Ne festivallerin iddialı açılışları, ne de filmlerin vizyon yarışı; İstanbullu sinemaseverlerin gözü kulağı, Güney Koreli ünlü yönetmen Kim Ki Duk''u Türkiye''ye getirecek, Türk-Kore Film Haftası etkinliklerindeydi. Heyecanla beklenen gün geldi, ünlü yönetmen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Merkezi'nde, sevenlerinin karşısına çıktı. Program renkli geçti, ünlü yönetmen de, Türkiyeli sinemaseverler gibi bu buluşmadan hayli memnun ayrıldı. Etkinlik geride kaldı ama sinemaseverlerin Kim Ki Duk''a gösterdiği yoğun ilgi daha uzun süre konuşulacak cinstendi.
''Korku''ları, salonları fethetti
Kuşkusuz ünlü yönetmene yönelik bu ilginin temel nedeni, kendine has sinemasının seyircide karşılık bulmasıydı. Ancak Türkiyeli sinemaseverlerin son yıllarda Uzakdoğu sinemasına yoğun ilgi gösterdiği de bir gerçek. Japon, Güney Kore ve Tayland filmlerinin, korku türü üzerinden ülkemizde oluşturduğu geniş seyirci kitlesini düşünürsek, ilginin boyutu daha net anlaşılır. Karanlık Sırlar''dan Garez''e, Cevapsız Arama''dan Korku Hikâyeleri''ne kadar, sayısız Uzakdoğu filmi, Türk seyircisinin belleğinde şekillenen zombili, hayaletli Hollywood algısını adeta yerle bir etti. Elbette sadece algıya değil, gişeye de yansıdı bu durum. Zira pek çok Uzakdoğu filmi, gişe rakamlarıyla salonlarımızı fethetti.
Tabular bir bir yıkılırken…
Bir taraftan geniş kitlelere ulaşan korku örnekleri, öte yandan Türkiyeli genç kuşak sinemaseverlerin beğenisini kazanan minimal tarzdan Uzakdoğu filmleri… Bu durum, ülkemiz seyircisinin bu coğrafyaya bakışını ters yüz etti. Uzakdoğu ile sınırlar her geçen gün ortadan kalktı, seyirci nezdinde başka bir Uzakdoğu fotoğrafı çıktı ortaya. Kore, Japon, Tayland ve Çin filmleri artık sıradan birer yapım değil, Türkiyeli sinemaseverler için, sinemanın seçkin birer örnekleri olarak kabul ediliyor. Elbette ki vizyona giren filmler kadar, festival ve Türk-Kore, Türk-Japon günleri türünden etkinlikler de, Uzakdoğululara dair algının değişmesinde önemli rol oynadı. Bu yakın iletişim, şimdiye kadar bu coğrafya hakkında oluşturulan izlenimleri bir bir yıkmaya devam ediyor.
Peki, neydi bu izlenim? Korku ve auter filmleriyle yeni kuşak seyircinin gönlünü fetheden Uzakdoğulular hakkında, sinemamızda nasıl bir fotoğraf vardı? Yeşilçam, yaptığı filmlerle, Uzakdoğu ve Uzakdoğulara dair, seyircinin belleğinde, nasıl bir izlenim bırakmıştı?
Badi Ekrem''den karate dersi!
Karate filmleri furyasını bir kenara bırakırsak, Uzakdoğuluların anlatıldığı filmlerin ortak noktası hep mizah oldu. Kimi filmlerde mizahı rol verdikleri Japon ve Çinlilere yaptıran Yeşilçam, çoğu kez Türk oyuncuları büründürdüğü Uzakdoğulu karakterlerle seyirciyi tebessüm ettirdi. Uzakdoğu dövüş sporlarından karateyi de komedi üzerinden anlatan kimi filmler, bu sahneleriyle adeta gönüllerde taht kurdu.
Yönetmenliğini Ertem Eğilmez''in yaptığı, Hababam Sınıfı serinin Hababam Sınıfı Uyanıyor bölümünde dikkatleri çeken Badi Ekrem, toplumun Uzakdoğu ve karate sporuna bakışını özetleyen, tipik bir mizah örneğiydi. Bu sporların özünün aksine, öğrenci ve okuldaki bayan öğretmenlere kendisini ispat etmeye çalışan Badi Ekrem, Şaban''a karate dersi vermeye çalıştığı sahnelerle sempati toplamıştı.
Badi Ekrem''e nispetle mizah duygusunu daha yoğun biçimde kullanan filmlere de rastlamak mümkün. Pek çoğu 70 ve 80''li yılların özensiz üslubuyla çekilmiş bu filmler, Uzakdoğu''yu yer yer kara mizah tadında ele almaya çalıştı. Öztürk Serengil''in 1973 yapımı Kolsuz Kahramanın Kolu isimli film, bu anlayışın öne çıkan örneklerinden biri oldu.
Yönetmenliğini Temel Gürsu''nun yaptığı film, devamlı işten atılan, aylak biri olan Hamsi Nuri''nin maceralarını konu eder. Kız arkadaşı Nermin''in çalıştığı kulüpte iş bulan Nuri, Çinli meşhur karateci Wangyu ile tanışır. Nuri''ye tıpatıp benzeyen Çinli cinayete kurban gidince, Nuri şahit olduğu bu olayda yaralanır, bir kolunu kaybeder. Çinli karatecinin sağlam kolu, bir operasyonla Nuri''ye nakledilir ve böylece absürt sahneler ardı ardına gelmeye başlar. Konusu, diyalogları ve çekim teknikleriyle de mizahi özellikler taşıyan filmin, o dönem furyaya dönüşen karate filmlerine eleştiri olduğu söylenir.
Ne de olsa ''Japon İşi''!
Yakın tarihimizin darbelerle derdest edilen ekonomik düzensizliği mi yoksa Uzakdoğu halklarının ekonomi ve teknoloji alanındaki yükselişinden midir bilinmez, Yeşilçam, Uzakdoğuluları zekâ ve çalışkanlık abidesi olarak lanse etmiştir. Japon ya da Çinlilerin konuk oyuncu olduğu hemen her film, bir dakikasını dahi heba etmeyen bu çalışkan milletin başarısına göndermelerle doludur. Kimi aksiyon, kimi de politik türden bu tarz filmlerin yanında, Uzakdoğuluların zekâsını öne çıkaran mizah yapımları da vardır. Kuşkusuz bunun en iyi örneği, başrollerini Kemal Sunal ve Fatma Girik''in paylaştığı, ''Japon İşi'' isimli filmdir.
Yönetmenliğini Kartal Tibet'in yaptığı 1987 yapımı film, Başak isimli ünlü bir şarkıcıya âşık olan Veysel''in kimi zaman dramatik kimi zaman da komik serüvenini anlatır. Veysel, kendisine bir türlü yüz vermeyen Başak''ı ölümden kurtarmak için, Japon arkadaşından yardım ister. Japon arkadaşı tarafından hediye edilen ve Başak''ın kopyası olan bir robot, Veysel''in hayatını değiştirir. Komik olduğu kadar özellikle dönemin duygusal toplumsal belleğini de yansıtan film, Uzakdoğu konusundaki kompleksi yansıtması bakımından da ilginç bir örnektir. Toplumun sosyal yaşamında sıklıkla dile getirdiği Japonların zekâ, teknolojideki başarıları ve dövüş sanatlarındaki yetenekleri, filmde baskın biçimde öne çıkartılır. Filmdeki Japon işi robotu canlandıran Fatma Girik''in karate sahneleri, o yıllarda olduğu kadar, sonraki yıllarda da uzun süre konuşulmuştu.
Bu ortaklık bizi kurtarır
Uzakdoğulu (özellikle Japon) aktörler, yer aldıkları pek çok Türk filminde, şirketlerin yurt dışından gelen kurtarıcı ortaklardır. Batmak üzere olan firmalar, senaryo gereği, esas oğlan veya esas kız tarafından bulunan bir Japon şirketle, iflastan kurtarılır. Kimi filmlerde de ellerinde çantaları, sempatik tavırlarıyla meydana çıkan çekik gözlü, zengin, girişimci Japonlar, başrolün hayatını kurtaracak projelere destek olup, mutlu sona zemin hazırlarlar. Örneklerine sıklıkla rastladığımız bu filmlerden biri de, büyük usta Zeki Ökten''in 2006''da çektiği filmi, Çinliler Geliyor''dur.
Bir Anadolu kasabasına gizemli biçimde gelen üç-dört Çinli, kasabada yatırım için arsa bakıyorlardır. Kasaba halkı bu gizemli zengin Çinlilerin imkânlarından yararlanmak için türlü planlar kurmaya başlar.
Türk usulü karate
Hiç kuşkusuz filmlerimizdeki Uzakdoğu''nun en yaygın yansıması, dövüş sanatları, özellikle de karate ile ilgili filmleridir. 70''lerde yoğunlaşan ve örnekleri sonraki yıllarda da artarak devam eden karate filmleri, zaman zaman furyaya dönüşmüştür. Cüneyt Arkın''lı karate filmlerinin revaçta olduğu dönemlerde, Uzakdoğu karate filmlerinin de etkisiyle, gençlerin karate salonlarına akın ettiği söylenir. Kimi zaman akla ziyan abartılı mizansenler, ağdalı melodramlara eklemlenen vurdulu-kırdılı sahneler, kimi zaman da seyircinin adalet duygusunu okşayan efsanelerle süslü karate filmleri, sinemanın olmazsa olmazları arasına girdi.
Yediden yetmişe hemen herkesim seyircinin tezahüratları arasında, kötü adamları türlü karate teknikleriyle alt etmeyi başaran Cüneyt Arkın''ın öne çıkan meşhur karate filmlerinden biri de, 1982 yapımı Son Savaşçı''dır. Aynı zamanda filmin senaristliğini de yapan Cüneyt Arkın, bu filmdeki karate sahneleriyle adeta belleklere kazınmıştır.
Çetin İnanç''ın yönettiği filmin konusu şöyledir: Almanya'da yaşanan esrarengiz cinayetlerden dolayı Alman polisleri çaresizdir. Katili bir türlü yakalayamazlar çünkü kurbanlarına sihirle yaklaşır, öldürdükten sonra da birden kaybolur. Alman polisinin aklına eski bir savaşçı olan Türk polisi Murat gelir. Sonunda Murat Ninja''yla savaşır ve yener.
Aynı kulvarda adı anılacak diğer bir film de 1973 yapımı Karateci Kız''dır. Başrollerini Filiz Akın ve Ediz Hun''un paylaştığı film, absürt sahneleriyle uzun yıllar sinemaseverlerin belleğinden silinmeyen bir avantür film örneği oldu. Kimi seyircinin Yeşilçam nostaljisi diyerek gülümsediği film, aldığı çok sayıda olumsuz eleştiri ile de üne kavuştu. Hatta filmde Filiz Akın'ın, Bülent Kayabaş'ı vurma sahnesi, uluslararası bloglarda yapılan değerlendirmelerde ''tüm zamanların en kötü ölüm sahnesi' olarak seçildi.