Üç şiir iki adam

Zaman ve zemin dışı bir şair İhsan Deniz. Yaşadıklarını toprağın kokusuyla harmanlayıp ‘uzun’ şiirler kuruyor. Bazen üç şiirle iki adamı buluşturup Sırr-ı Kader’e uzanıyor.

Hakkı Yanık
Karakalem çalışmalar: Hakkı Yanık

Şair İhsan Deniz’in ‘fotoğraflı kitabı’ Sırr-ı Kader’e (Mevsimler Kitap, Şubat 2023) Ayşe Olgun’un kitaplığında rastladım. “Alabilirsin istiyorsan” dedi, ilgilendiğimi görünce. İhsan Deniz’le belki birkaç defa gazetede karşılaşmışızdır. Uzun zaman önce Bursa’da gördüğümü hatırlıyorum. Pala bıyıklı değildi o zamanlar.

Kitaba ve şiire geçmeden önce şair hakkında birkaç kelâm edeyim. 1960’ta İnegöl’de doğmuş. İlk çalışmaları Yönelişler’de yayımlanmış. İpek Dili’ni çıkarmış. Yeni Şafak’ta 10 yıla yakın kültür-sanat yazıları yazmış. Halen Bursa Araştırma Kütüphânesi’nde yöneticilik yapan şairin 10’dan fazla şiir kitabı var. Çalışmalarının büyük bir kısmını Dut Ağacında’da toplamış. (Hece Yayınları, 2015).

Bir konuşmasında, ‘şiiri canlı bir varlık gibi gördüğünü’ belirten Deniz, şöyle sürdürüyor sözünü: ...modern, metafizik, avangard, elitist bir şiir idealine sahibim ... Metafiziği olmayan şiir ‘büyük şiir’ olamaz.

İmgeler üzerine kurulu ve disiplinli çalışmayla vücut bulmuş şiirinde söyleyişi öne çıkarıyor şair. Bildirerek yazmıyor. Aksine tasvire, imgelere yöneliyor. İç dünyasından beslenen dizeler tasavvufî ögelerle gürleşip hayata uzanıyor. Zaman ve zemin dışı. Yaşadıklarını toprak kokusuyla birleştirip ‘uzun’ şiirlerine katmayı ihmal etmiyor. ‘Hayat’ edindiği suskunluğuna yalnızlık, yalnızlığına da hüzün katıyor. Dili bile münzevî. Dizeleri kendi oluşturduğu kanaldan akıyor. İdeolojik kaygılardan, egonun tahakkümünden uzak.

Üç şiir, iki adam biraraya getirilerek oluşturulan Sırr-ı Kader’le ilgili ilk söylenecek şey mazruf ve zarfın güzelliği. İtinalı düzenleme, kaliteli kağıt ve temiz baskı. Yazacağım yazının başlığını eserin sonundaki Mustafa Baki Efe’ye ait fotoğraf kulağıma fısıldadı: Üç şiir, iki adam.

Başlık bir yana fotoğraflar uzun tahlilleri hak eder güzellikte. Özellikle son çalışma. Arka kapağa hapsedilmiş fotoğraf, Lâmia Deniz’in. İçerideki üç fotoğrafın ilkinde şairin kendisi var. Pala bıyıklı, elde tütün. Fotoğrafı Tuncay Cansev çekmiş. İkincisinde, Mustafa Kara hoca gülümsemiş objektife. Önünde İpek Dili. Denklaşöre M. Baki Efe basmış. Kara ve Deniz ikilisinin basamaklardan inerken çekilmiş görüntüsü de Efe’ye ait. Şiire fotoğraf ekleyince ortaya yeni zamana uygun bir ‘güzellik’ çıkmış.

Kitapta, Mustafa Kara hocanın olmasının sebebini 15.09.2022’de Yeni Şafak’tan Hatice Saka’ya şöyle açıklamış şair: Mustafa Kara, artık benim için yaşanılacak bir şehir olmaktan çoktan çıkmış Bursa’ya hâlâ tahammülümü sağlayan yegâne isimdir. Bursa’da biriciktir. Bir ve beraberiz hocayla. Muhabbetimiz kâmil manâda tamdır. Zaten Kara’ya ithaf edilmiş Sırr-ı Kader. Bu ithaf, I. Şiir’e dize oluyor sonra: Muhabbbet bir kelebeğe su vermenin / huşûunda salınır (s. 8).

Sırr-ı Kader I, palabıyıklı Deniz fotoğrafıyla ve şu dizeyle bitiyor: Kalbinde bu yüzden bir hemze / kadar yer bulmak hevesindeyim (s. 14).

I. Şiirin aksine Sırr-ı Kader II, şairin ithafı ve M. Kara fotoğrafıyla başlıyor. Şiir bir yana, “Tebessümle ilerliyor bakiye” (s. 15). Bunu yan yana duran iki fotoğraftan da anlamak mümkün. Modern ve metafizik soruları var şairin: Steve Jobs’un(ın) kalbindeki kırışığı kim tamir edecek (s. 18) gibi.

Deniz şiirinin en avantajlı yanı biraz tahkiyeli (yeniler öyküleme diyor!) oluşu. Yormuyor, sorguluyor. Kimi çizgi dışına taşıyor, kimi de şairinin hayatından kesitler sunuyor. Bakalım: İpek Dili’ni bu yüzden çıkardım. / Edirne’de yoklama yaptırdım, ev baktım. / Unuttum İznik Gölü’nde. / Turuncu kaldım Diyarbakır’da. / Karacabey’de toprağa girdim. / Kalbimi ilk defa Unkapanı’nda bıraktım (s. 26).

Sırr-ı Kader’de, “Trenle dansına hak veriyor buğdayın” (s. 10) gibi tabloluk dizeler göza çarpıyor. ‘Neupogen’, ‘manşon’ ve ‘triaj’ gibi tıbbî veya teknik terimlerle karşılaşınca biraz zorlansam da, altı çizilecek güzellikte dizeler çok: Ağaçların kalbinde sadece torunlar / iz bırakır (s. 7), birden yaz gelir. O pahalı sessizlik, bir elma / çekirdeğine doluşmanın hatırası olur (s. 8), kirpiler geziniyor sakalında bazen (s. 13), ... bir buğday tanesinin gönlüne girmek (s. 16). Notlarım çok lâkin gelinin de dediği gibi, “Yerim dar!”

Sırr-ı Kader III’ün sonuyla bitireyim yazımı: Bir ömür İhsan... ihsan / aradık kıyl ü kâl / ettik oysa, mâsivâya tutunduk. / Ve kalkınca perde aradan / kapadı kendini dünyaya babam. / Şimdi ne yapacağız? (s. 46). Şunu yapmak lâzım: Kanaat, sabır, duâ ve okumak..

Bir dize: Bundan dolayı Allah’ım çehreme / hiç solmayacak, kırılmaz bir tebessüm.. / Şaşmaz bir takvimim, avucundan zemzem / içeceğim bir dostum olsun. / Hem kalbini çiğnediklerim affetsin / hakkını helâl etsin hem hakkına girdiklerim. (İhsan Deniz, Sırr-ı Kader, s. 23).

Kavgaya yenilen hikâye

lNihat Genç’le tanışıklığım yok. Kişisel macerası ilginç ve farklı olan yazarı sadece kitaplarıyla tanırım. Bir de hakkında şair İbrahim Yolalan’dan dinlediklerim var. Kendisiyle ilgili bildiklerimin üstünde bir bulut mevcut maalesef. ‘Sert, asabi, kavgacı Genç’ bulutu. Sevmeyeni ve kızanı fazla. Politik duruşu çoklarını rahatsız ediyor. Oysa benim ilgilendiğim kavgaları değil hikâyesi. Çünkü eserleri hakkında yazılanların kıtlığı ortada. Seçme hikâyelerinin olduğu kitabı Tek Tabanca’nın (April Yayıncılık) girişinde şöyle diyor: ... yüzlerce hikâye yazdım ama ... edebiyatı ihmal ettim. ... iftiralar, karalamalarla çok meşgul tutuldum. Ve ekliyor: Okuyarak, yazarak insanlaşan, şahsiyet kazanan, yücelen kişilerin kardeşliği başkadır (s. 9-10). Genç’e ‘bir bakış atma’nın yolu biraz da buradan geçiyor. Okumak, değerlendirmek, eleştirmek.

Yazarın ’90 sonlarına doğru okuduğum Kompile Hikâyeler’ini (İletişim Yayınları, 1996) tekrar gözden geçirdim. İlhami Atmaca’ya ithaf edilen Hero Marka Mızıka’yla başladım kitaba. Ankara hikâyeleri diyebileceğim metinler gösterdi ki Genç’in polemiklerindeki keskinlik hikâyesine de yansımış. Yazdığını ‘duyguları’yla yazıyor. Fotoğraf çekiyor sadece. İki yüzü var metinlerin. Biri hikâyeye diğeri denemeye bakıyor. Akıcı bir dilin hakim olduğu hayatın içinden hikâyeler mevcut kitapta. O metinlerde de komikle dramatik olan yan yana. Her neviden insan var. Okullu, işportacı, asker, çırak, anne, hırsız, çocuk, engelli, kimsesiz, yetim, ihtiyar, despot, psikopat, hasta. Hepsi onun kadrajında. Bu sayede, 40-50 yıl öncesinin Türkiye’sini açık ve net olarak görebiliyoruz yazdıklarında.

Kitapla ilgili notlara gelirsek; yazarın kendini anlatan bir cümlesiyle başlayayım: ... yıllar boyu sabahlara kadar siyasetçilere, yazarlara ateş açtım. (s. 21). Ömrünün büyük kısmını geçirdiği şehrini tarifi şöyle: Ankara, sert ve kuru bir şehir. Bir köpek bile olsan, kıvrılıp yatacak bir köşe bulamazsın (s. 65). Okul aynen Genç’in naklettiği gibiydi: Kara Tahta! Siyah önlük! Dışarısı görünmesin diye boyanmış camlar! ... sümük yüzlü kızlar! ... traktör suratlı öğretmenler! (s. 53). ‘Kültür-sanat’a da dokunuyor: ... klasiklerin önüne neo-, post- koyup idere ediyorlar (s. 67). Ve bir acı tespit, sisteme dair: Siyaset-politika-ekonomi-sanat, ... bataklığa gömülmüş. Çocuklar bu denizde boğuluyor. (s. 74). ‘Canım Mirza’yla Güneydoğu’ya gittim. Bitmeyen halaylara durdum. Dağları delip gelen Keleş seslerini duydum. Diş Saati’ni de sevdim. Oradaki acı, hüzün ve ironiyi. Annelerin acılarını resmeden Annemin Kağıtları’yla bitiyor kitap.

Nihat Genç ne kadar aykırı, sert ve kestirilemez biri olsa da ‘okunma’yı bekliyor. Hak ediyor mu? Fazlasıyla.

HAYAT
Kurtuluş vesilesi ve hayat bahşeden beyitler