Yazarların penceresinden bakmak

İlk okuduğunuzda mecaz bir başlık gibi gelse de, gerçek anlamıyla kullanıyorum bu cümleyi. Ülkemizin önde gelen kalem erbaplarının evlerine konuk olup, pencerelerinden “gördüklerini” anlatmalarını istedim. Öyle tatlı anlatımlar döküldü ki kalemlerinden, önce “iyi ki edebiyat var” diye şükrettim, sonra onlara bir daha hayran oldum. Siz de yazarların penceresinden bakmak istiyorsanız, buyurun...

Emeti Saruhan
Yazarların penceresinden bakmak

Hani bazen güzel bir manzara gördüğümüzde deriz ya, “İnsan bu manzarada şair olur” diye. Aslında manzaranın güzelliğini anlatmak isteriz ama bir yandan da sanki şiiri, romanı, hikayeyi yazdıran manzaraymış gibi bir anlam yüklemiş oluruz sözlerimize. Halbuki yazarın, şairin içinden beslenir, içinde mayalanır sözcükleri. Manzarası gördüğü değil, biriktirdiğidir. Bu konuda konuşmak, elbette, bana düşmez. O yüzden sözü onlara bıraktım. Evlerine konuk oldum. Pencerelerinden baktım. “Manzaranızı bize anlatır mısınız?” dedim. “Gördükleriniz eserlerinize yansıyor mu?” diye sordum. Onlar da kendi kalemlerinden “gördüklerini” anlattılar. Ben okudukça tekrar hayran oldum onlara. Eminim siz de o sıcaklığı, o samimiyeti duyumsayıp, birlikte pencerelerinden bakıyormuş gibi hissedeceksiniz. İşte 7 söz ustasının kaleminden, pencerelerinden görünenler.

Ali Çolak: Halkalı sırtlarında bir sıra ağaç

Pencereden bakınca denize inen, Arnavut kaldırımlı dar bir sokak görmek isterdim. Baharda bahçe duvarlarından hanımelleri sarksın, yediveren gülleri... Kapı önlerinde ortancalar... Bir gün olur mu? Zor... Yine de şükrediyorum. İstanbul'un çoğu semtinde olduğu gibi ziftle kaplı bir apartman duvarına da bakabilirdi pencerem. Ona ne kadar pencere denirse! Bir zamanlar, "Penceresinden dağlar görünmeyen evleri ne yapmalı" diye yazmıştım. Dağ görmek kaç faniye nasip olur bilmem ki... Ama hep bir ağacım oldu benim pencereden bakınca. Fındıkzâde'de bir kiraz ağacı, Maltepe'de bir erik... Bahçelievler'de dut, ceviz, ıhlamur... Ağaçlar yaşama sevinci verir insana, güven verir. Şimdi, bu pencereden karşıya, Halkalı sırtlarına bakıyorum. Karşıda bir sıra meçhul ağacım var. Öylece dizilmişler. Benim bütün sevincim, eğlencem, avuntum onlar. "Namahrem Ağaçlar" diye bir yazı yazdım. Yalnız gözlerimle sevdiğim namahrem ağaçlar onlar benim için. Şu site hayatına duyduğum soğukluğu, yabancılığı birazcık yumuşatıyorlar. Bu pencereden dizi dizi apartmanlar da görünebilirdi. O zaman ne yapardım! Bir gün birileri gelip o ağaçları da kesecek, biliyorum. Yerlerine, göğü kapatan şekilsiz apartmanlar dikilecek. O günü görmek istemiyorum. Ben ancak geceleri yaşıyorum çalışma odamda. Gece yarısına doğru oturup bir şeyler okuyor, yazıyorum. Geceleri pencereden sadece ışıltılar görünüyor. Uzakta, Beylikdüzü'ne kadar bir ışık seli… Hayal meyal de benim ağaçlarım. Hava açık olduğunda seçilebiliyor. Pencere ufuktur, uzağı ne kadar görebilirseniz, o kadar iyidir. Uzaklara bakarken aslında kendi içinize bakarsınız. Bakılacak bir uzak varsa tabii. Beni mesut eden bir şey daha varsa o da, odama gün ışıklarının doluşudur. Pazar sabahları ışıltılı bir odaya girmek içini açar insanın. İyi şeyler düşünürsünüz. Şu pencere, dünyanın güneşini, ışıltısını alıp getiriyor içeriye. Yaşlanınca yine bu pencerenin önünde oturuyor olur muyum bilmem. Tek dileğim, buradan birazcık toprak ve sıra sıra ağaçlar görmek. Işığım ve ağaçlarım eksilsin istemem.

Orhan Pamuk: Boğaz hem birleştirir hem ayırır

Orhan Pamuk deyince aklımıza Boğaz manzarası geliyor. Bir süredir yurt dışında yaşayan Pamuk'un Manhattan'daki dairesi New Jersey manzaralı. Hudson Nehri üzerindeki George Washington Köprüsü'nü görüyor. Türkiye'deki çalışma odası ise Boğaz'ı görüyor. Biz Pamuk'u Cihangir'deki evinin penceresinden görünen Boğaz manzarayla birlikte çektik. Orhan Pamuk'un penceresi Boğaziçi'ne bakıyor. Boğaz bakış açınıza bağlı olarak tabi, Avrupa ve Asya'yı birleştiriyor ya da ayırıyor. Aynı pencereden görünen minareler ile gökdelenler, Doğu ile Batı ve eski ile yeninin yan yana bulunmasının canlı örneği. Belki de bu yüzden Pamuk sık sık kitaplarında bu ikilemi dile getiriyor.

Ayfer Tunç: Kanatları fosforlu kuşlar

Halaskargazi Caddesi boyunca sıralanan apartmanların arka yüzlerine uzaktan bakan, ama şaşırtıcı bir espas, ufuk duygusu veren geniş bir pencerem var. Yığınla eski, taş, kâgir binaya bakıyor. Biri diğerine benzemeyen binalardan oluşan bin benzemezli bir şehir görüntüsü bu. Ağaç yok. On binlerce pencerenin arasında birkaç ağaç varsa da görünmüyor. On binlerce döküntü pencereden, binlerce bakımsız balkondan, yıkık dökük bacalardan, amaçsız direklerden, balkonlara, teraslara, pencere önlerine yığılmış hurdalardan, iletişim çağında yaşadığımızı umursuzca yüzümüze vuran sayısız uydu ve digiturk anteninden, derme çatma su depolarından, gelişigüzel kaplanmış eğri büğrü çatılardan, eskimiş kiremitlerden, kaçak çıkılmış katlardan, kaçak kapatılmış balkonlardan, bütün bu çirkinliklere rağmen güzelleştirilmeye çalışılmış balkonlara konulmuş masalardan, yazın açılan güneş şemsiyelerinden ve daha bir yığın şekilsizlikten oluşuyor. Bu görüntüde doğaya ait tek unsur kuşlar. Bunca taş metal ve tuğla yığının tepesinde, hele geceleri kanatları fosforluymuş gibi dönen bu kuşlar, sanki sadece şehirlerde yaşayabilirlermiş gibi geliyor insana. Yaz gecelerinde şehir aydınlatmalarının geniş ışık halelerinin içinde deli gibi dönen, döndükçe gökyüzünden gümüşlü bir ışık yağıyormuş hissi veren bu kuşlar şehir ayininin parçası gibi. Ön yüzleri süslü, kibirli olan bu apartmanların arka yüzleri nasıl da acıklı, halının altına süpürülmüş pislikleri hatırlatıyor insana. Bu manzara estetik ölçütlerle bakıldığında korkunç, ama benim için fena halde pitoresk. Saatlerce, büyülenmiş gibi baktığım oluyor. Hele yaz akşamlarında batan güneş o pencereleri altın levhalara dönüştürdüğünde güneş batmasın, bu sonsuz manzara bitmesin istiyorum.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu: Pencerem bazen yerlere bakıyor, bazen göklere

Ufkumu kesen adalar: Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyük ada. Hüseyin Rahmi'nin Sait Faik'in,Yahya Kemal'in adası olarak bakıyorum her birine.Yıllar önce bir öykü yazmıştım. Hiçbir öykü kitabımda henüz yer almadı. “Pencerem adalara bakıyor” diye başlıyordu. Oysa o zaman pencerem başka apartmanların pencereleriyle göz göze idi. Söz vücut buldu, şimdi pencerem adalara bakıyor. Bu evi bulutlara yakın diye sevdim en çok. Deniz bulutlardan sonra geliyor. İlk taşındığımızda özellikle akşam alacasında geçen gemilere bakarken, hayatı durdurduğumu hatırlıyorum. Uçan kuşa tanık çocuk heyecanıyla. Vapurların denizin içinden süzülüşüne eşlik ederken, rüzgarın getirdiği tren sesi. Hiçbiryer romanımın, eflatuna çalan gri rengi böyle zamanlarda mayalanmıştır en ziyade. Fatma Aliye Hanım, mutlak bir sessizliğin içine geldi. Hep aynı şarkının ve hep aynı kokunun içine. Zaman 19.Yüzyılın sonlarıydı. Oğlumun odasının penceresi böyle bir zamanı bahşediyordu. Sadece kuş sesleri vardı ben Uzak Ülke'yi yazarken. Bu inşaatlar bu binalar yoktu. Son romanım Medyasenfoni'nin Neşe'sini, evin salonunda yazdım. Salonun penceresi caddeye bakıyor. Neşe'nin gelmesi için hız, karmaşa ve telaşın olması gerekiyordu. Çünkü o bir medya mensubu. “Medyasenfoni”nin dedektifli, Tayfunlu diyaloglarını tuhaf bir yazma disiplini içinde bana rağmen yazarken buldum kendimi. Garlarda, istasyonlarda, otobüs duraklarında, havaalanlarında, otel odalarında. Şimdi üzerinde çalıştığım ve on beş yirmi dakikayı merkeze alan bir öyküm var. Uzun bir öykü. O da yere bakan bir öykü. Öykülerimin iki penceresi var: Yere bakanlar, göğe bakanlar. Bazıları sadece göklere bakıyor. Bazıları sadece yerlere. Hem göklere hem yerlere aynı anda bakanlar da var.

Sadık Yalsızuçanlar: Camın ötesinde hayatım var

Evim, Ankara'nın İncek semtindeki bir sitede. Site dediysem öyle onbeş yirmi katlı birkaç sevimsiz blok değil, bahçeli, kısmen kır yaşamının olduğu ferah bir yer burası. Üç katlı, 'müstakil' bir evdeyim, çalışma odam giriş katında ve çalışma masam penceremin önünde. Pencerem yazın sürekli açık, kışın perdesiz. Sezai Karakoç'un o ürperten benzetişiyle, 'Ve Allah kar olup yeryüzüne yağmaya' başladığında her tanesini yüklenmiş bir meleği izler gibi karın yağışını seyrediyorum. Yağmur damlalarının çiğ damlaları gibi camdaki billuruna bakıyorum. Ama kışın ölen, ilkbaharda ağır ağır dirilmeye başlayan kayısı ağacı görünüyor. Kayısı, Malatya'nın kaba aşısı. Çiçeklendiğinde bakmaya doyamıyorum. Çağla iken penceremi açıp uzanarak koparıyor, yiyorum. Onların her gün büyümesi, zümrüt yeşili yapraklarının rengini seyre hiç doyamıyorum. Kayısı Malatya demek ve penceremden Malatya da görünebiliyor. Malatya Niyazi Mısri demek. Öncelikle Hz. Pir'in Celal burcundaki fırtınalı yaşamını, solukkesen nefeslerini, nutk-ı şeriflerini, İrfan Sofraları'nı görüyorum penceremden bakınca. İbn Arabi'yi, en büyük bilgeyi görüyorum. Onun da kutlu kademi Malatya'ya değmiş. O da Malatya'nın kayısılarından tatmış. Pencereden bakınca sonra Turgut Özal'ı görüyorum. Onun bağlandığı bilgelik yolunun pirlerini görüyorum. Bütün bunları penceremden görebiliyorum. Sonra bazen bir yaban tavşanı beliriyor otlar arasından. Kulaklarını dikerek sağa sola bakıyor. Bazen bir kırıcı geliyor ve devasa kayaları delmeye başlıyor. Onun toprağı, içinde yaşayan sayısız canlıyı nasıl yok ettiğini görüyorum. Bazen, özellikle geceleri bir tilkinin gözleri parlıyor karanlıkta, sigara içerken açtığım pencereden karanlığı, karanlığın örttüğü o bakir doğayı seyrederken oluyor bütün bunlar.

Pencerem bir ağaca, sararmış otlara, inşaat kumu taşıyan kamyona, mor tepelere, Yakub Kadri'nin Ankara romanında anlattığı gruba bakıyor. Oradan bakınca dünyanın merkezini, kendi yaşamımın kalbini görüyorum. Dünya denilen şeyin, herkesin kendi penceresinden ve aleminden ibaret olduğunu görüyorum.

Sevinç Çokum: Işığı görmek

Oturduğum evin önlü arkalı iki küçük bahçesi var. Bizim bahçeler, ötekilerle içli dışlı, fakat İstanbul kargaşasının dışında bir düzenliliği yansıtıyor. Çalışma odamın penceresinden görünen arka tarafta masalsı bir hal hissediliyor. Burada aydınlığın gün boyunca değişimlerini seçebiliyorum. Farklı anlarda ışığın oyunları…Galiba en güzeli ikindi aydınlığı… Evlerin konumları, birbirine uzanışları, doğaya yakışan ahşap gölgelikler, bahçelere karışan basamaklar, balkonlardaki insanlar… Hatta bu yaz resmini yapmaya çalıştım, yarım kaldı. Yazın Güzelce'de, bu sitede oturanların bir kısmı kışlık evlerine gidiyorlar. Şenlikli yaz sesleri, kahkahalar, şarkılar bitiyor. Bir terkedilmişlik manzarası… Özenle bakılan mevsimlik çiçeklerin giderek yok oluşlarını görüyorum. Belki bunların arkasında Ahmet Haşim'in, bazen tek bir karanfili, üzerine batan güneşin renkleri vurmuş dalları, eski köşk havuzlarını betimleyen şiirleri vardır. Ön bahçemizdeki bu bina da yoktu. Yeşil bir çayırdı burası. Çocukların, hatta gençlerin uçurtma uçurdukları bu alanda görkemli, başına buyruk bir erik ağacı bulunuyordu. Meyvaları geç olurdu.. mürdüm benzeri ve kadınlar gelip torbalara doldurup giderlerdi, herkese yeterdi. Öylesine cömert bir ağaç… Sonunda kestiler ve alana, alt kısmı kışlık havuz, sauna, güzellik salonu olan bir alışveriş merkezi yapıldı. Erik ağacının, her bahar dallarından fışkıran çiçeklerle donanmış şekli, bana özgürlüğün simgesi gibi geliyordu. O ağaç için bir yazı yazmıştım. İyi ki oğlum resmini çekmiş. Şimdi bilgisayarımın masaüstünde, onunla hasret gideriyorum. Buradaki hikayeyi kaybettim; onun yerinde şimdi bir bina var. Yüksek ve anlamsız bir duvara bakmak beni çok eziyor. Belki günümüzün gerek duyduğu bir bina ama, modern hayatın çizgileri, çağdaş betonlaşma ve ilgilerin bir bölümü, İstanbul'u başka türlü yaşamış biri olarak bana sadece acı veriyor.

Rasim Özdenören: Penceremden bakarken

Bana artık bu evden taşınmam gerektiğini söylüyor bazı dostlarım. Otuz yılı aşkın süredir bu evdeyim. Kentin orta hallilerine mahsus semti... Onlara göre pencerem doğaya bakmalıymış. Doğanın temiz havasını teneffüs etmeliymişim. Penceremi açtığımda karşıma çıkan sonsuz bir kırın uçsuz bucaksızlığı bana gülümsemeliymiş. Kırın bir yanındaki ormanın koyu yosun yeşili rengiyle içim açılmalıymış. Kimilerine doğru gelen böyle bir öngörü benim için ne kadar itici ve ne kadar uzak! Ben, en çekici bir kırsal tablo karşısında bile birkaç saatten fazla kalmaya tahammül edemem. Benim esin kaynağım kenttir. Kentin hem de en yoğun olduğu yerlerdir. İnsanların birbirinin içinden geçtiği kent merkezleri... Ben, esinimi oralardan alırım. Benim insanım kentin yoğunlaştığı yerlerde yaşar: daracık sokaklar, birbirine sokulmuş evler, evcikler.. belki aralarda beton yapılar da olabilir. Ne ki, beton yapıların bile en yenisi bin yıldan öteye geçmiş olmalıdır: duvarları kullanılmaktan, eskimişlikten yağlanmış, kayış gibi olmuş.. çünkü böylesi oraya insan eli değmişliğin izini ve izlenimini verir. Dairemiz birinci bodrumda. Bir kat altımızdaysa ikinci bodrum yer alıyor. Kottan kazanılmış seviyeyle sokaktan bir kat aşağıda konuşlanıyoruz. Arka cephede oturduğumuzdan sokağı yandan görüyorum. Sekiz yıl önce duçar olduğum bel fıtığı dolayısıyla hekimin tavsiyesi üzerine -o günden bu yana- yatağa yakın bir yerde oturmam gerektiğinden hep bu odayı kullanıyorum. Penceremle yanımdaki apartman binasının arası altı metre olmalı. İki binanın arasında, oturduğum yerden göremediğim aşağıdaki bahçe duvarı yer alıyor. Benim penceremin perdeleri kapalıdır. Güneş ışığını görebileceğim kadar bir aralık bulunur perde, güneşlik ve tül örtülerin arasında... Pencereyi açtığımda yanımda işte o komşu binanın sararmış, kapalı, kişiliksiz duvarı... Boynumu uzattığımdaysa otuz derecelik bir açıdan binamızın konuşlandığı sokağı görebiliyorum. Ancak sokağın bu açıdan görülen kesiti öylesine dar ki, sokaktan geçenleri ancak iki saniyelik bir süre içinde görebilirim. Gözden yiten siluetler halinde... Lâkin o kesit benim içimde durmadan çoğalır. Darmadağın olur ve çoğalır. Halen bitiremediğim “Kör Pencereler” adını taşıyan uzunca öyküm, kim bilir, belki bilmeden o kesitin içimdeki yansımasını dışlaştırıyordur: o dar açıdan nazar eden gözüne mil çekilmiş evlerin kör pencereleri...

Sibel Erarslan: İçe açık pencere

Çocukluğumdan beri loş odalarda okur yazarım. Yedi yıl öncesine kadar yazmak için herhangi bir odam olmadı. Aslında hala da öyle, salondan bir zamanlar annemin hediye ettiği yemek masasını çıkarınca, kitaplar ve çalışma masamla konuklara has kılınmış misafir odasını işgal etmiş oldum. Uzun yıllar kütüphanelerde, amfilerde, avukatlık ofislerinde, kafelerde, hatta tren istasyonları, havaalanı ve vapur limanlarında yazdım. Benim gerçek pencerem, üzerine yazı yazabileceğim herhangi bir kağıt parçasıdır. Peçete, pankart, otel odalarındaki harika antetli ve el değmemiş yazı takımları, sigara kartonu, sinema bileti arkası veya alışveriş fişlerinin sırtı… Hiç fark etmez. Hızlı bir rutinle ve sürekli yazmak zorundayım, üniversiteli günlerimden beri bu böyle. Benimkisi duvara yazı yazmak gibi aslında, duvarın arkasını hayal ediyorum, yazmak duvarı aşmak adına verilebilecek belki de en güçsüz ve en işbirlikçi çabadır. Ama çabadır işte, ölmeden evvel son bir gayretle yazmak. Yazmak için özel bir yer ve zaman aramak gibi herhangi bir seçkinci konforum olmadı. Yazı size gelecekse, gelir. Aşiyan'da veya Park Otel'de bulması gerekmiyor sizi. Benim çalışma masam sokak ortasına kurulu olduğu içindir belki, insanlara cam ardından veya pencereden bakmıyorum. Hayatın ve kentin içindeyim. Perdeyi açıp camdan dışarı bakmadan aylar geçirdiğim oluyor. Pencere dışarı baktığım değil, içine kaçtığım bir şey benim için. Üsküdar'lıyım. Beşinci kuşak. Yüzüm Balkanlar, sırtım ricat… Pencerem Üsküp'ü, Selanik'i, Mübadele Gemilerini görür. Hem içerdeyim hem dışarıda… Yine de anlat derseniz; rüzgar estiğinde veya kediler tırmandığında penceremi gıcırdatan ihtiyar Asma Ağacı ve ona sımsıkı dolanmış orta yaşlı Japon Elması, sonra boyu bir türlü umduğu gibi uzayamayan bodur Mavi Çam ile sadece Mayıs ayının ilk onbeş günü yüzünü güldürebilen Sarı Sarma gül ve çocukluğumdan beri her baktığımda şaşırarak yelkovanlarının çalışıp çalışmadığını kontrol ettiğim göbeği mor Saat Çiçekleri, büyükannelerimin ruhları, muhacirleri taşıyan gemiler, Hızır, sabah namazına kalkan ihtiyarlar, bebek sesleri… Penceremden görünenler.