya Çelebi programı nasip oldu ve de gezmenin Allah’ın emirlerinden olduğunu öğrendim bu sayede. Ona layık bir şekilde, ibret alarak, öğrenerek ve öğrendiklerimizi öğreterek gezmek lazım.