Tozlu raflardan indirdiği 71 yıllık albümün kapağını temizleyerek açıyor Yücel Çakmaklı. Afyon'lu muhafazakar ve dindar bir ailenin ilk çocuğu. Babasını kaybettiğinde henüz 7 yaşında ve ölüm bir kış fırtınası gibi hayatlarının üzerinden geçerken, üç çocuğun yükü cefakar ve vefakar annenin omuzlarda beliriyor. Belli belirsiz boşluk ki bu, baba yokluğu, yoksunluğu içinde sinema merakı içinde büyümeye başlamıştı kendi küçük bedeniyle beraber. Erken yaşta yetim kalmaktan mı yoksa zorlu bir hayata açılan geniş, yargısız bir pencere oluşundan mı bilinmez, gerçekle sanal dünyayı birleştiren sinema yavaş yavaş hayatına sızmaya başladı. Başı boş zamanlarda arkadaşlarıyla bir olup sinemaya gidiyordu hatta bunun için okuldaki derslere bile girmediği oluyordu. Tasavvuf terbiyesi almış ve muhafazakar bir aile için belki sinema tutkunluğu kural dışı birşey gibiydi ama 'yetimlik' sıfatı ve peşinde getirdiği merhamet duygusu yasağı ortadan kaldırıyordu. Lakin yaz aylarında durum farklıydı, iki dedesi onu yanlarına alarak disiplini ve denetimi altında tutuyorlardı. Dedesinin fahri imamlık yaptığı yıllarda ona yardım ediyor hem de birşeyler öğreniyordu. Zaman zaman müezzinlik yapıyor, minareye çıkıp ezan okuyor ve cemaate namaz kıldırıyordu. Ama Çakmaklı'nın her belki de sözcüğünün arkasından gelen cümle hep sinema ile ilişkiliydi. Belki de diyordu, bu kelime bir çok cümlenin kapısını aralıyordu. “Belki de beni sinemacı olmaya iten sebeplerden biri de orucun uzun olarak tutulduğu yaz aylarında ikindiden akşama kadar camiide geçirdiğim vakitlerdi. Çünkü ikindi ile akşam vakti arasında dedem cemaate vaaz verirdi. Konuşurken de Mevlana'dan ve Mesnevi'den dini hikayeler anlatırdı. Dinlediğim hikayeleri sinemada anlatma ihtiyacı duydum.”
BİR SİNEMA OKULU YOKSA SİNEMACI NASIL OLUNUR
Yazlar, kışlar, aylar birbirini kovaladı, 1955 yılına gelindi ve Çakmaklı'yı üniversite eğitimi için Afyon'dan kalkıp İstanbul'a geldi. Aslında istediği mesleğin icra etmenin merkezine çok yakındı. Ama o dönemde sinema eğitimi diye bir eğitim yoktu bu nedenle İktisat Fakültesine girdi. Onun için sinemayı devam ettirmenin sadece bir tek yolu vardı oda gazeteci olmaktı çünkü o dönemde gazetecilik sinemaya en yakın mesleklerden biriydi. Zaten gazetecilik onun için sinemanın tezahürü gibiydi. Kendini dergilerde ve gazetelerdeki sinema eleştirmenlerinin yazılarına bakarak geliştiriyordu . İzlediği filmlerin oturup önce kritiğini yazıyordu sonra onları gazetede çıkan kritikler ile karşılaştırıyordu. Diğer taraftan okurken Fatih'deki Vakıflar Talebe Yurdu'nda kalıyordu. Geceleri derslerinden arta kalan zamanlarında sinemada çalışıyordu. Bedava film seyredebilmek ve harçlığını çıkartabilmek için gişede bilet satıyordu. O yıllarda İstanbul Elmadağ'da büyük 'Şan Sineması'na yabancı sanat değeri yüksek olan filmler getirilirdi. Ve o ilk orada sinemanın arkasındaki kişiyi yani yönetmeni keşfetti. Böylelikle sanat filmleri için özel gösterimler yapan heryer onun en uğrak mekanı ve ayakkabısını eskittiği yerler oldu.
KUR'AN-I KERİM TEFSİRİYLE YAPILAN HAZIRLIK
Ve artık sinemacı olma fikrini, hayalini kafasından çıkartıp somut olarak görmek istiyordu. Okul bitirmesinin ardından 1959 yılından itibaren gazetelere amatör olarak yazılar yazmaya başladı ve sonra birbuçuk yıl Artvin'in ücra bir yerinde yedek subaylık yaptı. Başta Kuran-ı Kerim'in tefsiri olmak üzere yanında sinema sanatı ile ilgili kitaplar götürdü. Yani kendine göre sinemacı olmanın temellerini oluşturmak için bir buçuk seneyi iyi değerlendirmeye çalışıyordu. Bunu başardı da. Askerden döndükten sonra dönemin çok satan, muhafazakar 'Yeni İstanbul' Gazetesi'nde profosyonel olarak yazı yazmaya başladı. Sinemacı bir adım daha yaklaşmıştı çünkü bu sürat onu sinemanın içine düşürmüştü ama bir eksiklik vardı adının önüne 'yönetmen' sıfatı konmamıştı hala. Bunun için uğraş veriyordu ve vermeye devam etmeliydi. Ama bunu yapmak için Türk sinemasının büyüklerinden usta çırak ilişkilerinde öğrenmek zorunda olduğunu düşünüyordu ve bu ilişkileri geliştirmek için setlere gidip röportajlar yaptı ve sonra üçüncü yönetmenlikten başlayarak, sinemacı basamaklarını tırmandı. Böylelikle 1969 yılına kadar 5 yıl Türk sinemasının çeşitli yönetmenlerinin 50'den fazla filmin yönetmen yardımcılığını üstlendi. Osman Seden, Orhan Aksoy gibi bir çok isimle çalıştı.
Sinema yazarlığı boyunca yazdığı yazılarında söylemek istediğii ise Türk sineması nedir ve ne olmalıdır, bunun üzerine duruyordu. Ve o yıllarda Türk sinemasının başlangıcından itibaren iki zihniyetin var olduğunu bunlardan birinin kendi deyimiyle 'Cosmopolis sinema anlayışı' diğeride 'toplumsal gerçekli sinema' anlayışı olduğunu söylüyordu. Cosmopolis sinema anlayışına göre; Amerika'da ve batıdaki filmlerin, adaptasyonu hatta birebir kopyası yapılıyordu. Ve bunlar, kapitalist zihniyetle ve ticari amaçla çevrilmiş filmlerdi. 1960'tan sonra ise 'Toplumsal gerçekçi sinema anlayışı' hüküm sürmüştü. Çakmaklı, onun da aslında taklitçi bir algı olduğunu söylüyordu. Çünkü yine batı kültürünün ürünü olan marksizmin sanat anlayışı sosyalist realizme uygun olarak Amerika'da veya Avrupa'da üretilmiş filmleri alıp taklit ederek üretildiğini anlatmaya çalışıyordu. Türk toplumuyla batı toplulukları arasındaki kültür ve dine bakış açılarının farklı olduğunu, Marksizimin'Din afyondur toplumu uyuşturur' düşüncesinin hakim olduğunu ve bunun Türk kültüründen bağımsız olarak, gerçekleri çarpıttığına vurgu yapıyordu. Ve Çakmaklı, Türk sinemasının bulunduğu bu kimliksiz zihniyetten kurtulup milli birliğin sinema hüviyetine kavuşabilmesi için ne yapılması gerektiğini oturumlarda, panellerde teorik olarak dillendirmeye çalışıyordu. Ama henüz Türkiye'ye düşündüğü gibi bir sinema algısı yerleşmemişti.
YÖNETMEN OLMAK İÇİN KANAAT ÖNDERİNE DANIŞMAK
Çareyi yapım evi oluşturmakta buldu ve Yüksek İslam Enstitüsü öğrenci dernekleriyle iletişime geçerek, Hayrettin Karaman'ın da görüşlerini alarak Elif Film şirketini kurdu. Ali Emir Osmanoğlu, Ergün Bıyık ile kurduğu şirketle 1965 yılında gazeteci olarak hacca gittiğinde ortaya çıkan belgesel film fikri Kabe Yolları (1969) ile sinemaya ilk adımını attı. Bu film büyük ilgi gördü. Sonrasında sinema tarihinde bir milat olacak Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokagı romanından uyarlanan “Birleşen Yollar” adlı filmi çekti. O tarihten itibaren türk sineması milli ve manevi değerleri sahip çıkan özgün sinema anlayışı ile tanışmış oldu. Ama kısıtlı bir sermayeyle yapılan film, sansürden geçemeyince bazı sahnelerin çıkarılması üzerine ancak film izleyici ile buluşabildi.
Çakmaklı, içinde sinemacı olmanın tutkusunu iliklerinde yaşamasına rağmen, kendini içinde bulunduğu durumdan bir adım geriye attı. Bu adım bundan sonraki yolculuğunda daha sağlam atması içindi. Düşüncelerini ve yapmak istediği şeyi bir din alimine, bir kanaat önderine danışmak istiyordu. Sinemayı bilen birine değil, vebalini bilen birinden izin almak için. Gitti, oturdu karşısına ve sonrasını ise Çakmaklı anlatıyor; “Oturuyordu elinde bir bıçak vardı ve meyve soyup arada bana da ikram ediyordu. Ben yaptığım çalışmaları ve yapmak istediklerimi anlattım. Oda elindeki bıçağı göstererek; 'Şimdi elimdeki bu bıçak biri tarafından hasmına saplansa ve adam vefaat etse adamı öldüren bıçak mıdır? Hayır. Onu kullanan kişinin niyetiyle cinayet işlenmiştir. Diğer taraftan aynı bıçak bir doktor tarafından kullanılsa ve bir hayat kurtarsa o maharet bıçakta mıdır? Hayır. Yine o bıçağı kullanan kişide ve niyetindedir. Demekki sinemada böyle bir araçtır. Kullananın niyetine göre elinde şekillenir.” dedi ve dua etti. Ondan duayı aldıktan sonra yönetmenlik yapmaya başladım.
Ve bundan sonrasında Türk sineması mensuplarından hep destek görmüştü. Yapmak istediği sinemayı herkes takdir ediyor ve çok yardımcı oluyorlardı. O dönemde zor ulaşılan Türkan Şoray, İzzet Günay, Salih Güney ve Semih Serden gibi önemli oyuncular filmlerinde boy gösteriyordu. 1970'den 1975'e kadar olan sürede sinema yapıp sonrasında ise TRT'ye geçti ve 1975-1990 arasında TRTde genel müdür ve film yönetmeni olarak çalıştı. Türk sinemasında yapmayı düşündüğü herşeyi televizyonda yapabilme fırsatı elde etmişti. Sultan 4. Murat, Küçük Ağa, Kuruluş gibi bir çok önemli filmlerini burada oluşturdu. 1990'da ise TRT'den ayrıldı. En son TRT için 2005 yılında Peyami Safa'nın romanından uyarlanan Cumbadan Rumbaya çalışması oldu ve en son 'Dinle Neyden' filminin süpervizorlüğünü üstlendi.
Peki ya aile yaşamı, bütün bunlar olurken hayatının diğer yarısı nasıl oluşmuştu acaba? Sinemaya henüz yeni başlamıştı ki 1967 yılında evlendi. Evliliğinden iki kız bir erkek çocuğu dünyaya geldi ve iki kızı diş hekimi, oğlu ise uluslararası işletme okudu. Çocuklarından 6 torunu oldu. Mesleğini ve hayatını inşa ederken desteğini hiç eksik etmeyen, arkasındaki görünmeyen kahramanı olan biri vardı; yani karısının özverisi. Çakmaklı'nın ağzından ise ; “Eşim çok büyük çileler çekti ve dayanışma örneği gösterdi. Dolayısıyla şimdi sıkıntıda olan o ve ben onu koruyup gözetme dönemindeyim.”
1972 yılında Milli Türk Talebe Birliği'nde, üniversiteli gençleri bu alanda yetiştirmek için oluşturulan sinema kulübünde yetişen gençler arasında Mesut Uçakan, Salih Diriklik başta olmak üzere TRT'de olduğu dönemde birçok yetenekli gençlere destek oldu. Şimdi ise hayali Beddüizzamanın ve Necip Fazıl'ın hayatını filme çekebilmek. Ve bu hayal, onun içinde hiç tükenmeyen bir hayatın aktığını ispatlarcasına ; “Yaptığımız işlerin boşa gitmediğini görmek insana gurur veriyor, insana destek oluyor ve çalışma azmi doğuyor” diyerek albümün kapağını kapatıyor.