Vasat bir şair ama iyi bir insandı desinler

Şair İbrahim Tenekeci, "Dünyanın geçici bir yer olduğunu biliyorum ve buna göre yaşamaya çalışıyorum. Benim için vasat şair, başarısız yazar desinler ama kötü bir insandı demesinler" diyor.

Büşra Sönmezışık
Vasat bir şair ama iyi bir insandı desinler

İbrahim Tenekeci modern Türk şiirinin temsilcilerinden. Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği şiirlerinde insan hallerini ele alması. Dünyevi şeylerden kurtulmak için yazıyor. Turan Karataş'a göre "İncinmiş ademin şairi" o. Kibirsiz şair, vefa, dostluk, insanlık gibi gündelik hayatta ıskaladıklarımızın peşinde... Kendi deyişiyle sessiz sedasız bir "fani"... Gazete'de yazan fakat gazete okumayan, haber izlemeyen İbrahim Tenekeci'nin gemisiyle yelken açtık. Şairliğini, şiirlerini ve kendisini konuştuk.

Nasıl şair oldunuz?

Bu soruyu, 'Nasıl insan olduğunuz' şeklinde görmek mümkün. Ben olmadım, Allah yarattı.

Yazılarınızı neye göre yazıyorsunuz?

Evvela, 'günü kurtarmak' düşüncesinden kurtulmaya gayret ediyorum. Yazılarımız, en azından, ertesi güne de ulaşsın. İstiyorum ki, yazıların kendine mahsus bir havası, bir dünyası olsun. Bu yüzden, yazılarımın çoğunda ciddi bir emeğin olduğunu söyleyebilirim. Bazı istisnalar hariç, her yazımı bir dosyanın parçası olarak düşünüyor, kurguluyorum. Yeni Şafak'a başlarken planım şuydu: Fikriyat, edebiyat ve tabiat sıralamasını koruyarak yazılar kaleme almak. Tabiatı, Allah'ın tabiatı olarak görüyor ve ona, derin bir merakla, muhabbetle dokunmaya çalışıyorum. Edebiyat yazıları ise işimin, hayatımın bir parçası. Fikriyat yazılarının özeti ise şudur: Peygamberimiz insandı, bizim de insan olmamız gerekiyor. Cemil Meriç, 'Aydın olmak için önce insan olmak gerekir' der. Bu sözü de sık sık hatırlamamız, hatırlatmamız lazım.

Yeni Şafak'taki yazılarınızda dostluğa ve vefaya çok fazla değiniyorsunuz. Neden?

'Vefa imandandır', 'Eski dostluğu devam ettirmek imandandır' gibi hadisler var. Ne yazık ki, vefa bahsini pek önemsemiyoruz. Yahut sadece bize vefa gösterilmesini istiyoruz. Vefa, dostluk, kardeşlik gibi konularda, maalesef, çok geride kaldık, iyi sınav veremedik. İstiyorum ki, beraberlikler, sadece bu dünyayla sınırlı kalmasın, ahiret kardeşliği de olsun. Birbirimize karşı vefalı ve merhametli olalım, hak ve hakkaniyeti koruyalım. Bugüne kadar hiçbir arkadaşımı, kardeşimi geride bırakmamaya çalıştım. On iki sene evvel Kırklar dergisini çıkarıyorduk, şimdi ise İtibar'ı. Kırklar'ın gençleri, bugün, İtibar dergisinin ağabeyleri ve ablalarıdır. Bundan daha güzel, daha anlamlı ne olabilir?

ŞİİRİN DIŞINDAKİ HERŞEY EK İŞ

Sizin için köşe yazmak ile şiir yazmak arasında ne fark var?

Şiirin dışındaki her şeye 'ek iş' gözüyle bakıyorum. Millî Gazete'den teklif geldiğinde, maddiyatla ilgili hiçbir şey konuşmadım. İstediğim tek şey şuydu: Şiir çalıştığım zamanlarda işe gelmesem, yazı yazmasam olur mu? Ekrem Kızıltaş Bey'in cevabı bir kelimeden ibaretti ve çok güzeldi: 'Olur.' Şiir ile yazıyı hiçbir zaman yan yana koymadım, böyle bir kıyaslamanın içine girmedim. Gerçi şiir de, yazı da mecburiyetten doğuyor. Fakat bunlar, ayrı dünyaların mecburiyetleri. Bir de işçilik bahsi var. Şairler ağır işçilerdir. İyi bir köşe yazısını bir, iki veya üç günde yazarsınız; iyi bir şiirin bitirilmesi ise aylarınızı, hatta yıllarınızı alabilir.

n 'Kendine mahsus bir dünya'dan bahsediyorsunuz. Ne var o dünyanın içinde?

Mehmet Akif, Sezai Karakoç, Behçet Necatigil, Cemal Süreya, Turgut Uyar, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu gibi büyük şairler, aynı zamanda, kendilerine mahsus bir dünya kurmayı başarabilmiş kimselerdir. Herkes olmamışlardır. İyi şiirin ve şairin peşindeysek eğer, bizim de bu yolda olmamız gerekir. Bir de şu var: Kıymet verdiğimiz şairlerin neredeyse hepsi, meziyet ve şahsiyet sahibidirler. Dolayısıyla, biz de şunu söylüyoruz: Meziyet ve şahsiyet bir bütündür, bölünemez. Yeri gelmişken, en çok da İsmet Özel'den etkilendiğimi söylemeliyim.

Neden?

Öyle görünüyor ki, her kuşak kendi şairini seçiyor. Örneğin yetmiş kuşağı, şairleri olarak Necip Fazıl'ı seçmiştir. Seksen kuşağı Sezai Karakoç'u, doksan kuşağı ise İsmet Özel'i. Sanki böyle bir şey var. Ayrıca şu: Her insan, doğup büyüdüğü toprakların hususiyetini alır, alıyor. Bu, muhitler için de böyledir. Ben, Dergâh dergisi çevresinde büyüdüm. Bu yüzden, ilk olarak, şair deyince İsmet Özel, öykücü deyince Mustafa Kutlu, fikir adamı deyince Nurettin Topçu ve İsmail Kara aklıma geliyor.

Hayatı nasıl algılıyorsunuz?

Dünyanın geçici bir yer olduğunu biliyorum ve elimden geldiği kadarıyla, buna göre yaşamaya çalışıyorum. Benim için vasat şair, başarısız yazar, geçimsiz editör desinler, fakat kötü bir insandı demesinler. Evvela bunun peşindeyim. Bu yüzden, mümkün mertebe, toprağa yakın bir hayat yaşamaya gayret ediyorum. Kasaya değil de kapıya yakın olmak gibi bir şey bu. Beton soğuktur, toprak sıcak. Toprakla aramız açıldıkça, maalesef, insanî olanla da aramız açılıyor. Toprak insanın aslıdır. Topraktan uzaklaştıkça, aslımızdan da uzaklaşmış oluyoruz. Şehirlilerin daha soğuk ve merhametsiz olmasının bir nedeni de belki budur. Bu yüzden, bazen, dergi toplantılarını bile köylerde, dağlarda yapıyoruz.

TOPHANE, CİHANGİR VE KADIKÖY'E HİÇ GİTMEDİM

Peki, neleri yapmazsınız?

Sözgelimi Tophane'ye, Cihangir'e, Kadıköy'e gitmem; ortamlardan ve belediyelerden uzak dururum. Öte yandan, asıl yapmamamız gereken şeyler de bellidir: Yalan söylememek, gıybet etmemek, olumsuz manada iş çevirmemek… İnşallah bunları yapmıyorumdur.

Şairlerin ilham dönemleri olur, sizin oluyor mu?

Cahit Zarifoğlu'ndan ödünç alıp söylersek, ilham bize gelmiyor, biz ilhama gidiyoruz. Modern şiir, diğerlerinden biraz farklı. Önce ne yazacağınıza karar veriyor, sonra da ona göre malzeme topluyor, okuma yapıyorsunuz. Tutulan defterler, alınan notlar, hatta uzaklaşmalar. Şiirlerimi hâlâ kâğıt-kalem kullanarak yazıyorum ve bu beni çok sevindiriyor. Bir şiire başlamadan önce yeni bir defter ve kalem alıyorum. Şiir bittikten sonra ise defteri imha ediyorum. Çünkü orada fazlasıyla acemilikler, saçmalıklar oluyor. Şiir, biraz da şahitlik demektir, dünyayı bir kenara yazmaktır. Bir şiirim için on gün kadar Şişli Etfal hastanesinin acil servisine gidip gelmiştim. Bir kenara çekilip insanların yüzlerini, acılarını, hallerini, çaresizliklerini, ölümlerini seyretmek. Sonra bütün bunları duyguya dönüştürmek. Nereden bakarsanız bakın, zor iş.

HABERLERİ TAKİP ETMİYORUM

Haberleri takip etmiyorsunuz. İyi bir şey mi bu?

Bilmiyorum. Bildiğim, herkes gibi olmak istemediğim. Çünkü herkes kendi düşüncesini, dünyasını size dayatıyor. Aynı olayı dört farklı televizyon kanalından seyredin veya gazeteden okuyun; dört ayrı olay göreceksiniz. Sorunuzu ben de tekrar edeyim: İyi bir şey mi bu? Benim için asıl kıymetlisi, tek doğrunun yanında ve ortak kabul görmüş isimlerin peşinde olmaktır.

Haberleri nasıl alıyorsunuz?

Güncel olaylardan bir şekilde haberim oluyor. Fakat ben, haberlerin değil, fikirlerin, dünyaların peşindeyim. Haberler, adı üstünde, sizi haberdar ediyor. Ve bu bana yeterli gelmiyor.

Güncel yazılar yazmamanızın sebebi de bu mu?

Mevlana, 'Sözün faydası yoksa söyleme' diye uyarır. Bazen, köşe yazısı olarak, sadece bu cümleyi iktibas etmek istiyorum. Güncel yazılar konusundaki durumum bu.

Siz bir dönem gazetecilik de yaptınız. Sevdiniz mi?

Sağduyu gazetesinde kültür-sanat editörü ve köşe yazarıydım. Millî Gazete'de on yıldan fazla bir zaman düşünce editörlüğü ve yazarlık yaptım. Sonradan, seçim için çıkarıldığı belli olan Yeni Söz'de düşünce ve analiz editörüydüm. Hep yazılarla ve yazarlarla ilgilenmek, uğraşmak, oldukça meşakkatli bir iş. Sağlığınız bozuluyor. Ne zaman ki, mutfak dışında kaldım, mide ağrılarım geçti. Evet, böyle bir iş.

Şiirin insan hayatında ne gibi bir karşılığı var, hayatın neresinde?

Şiir öyle yüksek bir yerde durur ki, her Türk evladı onun peşindedir. Zordur. Ülkemizde düşünce bile şiir üzerinden ilerler. Dikkat ederseniz, iyi öykücüler ve romancılar, edebiyata hep şiirle başlamış, fakat üstesinden gelememiş kimselerdir. Fikriyatçıların bir kısmı da öyledir. Sonra da çıkıp 'Şiir öldü, ölüyor' derler. Her kim bunu diyorsa, aslında bu işi beceremediğini itiraf ediyordur. Bizi millet yapan iki unsur vardır. Din ve şiir. Yunus Emre olmasaydı, olmazdık. Bu, bu kadar basittir. Osmanlı devletinden geriye kalanlara bakalım: Şairler, padişahlar ve camiler. Büyük padişahlar, aynı zamanda iyi birer şairdirler. Muhibbi, Avni… Böyle düşünürsek, kalanlar ikiye iniyor: Şairler ve camiler, yani şiir ve din. Cumhuriyetten kalanlar da bundan farklı olmayacaktır. Dikkat edilirse, yeni rejim, ilk olarak şiire ve dine müdahale etmiş, suyun yatağını değiştirmek istemiştir. Olmadı, olmaz. Bugün, siyaset erbapları bile, Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanlarını eksiksiz sayamaz. Buna karşılık, şiirden anlamayanlar dahi şair isimleri sayabilir. İşte bunun neticesinde, evlerimize en çok giren kitaplardan ikisi Kur'an-ı Kerim ve Safahat'tır.

KOLEKSİYONUM VEFATIMDAN SONRA SERGİLENSİN

Meraklarınız arasında imzalı kitap toplamak da var. Nasıl başa çıkıyorsunuz?

Dünyanın işleri ikiye ayrılıyor gibi: Yalan dünyanın yanlış işleri ve yalan dünyanın doğru işleri. Kitaplarla olan ilişki, bana göre, 'doğru işler' bölümüne giriyor. Özellikle nadir ve imzalı kitaplar beni çok sevindiriyor. Bir kütüphaneden, koleksiyondan kitap seçmek, iki şeyi beraberinde getiriyor: Ekonomik yıkım ve güzel zamanlar. Kitapların yanı sıra, fotoğraflar, belgeler, mektuplar ve müsveddeler de ilgimi çekiyor. Fakat bunları göstermek, teşhir etmek, mizacıma uygun bir şey değil. Belki vefatımdan sonra bir sergi olur.

Beş çocuğunuz var. Onlara nasıl bir babasınız?

İyi bir baba olduğumu iddia edemem. Fakat eşim, iyi bir annedir. Her şeyden öte, bizim iki vazifemiz vardır: İslam kalmak ve bu emaneti, evlatlarımıza sağ-salim teslim etmek. Bir baba olarak, evvela bunun peşindeyim. Can-ı gönülden isterim ki, evlatlarımın vatana, millete, devlete, dine ve diyanete hizmetleri dokunsun, faydaları olsun. Çocuk büyütmenin benim için en eğlenceli tarafı, her biri için ayrı, kişiye özel ninniler yazmam oldu. Dört kızdan sonra doğan Mehmet Vefa için yazdığım ninnilerden birini söyleyeyim: 'Benim yavrum bir tane / Ablası da dört tane. Eeee eeee // Ben yavrumu severim / Yavrum da beni sevsin. Eeee eeee.' Böyle. Yine, evlatlarıma, yaşayan kıymetli edebiyatçılardan birer-ikişer kitap imzalatıyorum. Hatıra olarak kalsınlar.

Şiire yetenekleri var mı?

Bu işler nasip meselesidir. Mühim olan, çocukların içindeki hevesi uyandırmaktır; olamadığımız şeyleri onlara oldurmak değil.

Miras olarak onlara ne bırakmak istersiniz?

Bir babanın bırakabileceği en kıymetli miras, güzel ahlaktır, helal lokmadır, haysiyetli bir hayattır. Maddi olarak söylersem, emek mahsulü bir kütüphanem var, adil bir şekilde paylaşmalarını ve kitapların hakkını vermelerini isterim.

DAĞDA ATEŞ YAKIP SABAHLIYORUZ

Geçmişe dönüp baktığınızda keşkeleriniz var mı?

Birden fazla var, fakat söyleyemem. Söylersem, söyleşi siyasi bir boyuta taşınır. Böyle bir şeyi ikimiz de istemeyiz.

Gezi yazıları yazıyorsunuz. Gezi hayatınızın neresinde?

Yıllar evvel, 'Ben şiir yazmıyorum, dünyayı bir kenara yazıyorum' demiştim. Gezmelerimiz de biraz böyle. Said Nursi, 'Tabiat, Allah sanatıdır' der. Şehirde, kalben ve zihnen yoruluyoruz. İçimizi yıkamak, dinlendirmek için dağlara, ormanlara sığınıyoruz. Sağlam bir gezi ekibimiz var. Sınanmış dostluklar. Çadır ve uyku tulumu kullanmadan, sadece ateş yakarak, dağlarda sabahlamayı seviyoruz. Bir düşünün: Dağlara, ormanlara gidiyor, çadır kurup gece orada kalıyorlar. Yıldızlı gökyüzünü, kekik kokularını, mis gibi rüzgârı dışarıda bırakıp yatacaksan, niye evinde, sıcak yatağında yatmıyorsun? Öyle değil mi?

Korkmuyor musunuz?

Bazen korkuyoruz. Korkmak iyidir, size insan olduğunuzu hatırlatır.

n Gittiğiniz yerde ne kadar kalıyorsunuz?

Genellikle, bir gece iki gündüz olarak plan yapıyoruz.

En sevdiğiniz yer neresi?

Geyve, Göynük, Taraklı, Dokurcun ve Karapürçek arasında kalan Kapıorman dağları.

n İtibar dergisinin yayın yönetmenisiniz. Derginin içeriğini neye göre belirliyorsunuz?

İtibar, sorumluluk ve zorunluluk neticesinde yayın hayatına atılmış bağımsız bir dergi. Çıkarken, kendi aramızda şöyle demiştik: 'Bizim yolumuz dikenlidir, ayağını seven gelmesin.' Dergimizin patronu, sponsoru, hamisi, partisi, cemaati, vakfı, derneği, yayınevi, belediyesi yoktur; okuyucuları vardır. İtibar, sadece edebiyat değil, aynı zamanda fikriyat dergisidir. Kendini iyi hisseden herkese kapısı açıktır. Meziyet, şahsiyet, hassasiyet ve ciddiyeti esas alır, vefayı önceler. Dergimizin yayın çizgisi de, genel olarak söylersek, buna göre şekillenir.

İYİ ŞİİR İYİ İNSAN GİBİDİR

İyi şiiri diğerlerinden ne ayırır?

İyi şiirden anlamak, iyi insandan anlamak gibidir. Bir bakışta anlarsınız.

Şiiri bu kadar ulaşılmaz ve özel yapan şey ne?

Şiiri, uzun mesafe koşusu olarak düşünürseniz; bu koşuya, aynı kuşaktan on binlerce genç katılır. Her ay yüzlerce dergide yayınlanan binlerce şiiri hesap edin. Bir de internettekileri. Mesafe ilerledikçe, zaman geçtikçe, bu koşudan ayrılanlar olur. Kiminin gücü, nefesi yetmez, kiminin önceliği değişir, kimi istikrar sağlayamaz. Nihayetinde, koşu sonunda, birkaç sporcu dereceye girer; kuşaktan birkaç şair kalır. O birkaç kişiden biri olmayı kim istemez, herkes ister. Günümüz şiirini değerlendirirken, koşu esnasına değil, sonuca bakmak gerekiyor. Bütün bunlara ilaveten, şiir, değerini son ve gerçek olarak şöyle bulur: Şair ve onun çağdaşları, imkânları aradan çekilir; şiiri ile okuyucu baş başa kalır. İşte o zaman, yazdığımız şiir yıkılıyor mu, yıkılmıyor mu, bir ölçü de budur. Bunu söylerken, bir koleksiyonculuk ifadesini de anmak isterim: Bir şey zamanında değerli değilse, sonradan da değerli olmuyor, olamıyor.

Kadınlardan neden pek şair çıkmıyor?

Günümüzü ölçü alırsak, iyi şiirler yazan hanım şairlerimiz var. Nilay Özer'den Emel Özkan'a kadar. Yazıyorlar, okuyoruz. Fakat esas mesele, Yunus Emre'den İsmet Özel'e kadar büyük şairlerimizi sayarken, bu listeye hanım şair ekleyemeyişimiz. Az önce, şiirin ağır işçilik gerektirdiğini, uzun süreli kuvvet istediğini söylemiştik. Bilmiyorum, nedeni, belki de budur.

ŞAİRLER KISKANÇ OLUR

Şairler kıskanç olur mu?

Olur. Bu kıskançlık dizginlenemezse eğer, zamanla, düşmanlığa da dönüşür. Gördük, görüyoruz. En iyisi, kıskanmak değil de, imrenmek gibime geliyor. Mesela Süleyman Çobanoğlu ve Ahmet Murat'ın şiirlerine, şairliklerine imreniyorum.

Yeniden bir alan seçebilseydiniz, bu yine şairlik mi olurdu yoksa başka bir şey mi?

Ömrünü şiire adamış birçok şair, son zamanlarında, 'Meğer hepsi yalanmış' demişlerdir. Yahut şu: 'Benim ömrüm bir ateşti.' Mesela Yahya Kemal, hatıralarında şunu yazmıştır: 'Büyük bir şair olmaktan ziyade, keşke evlenip yuva kurabilseydim.' Kırk üç yaşındayım ve pişmanlık dönemine henüz girmedim. Daha var.