Hikayesine 'Osmanlı bir anne babanın evladıyım' diyerek başlıyor Kayhan Yıldızoğlu. Çocukluğunda yaşadığı merhamet, insanlık ve sevginin şimdilerde yaşanmadığını, yitirdiği birinden bahseder gibi buruk anlatıyor. 1933'ün İstanbul'unda Yeşilköy'de büyük bir yalıda, Rum ve Ermeniler'in çokça bulunduğu, akşamları Ermeni dolmacıların, ciğercilerin ve yoğurtçuların geçtiği son derece alaturka bir mahallede dünyaya gelir. Bu yalının en hissedilir özelliği, ev eşrafında ölen bir civcivin ardından bile yas tutacak kadar merhamet duygusunun gelişmiş olmasıdır.
Yıldızoğlu, Çerkez ve ziraat mühendisi bir baba ile Giritli bir öğretmen annenin tek çocuğudur. Koşup oynadğı bu yalı, çevresindeki diğer evlerden oldukça farklıdır. Ev içindeki 'katı namus havası' ve ailenin korumacı yapısı dış dünyadan muaf bir hayat oluşumuna neden olur. Öyleki; perdelerin ve storların kapalı tutulduğu yalıda dört teyzesi kanun, ud, keman ile hüzünlü fasıllar eşliğinde ömürlerini tüketmiş, hiç evlenememişlerdir. Saygının kutsandığı ailede, baba Rahmi Bey, yalının üçüncü katında oturur. Küçük Kayhan, sadece haftada bir defa yanına çıkartılır ama aralarındaki mesafenin derinliği bir korku duvarının örülmesine neden olur. Ama bugün baktığınızda, Kayhan Yıldızıoğlu'nda o günlerin travmatik izleri yok. Aksine, o dönemi ailevi bütünlük olarak niteleyen bir hayranlık var.
ŞENER ŞEN İLE BİRLİKTE 3.5 SENE
Yalıda korunaklı geçen uzun yılların ardından 1952'de babası bakanlıkta müsteşarlık için Ankara'ya tayin olur ve yeni bir hayat başlar. Dünyanın masum yalı havasından ibaret olmadığını dış dünyayla tanışınca anlar. Nitekim de o yılları büyük zorluk içinde geçer ve büyük savaşlar verir. Örneğin lisede öğrenciyken okuldan eve geldiğinde kapının önünde birkaç kızın oyun oynadıklarını görse eve giremez. Mahcubiyetle bir müddet parklarda dolaşır ve geri döndüğünde ancak kimse yoksa eve girebilir. Yıldızoğlu, bu denli utangaçtır. Bu yönü nedeniyle yanlış evlilikler yaptığını da itiraf ediyor. Ama bunun yanında; “Belki çok korunmaktan dünyayı tanıyamamıştım ama onun bana faydaları da oldu mesela; dürüst bir insan oldum. Kıskançlık, kin, nefret, intikam gibi hisler bilmem. Dostlarımın ve arkadaşlarımın mutluluğuyla mutlu olurum. Kimsenin acı çekmesini üzülmüsini istemem, kendim yüklenirim. Bunları ailemden öğrendim.” diyor.
Ankara'da Kavaklıdere'deki lise yıllarında bir Fransız aydınıyla konuşabilecek kadar birikimli olmasını hocası Hasan Aydın Yücel'e borçludur. Liseden sonra ailesinin isteğiyle hukuk fakültesinde okur ama 3. sınıfa geldiğinde okulu bırakır. Çünkü hem memur hayatını benimsiyemez hem de ruhunda sanat açlığı yatmaktadır. Resim, müzik ve dünya edebiyatına olan yakından ilgisi hafife alınacak cinsten değildir. Ama ne varki askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra İstanbul kambiyosunda döviz komiseri olur. Burada hayatındaki ilk önemli adımını Türkan Suner ile tanışarak yapar. Türkan Hanım İş Bankası akratif kambiyo müdürü, çok başarılı, dürüst ve kültürlü bir kadındır. Çok geçmeden evlenir ve bu evlilikten iki de kızı olur. Ama birkaç yıl sonra Türkan Hanım'ın çok başarılı, biraz da sert karakterli olması Kayhan Bey'in tüy kadar hassas, romantik, duygusal yönüyle tezat teşkil eder. Ayrılma kararı alırlar ama bu ayrılma aralarında dostluğun da kalıcı olmasına vesile olur. Ayrılığın ardından Şener Şen'le birlikte Cihangir'de bir evde üçbuçuk sene geçirir. Bu Kayhan Bey'in belki de ömründeki en güzel yıllardır.
Aradan geçen zaman sonunda sanatçı Suna Yıldızoğlu'yla tanışır. Ama bu evlilikte geçimsizlik nedeniyle 6 yıl sonunda ayrılıkla noktalanır. Özel hayatında dikiş tutturamayan Yıldızoğlu evlilikleri için; “İnsan hangi yönü zayıfsa o yüzden geliyor dünyaya. Benim aşk yönüm zayftı. Ayrılıklarımın sebebi; baskı altında yetişmiş biri olduğumdan bir de bende hizmetçi kompleksi var. Ev işi yaparken başına bir kaza geçirmesinden veya özelliklerini değiştirmesinden korktuğum için çok müdahale ediyordum. Mesala; ütü yaparsan elin yanar, yemek pişirirsen saçın soğan kokar gibi.. Ama aşk; şefkat, merhamet ve saygıdır. Hepsine dürüst davrandım ve onun için ayrıldığım bütün hanımlar benim çok iyi arkadaşımdır. Evime yemek gönderir, benimle ilgilenirler.”
TİYATRO...
“Mühsin Ertuğrul Beyle kambiyoda tanıştım. Yurtdışına çıkış işlemini hallederken bana; “kibar ve aydın birisiniz bir de çok ilginç bir fiziğiniz var sanatçı olmayı düşünür müsünüz” dedi. Sonra beni oyunculuk sınavına çağırdı. Sınava gittim ama dışarıda üç yüz kişi görünce ürktüm ve geri dönmek istedim. Çok kalabalık olduğu için orada gördüğüm birine “Beni buradan çıkarır mısınız” dedim. Beni meydan gibi bir yere götürdü bir de baktım ki beni sahneye sokmuş. Karşımda imtihan heyeti oturuyor. Vasfi Rıza, Şirin Devrim, Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner, Ahmet Kutsi Tecer vardı. Yaklaşın dediler ve bir kaç soru sordular artık umudu kestiğim için bana bir rahatlık geldi ve şöyle dedim; "Ben aslında buradan kaçıyordum birine yolu göstermesini söyledim o da beni buraya getirdi" dedim.. Gülmeye başladılar ve çıkın dediler. Oradan çıkınca kahroldum. Bir kaç hafta sonra kabul edildiğime dair bir mektup aldım. Gittim 2 yıl eğitim gördüm ve oynamaya başladım”.
Bu olaydan sonra 20 yılını İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda geçiren Kayhan Yıldızoğlu o yılları meslek hayatındaki en zevkli yıllar olarak tanımlıyor. Tiyatro oyunculuğu, Kayhan Yıldızoğlu için yeni ufuklar kazanma ve hayatın nabzını tutma yeridir çünkü en vafalı dostluklar ve hayatın gerçek yönü zaman zaman bir illüzyon gibi tiyatronun puslu duvarlarında yansımaktadır. Bunun yanı sıra arkadaşları tarafından çok şakaya maruz kaldığını dile getiren Yıldızoğlu'nun bir anısı şöyle; “Arkadaşlarım beni sevdiklerinden çok şaka yaparlardı. Ben bu yüzden Nişantaşı'ndaki evimden de kovuldum. Gece saat 3'te kapıma bir anahtar uydurup yatak odama davul zurna ile bir ayı soktular. Bütün Nişantaşı ayağa kalktı bende bir anda öldüm heralde cehenneme gittim sandım. Apartamanda beni çok seviyorlardı “Kibar Kayhan Bey derken, bir gün galiba artık siz gideceksiniz” dediler. Onun dışında kafamdan turşu suları döktüler, sigara külümün içine barut karıştırdılar”.
SİNEMADA...
178 filmde boy gösteren, Türk filmlerinin karakter oyuncusu Kayahan Yıldızoğlu, dönemin hem maddi hem de sansür uygulamasının Türk sinemasındaki iz düşümleri nedeniyle kolay film yapılmadığının da altını çiziyor. O romantik, şiirsel bir tatda çevrilen hayal ürünü filmlerini eleştirse de özlediğini belirtiyor ve ekliyor; “Kısıtlamalar, yasaklar ve sansür vardı. Ama tüm bunlara rağmen çok iyi işler çıkardı Türk sineması” diyor.
BUGÜN...
Boşanmaların ardından ikinci baharını yaşıyor Yıldızoğlu. Nedeni ise hayat yolunu kendi başına güçlenerek yürümüş ama hayatında bir kadın olduğunda hep kendinden çok onları düşünmeyi adet edindiğinden bir türlü kendine vakit ayıramamış. Hayatına giren kadınlara kocalıktan daha çok ahiretlik gibi davrandığını itiraf ediyor. Hayatındaki olumsuz olaylara 'zalim kader' inancıyla değil, sebepler sonucunda talihsiz neticelerin beraberinde geldiği hadiseler düşüncesiyle bakıyor. Kemik siyah çerçeveli gözlüklerinin ardında hatalarıyla yüzleşmiş, sıkı muhabbetiyle, dost canlısı tavrıyla bir sanatçı… Salacaktaki evi içinde az eşya bulunan mütevazı bir ev, duvarlarında Şener şen, Semiha Berksoy, Beda Muvahhit, Seramikçi Füreyya gibi değer verdiği insanlarla birlikte yaşıyor. Hiçbir zaman para için yaşamadığını, maddeye değil maneviyata önem verdiğini ölümün hayatın gerçek yüzünü gösterdiğini ve egoistlikten, yalandan, hırsızlıktan, hak yemekten kaçmak gerektiğini anlatıyor uzun uzun… Albümlere ve satırlara sığmayan hayatından anlaşılıyorki, zenginliği sahip olduğu hayatından başka birşey değil…