Geçtiğimiz aylarda 50. sanat yılını kutlayan usta yönetmen Halit Refiğ'in üç kitabı Dergah Yayınları'ndan çıktı. Bu kitaplardan Koca Sinan ve Puşkin Erzurum'da senaryo. Ulusal Sinema Kavgası ise Refiğ'in 1970 yılında kaleme aldığı, Türk sinemasının sancılı günlerini anlatan bir çalışma. O yıllarda yaptığı tespitlerin bugün de geçerliliğini koruduğunu belirten Refiğ, “Türkiye'de sinemayı var eden topluluk kesinlikle halkın ta kendisidir” diyor ve ekliyor: “Dünyada sinema ya devlet tarafından ya da büyük sermayeler tarafından finanse edilmiştir. Türkiye'de ise akın akın sinema salonlarına giden halk film sektörünün yaşamasını sağlamıştır.”
Türk sinemasının bir halk sineması olduğu fikrinin altını çiziyorsunuz. Sermaye ya da devlete hizmet etmeyen bir 'Halk sineması' bu tanımlamanızı biraz açar mısınız?
Sinemanın doğuşu sanayi ülkelerinde büyük sermayelerin varlığıyla hayata geçti. Büyük sermaye de bu icadı bir teknik buluştan, ucuz halk eğlencesi haline getirdi. Buna karşılık 1919 yılında Lenin, 'bizim için sanatların en önemlisi sinemadır' şeklinde bir açıklama yaptı. Sinema tarihi açısından bu açıklama bir dönüm noktası oldu. O tarihe kadar ucuz halk eğlencesi gözüyle bakılan, daha üst gelir gruplarının, aydınların, kültürsüz ayaktakımına hitap eden bir alan olarak gördükleri sinema, başka bir boyuta taşınıyordu. Bunun sonucu olarak da SSCB'de sinema bir eğitim alanı olarak devlet tarafından örgütlendi. Kapitalist ülkelerde eğlence aracı olan, SSCB'de devlet tarafından örgütlenen bir sinemadan bahsediyoruz. İşte Türkiye'de sinema oluşumu bu iki örneğin dışında.
Türkiye'de ilk filmleri devlet çekmemiş miydi?
Türkiye'de ilk filmler Osmanlı döneminde Merkez Ordu Sinema Dairesi tarafından çekildi. Cumhuriyet kurulduktan sonra devlet sinemadan elini çekti. Merkez Ordu Sinema Dairesi, Ordu Foto Film Merkezi adı altında sadece askeri hizmetler için kullanılır hale geldi. Halka hitap edecek işler yapılması söz konusu değildi. Film ithal eden Kemal ve İpek film gibi şirketler vardı. Bu şirketler yılda bir ya da iki film yapıyorlardı. O zamanlar, “İyi filmleri ancak sermayesi olan büyük ülkeler yapar, biz ancak bir iki film yapabiliriz.” şeklinde yerleşmiş bir düşünce vardı.
Peki bu durum nasıl değişti?
1938 yılında Mısır'dan Aşkın Gözyaşları adlı bir film geldi. Dönemin en ünlü Mısır şarkıcısı Ümmü Gülsüm ve Abdulvahap başrol oynuyordu. Bu film o tarihe kadar oynayan filmlerin çok ötesinde bir seyirci ilgisi topladı. Gerçekten o Mısır filmi Türkiye'de sinemayla ilgili ama tekniğinden habersiz birçok kişiye cesaret verdi. Zamanın ünlü müzisyenleriyle Münir Nurettin, Suzan Yakar, Malatyalı Fahri gibi şarkıcılarla filmler yapıldı ve hepsi büyük ilgi gördü. Neticede çok ilginç bir oluşum dönemi var. 1950'li yılların başında Türkiye'de yapılan film sayısı onlu rakamlara ulaşmazken, 60'lı yılların başına geldiğinde bu sayı yüzü geçti.
Film sayısı birden yüzlere çıkınca sermaye kim tarafından karşılandı?
1950'li yıllarda Anadolu halkı en derme çatma Türk filmlerini, en gösterişli Batı filmlerine tercih etti. Türkiye'de var olan sermaye yılda ancak 15-20 film yapma kapasitesinde iken talep bu sayısının çok üstündeydi. İşte o zaman dünya sinema tarihinde olmayan bir durum ortaya çıktı. Çekilecek film için çalışanlara peşin ücret yerine, bono senet halinde ödemeler yapıldı ve bu senetler filmin tamamlanmasından sonraki aylarda ödeniyordu. Bu tamamen yapılacak filmin seyredileceği, gelir getireceği ve bu gelir sayesinde kendi maliyetini de ödeyebileceği varsayılarak girişilen bir şeydi. Bu varsayım tuttuğu için de film sayısı git gide arttı. Türkiye'de oluşan sinema sermaye tarafından oluşturulmadı. Çünkü o sinemayı oluşturacak sermaye yok. Devlet zaten bu işin dışında duruyordu. Buna karşılık yapılan filmler ve bu artış tamamen halktan gelen talep üstüne olmuştur. İşte dolayısıyla halktan gelen bu talebi karşılamak için sinemacılar halkla çok sıkı bir bağ kurdu ve sonuçta ortaya çıkan sinema tam anlamıyla seyircisine yönelik bir sinema oldu.
70'li yıllardaki Türk sineması ile bugünkü sinema arasında bir uçurum olduğu söylenebilir mi?
Arada benzerlikler ve farklılıklar var. Bugün en çok seyirciyi Türk filmleri topluyor. Seyircideki yerli filmi, yabancı filme tercih etmeme eğiliminin o günden bugüne değişmedi. Aradaki fark ise bugünkü Türkiye'nin maddi imkânları o günkü imkânlarıyla kıyas kabul etmeyecek şekilde gelişti. Sektörde büyük bir para dolaşımı var. Bugün Türkiye'de yapılan filmler teknolojik bakımdan Amerikan sinemasın hariç tutarsak dünyanın geri kalan ülkelerinin katiyen gerisinde değil.
60'lı-70'li yıllarda toplumsal gerçekçi filmler ön plandaydı. Ama günümüzde daha çok bireyi merkeze alan filmler çekiliyor. O zamanlar sinemanın daha çok derdi varmış gibi…
Televizyon öncesi sinemanın temel seyircisi aileydi. Bugün aile seyircisi televizyona bağladı. Sinemayı artık kendi ailesinin dışında bir yaşam arayan 15- 25 yaş grubu gençler takip ediyor. Buradan baktığımızda iki farklı seyirciye hitap eden sinema görüyoruz. Bir, büyük ölçü de gecekondu gençlerinin oluşturduğu seyirci. Popüler sinemanın en büyük destekçisi onlar, bunun en tipik örneği Recep İvedik. Tamamen gecekondu seyircisine hitap eden bir film bu. İkincisi Batıya yönelik aydın grupların seyircisi. En dar imkânlarla çekilen, geniş seyirciye hitap etmeyi katiyen düşünmeden, kendi iç sıkıntılarını filme yansıtan bir sinema tarzı oluşturdular. Türkiye'de de Avrupa Birliği'ne girme hayalleri olduğu için devlet, seyircinin seyretmeyeceği ama entelektüellerin bir sanat filmi dediği, festivallerde ödül kazanacak filmlere destek oluyor. Böylece bu tarz filmleri yapanlar arasında bunu en iyi becerenler, seyredenleri sıkıntıya boğanlar, ödüllerle işlerini yürütüyorlar.
Geçmişte yapılan bütün filmleri Yeşilçam sineması olarak değerlendiriliyor. Siz kitabınızda bunun yanlış olduğunu vurguluyorsunuz…
1950'li yıllarda küçük yapımcıların toplandığı bir Yeşilçam Sokağı ve bir de imkânları daha geniş daha büyük film şirketleri vardı. Türkiye'de yılda 200 film yapılıyorsa yalnızca 20 tanesi kaliteli diyebileceğimiz filmlerdi. Bu şirketler Lütfü Akad, Metin Erksan, Atıf Yılmaz ve bana film yaptırıyorlardı. Bizim filmlerimizde Türk filmleriyle daha yakından ilgilenenlerin görebilecekleri biçimde bir farklılık ve özen vardı. Ama Türk sinemasına düşmanca ve olumsuz yaklaşanlar bu farkı görmezden gelip çoğunluğu esas alıp hepsine Yeşilçam damgasını vurmaktaydılar. O tarihlerde ben Yeşilçam sokağında film yapmıyordum ve Yeşilçam tabirine karşı duruyordum. Ama bugüne gelince ben de Yeşilçam tabirine o dönem sinemasını bütününe verilmesine gayet uygun buluyorum.
Koca Sinan kitabı Mimar Sinan'ı anlatan bir senaryo kitabı. Türkiye'de, zengin bir tarihi mirasa sahip olmasına rağmen tarihi filmler çekilmiyor. Koca Sinan senaryosu da hayata geçmedi, sizce bunu sebebi nedir?
Koca Sinan senaryosunu Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi'nin isteği üzerine yazdım. Filme çekilmemesine de şaşmadım. Çünkü bu senaryoyu ben nasıl bir senaryo yazsam da filme çekilmesi mümkün olsa düşüncesiyle değil, en doğru Sinan senaryosu nasıl yapılabilirse onu yapmalıyım gayretiyle yazdım. Dolayısıyla üniversitenin maliyeti karşılaması imkansızdı. Devlet desteği de olmayınca senaryo filme çekilemedi.
Puşkin Erzurum'da senaryosu da benzer sebeplerden dolayı mı çekilmedi?
Hayır, o farklı bir durum. Nil Gürpınar çok sevdiğim bir dostum. Babası Cahit Gürpınar Erzurum'a sinemayı getiren kimseydi. Daha sonra İstanbul'da film yapımcılığı yaptı. Lütfü Akad ile filmler çektiler. Nil Gürpınar da babasının açtığı yolda ilerleme gayretinde ve benden Erzurum ile ilgili bir senaryo yazmamı istedi. Bunun üzerine Doğu- Batı çatışmasını en iyi şekilde yansıtabileceğimi düşündüğüm Puşkin'in Erzurum yolculuğunu yazdım. Kültür Bakanlığı'ndan destek alınırsa bu senaryo da hayata geçebilir.