Tuncel Kurtiz için kurulacak cümleler oldukça fazla. Elli yılı aşkın sanat hayatında birçok başarılı işe imza attı. Senelerce ülkesinden ayrı yaşadı, festivallere katıldı, ödüller aldı, jüri üyesi oldu, eleştiri oklarını bir bir üzerine çekti. Aslında bu zorlu yolu kendisi seçmemişti. Çünkü onun hayali oyuncu değil yazar olmaktı. Tuncel Kurtiz'le Kars Altın Kaz Film Festivali'nde beraber film izledik, söyleşilere katıldık. Ve bir de sizin okumanız için keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. İşte Kurtiz'in yaşamında önemli anları, oyunculuğu, Altın Portakal'daki jüri üyeliği ve İstanbul'u.
Kaçak gittiğiniz festivallerden sonra şimdi Altın Portakal Film Festivali'nde jüri üyesi oldunuz. Bugüne gelene dek neler yaşadınız?
Yılmaz Güney'le Umut filmini yaptık. Umut'u Cannes Film Şenliği istedi ama filmin yurtdışına çıkarılışına izin verilmedi. Umut bizim umudumuzdu ama filmi ülkeden çıkaramıyorduk. Komünist Arif 'Ben götürürüm' dedi, filmleri bir bavula koydu. Bir hamala 500 Lira verdi ve sınırdan geçirdi. Böylece Umut Cannes'a gitti. O sırada Türkiye'de Balyoz Harekatı başladı, 3 bin kişi içeri alındı, Yılmaz filmi kaçırmaktan dolayı yargılandı. Filmi takdim eden bendim. Bunun için geri dönmedim.
Geri dönemediniz ve önünüzde yepyeni bir Avrupa sayfası da açılmış oldu.
Çok da ferah günler değildi ama. Nişanlım İsviçre'de üniversitede asistanlık yapıyordu. Bir süre onda kaldım. Aras Ören arkadaşım. Berlin'e çağırdı önce 500 Mark'a bir filmde oynadım. İkinci filmde 10 bin Mark'a oynadım. Daha sonra Barbaro ve Güneş Karabuda beni İsveç'e çağırdılar. Yine Yaşar Kemal'in Yağmurlar Gebedir oyununu İsveç Devlet Tiyatrosu'nda yaptım. O sırada Yılmaz hapse girmişti. Yılmaz'ı başka isimler kullanarak ziyaret ettim. Acı günlerdi onlar.
Türkiye'ye tekrar gelmeye nasıl karar verdiniz?
Ecevit döneminde Turan Güneş Dışişleri Bakanı oldu. Ben de o sırada İsveç kanalına Saç isimli kısa metrajı çekmek için Kapıkule'den giriş yaptım. Ama şartlar çok değişikti Türkiye'de. Seks filmleri vardı ama bana iş yoktu. O filmlerde oynamak istemeyince başka iş bulamadım ve bu sefer yine mecburiyetten yurtdışı yolu gözüktü bana. Berlin'de bir iş buldum. Otobüs filmini yaptık. O arada ben…Unutmuşum bile neler yapıp neler yaşadığımı. Birçok İsveç ve Alman filminde kızına kötü davranan Türk babayı canlandırdım.
Kötü rolleri canlandırmak yerine Türkiye'de kalıp mücadele etseydiniz daha iyi olmaz mıydı?
Hep zorluklar çıktı karşıma. Türkiye'de kalabilseydim, keşke Türkiye bana istediklerimi verebilseydi. Tiyatrolar kapatılmıştı. Yeni bir dönem başlıyordu artık. 1978'lere doğru yine bir film yapmak için Türkiye'ye geldim. Yılmaz (Güney) hapisteymiş ve beni arıyormuş. Hemen Zeki Ökten ve Melike ile trene binip Siirt'e gittik. 2 ayda filmi çektik.
Bu dönemde tabi ülkedeki siyasi karışıklıklar oyunculuğunuza engel oluyordu değil mi?
Bereketli Topraklar filminin çekimlerini bitirdiğimizde Kenan Evren geldi. O gelince ben artık burada duramayacağımı anladım. Durumun ne olacağı belliydi. Ben gidiyorum dedim. Faşizm Amerika'nın baskısıyla geliyor üstelik. Bir milyon insan hapse girdi. Özgürlük ortamı tamamen yok edildi. Biz 1960 anayasasıyla çok başka bir dünyayı yaşıyorduk 1970'e kadar. Ülkeyi terk ettikten sonra bana İsrail'den Sürü'nün gösterimi için teklifler geldi.
YILMAZ'LA BEN DUYGULARIYLA YAŞAYAN TÜRK ÇOCUKLARIYDIK
Yılmaz Güney gibi sizden desteğini esirgemeyen insanlar oldu mu?
Yılmaz beni niye istedi acaba? Bir rejisör oyuncuyu yardım etmek için istemez. Zaten yardım etmek için birisi bana iş verse onu kabul etmem. Ama Yılmaz'ın yeri bende apayrı. O benim yol ve can arkadaşım.
Biz tanıştığımızda ikimiz de hikaye yazıyorduk.
O Adana'dan gelmiş annesi Muşlu bir Kürt, ben ise bir paşa torunuyum, annem öğretmen. Çok farklı yerden iki arkadaştık. Kafa yapılarımız da farklıydı. O Maksim Gorki gerçekçiliğinden yanayken ben Kafka sürrealizmini savunuyordum. Ama ikimizin de yüreğinde temiz düşüncelerimiz vardı. Niğde Hapishanesi'nden çıktıktan sonra yine beraber olduk. İkinci filmimi onunla yaptım. Üçünüzü de Mıhlarım, arkasından Konyakçı Kabadayılar Kralı, arkasından Haracıma Dokunma ve sonra Sayılı Kabadayılar'ı yaptık. Ama ben bu filmleri sevmiyordum.
Neden sevmediniz o filmleri?
Basit, Amerikan taklidi filmlerdi. Ben edebiyatçı olmak istiyordum. İnsanlarla iyi ilişkiler kurmak istiyorum. Ama bu filmler içerisinde basit ilişkileri barındırıyordu. Yılmaz hepsinin içerisinde salyangozlara karşı mücadeleler veren bir adamı oynardı. Hep ezikti, hep halktan yanaydı. Biz Yılmaz'la daha sonra kendimizi çok geliştirdik.
BİR DAHA KESİNLİKLE ALTIN PORTAKAL'A JÜRİ OLMAM
Altın Portakal bol olaylı bir festival. Bu festivalin jüri başkanı olmak konusunda tereddüt yaşadınız mı?
Valla önce pek istemedim kabul etmeyi. Çünkü spekülasyonlar yaşanacağını tahmin edebiliyordum. Kimse beğenmeyecek, laf edecekler. Olsun varsın dedim ve kabul ettim. Bana jüri başkanlığı verdiler bu onur verici bir şey. Sonra jüri üyeleri o kadar tatlı insanlardı ki, çok güzel beraberlik kurduk.
Altın Portakal'ın jürisindeydiniz bu sene. Nasıl var mı Türk sinemasında bir gelişme?
Türk sineması hala oturamadı ki. Türk sineması dediğiniz şey Yeşilçam. Yeşilçam ise zavallı, batı taklidi bir sinemaydı. Bugünün sineması ise arama çağında, kendisini arıyor. Neler var derseniz. Bir Zeki Demirkubuz'un Kader'i var ki benim için büyük bir film. Serdar Akar'ın Gemide'si var mesela. Bütün bunların içerisinden süzülüp gelen bir başka sinema çıkacak ortaya. Umut olmazsa olmaz.
Ben Hopkins bir yabancı. Ve filmin senaryosu da kendisine ait. Türkiye'de yapılan ulusal bir film festivalinde bir İngiliz'in yazdığı senaryo nasıl yarışabilir ve yetmez yine nasıl ödül alabilir?
Oraya festivale katıldıysa, izin verildiyse elbette güzelse kazanır. Neden festivale katılmasına müsaade edilmesin ki. Gelmiş, Türkiye'de çekmiş işte. Eğer bu durumdan şikayetçi isen illa Türk olacak diye bir şart koyarsın, festivale almazsın. Mesela İngiltere dili İngilizce olmayan bir filmi kabul etmiyor.
Altın Portakal sadece filmler üzerine konuşmak varken spekülasyonlarla gündeme gelen bir festival oldu. Ne diyorsunuz?
Bu magazin basınının yaptığı bir olaydır. Hiç kimse uluslararası yarışmadan bahsetmiyor. Orada da önemli bir jüri var. Fakat magazin basını spekülasyon yaratma derdinde. Her jürinin fikri ve kararı farklı olacaktır dedim ta başından. Farklı düşünceler, olmasa farklı isimlere kucak açılmasa ve hayatın her alanında farklı düşünceler olmasa dünya çok zavallı olur.
Rol seçimlerinde de sancılı dönemlerden geçiyorsunuz o zaman?
Tabi kabul etmem bazen. Yapamayacağım derim. İyi yazıldıysa eğer her rolü oynarım. İnsanı anlatabiliyorsa bir senaryo kabul ederim. Ama artık ben klişe bir köy ağası, klişe bir şehirli ya da köylü oynamak istemiyorum. Bir rolü başarıyla canlandırınca aynısından bir daha yazıyorlar senin için. Yazmayın oynayamam diyorum. Bana gel Sürü'yü tekrar oyna deseler oynayamam. İnsan.. Eti, kemiği olan, düşünen, hastalıkları olan..Bana bu lazım.
İstanbul'la ilgili bir sinema filmi çekseniz hangi semtte yapardınız çekimleri?
Yapamayacağım artık ama. Eğer yapmış olsam Arnavutköy ile Etiler arasıydı eskiden. Şimdi film çekecek olsam çok az tanıdığım Ümraniye ve Gaziosmanpaşa'yı çekerim. Çünkü oraların ne romanı ne şiiri yazıldı. Hep mutlu İstanbul'u değil de o semtlerde yaşanan acıları çekmek isterdim.
İstanbul'da en çok hangi mekana gidersiniz?
Kalmadı artık.Eskiden Rumeli Hisarı, Artnavutköy, Asmalımescit, Galata'ydı benim mekanım. Ben artık Edremit'in bir köyünde yaşıyorum. Ben köylüyüm. Köylü olmayı da çok sevdim. Ama herhangi bir köylü değilim. Tuncel Kurtiz olarak köylüyüm. Ne onlar bana kendilerini tam olarak anlatırlar ne de ben onlara kendimi açıklarım. Birbirimize bakarak anlayış içinde yaşıyoruz.
Kötü bir öğrenci iyi bir kantin kuşuydum
Tuncel Kurtiz şimdi başarılı bir oyuncu. Küçükken hayaliniz neydi?
Oyuncu olmak gibi bir hayalim yoktu benim. Ben yazar olmak istiyordum. Ölmeden başarabilirsem eğer hala da yazar olmak istiyorum. Bir gün İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde bir hikayemi okuyordum. Birden bir delikanlı geldi matine sonunda. Federasyon Tiyatrosu'nda bir oyuna davet edildim. Aktör olmak gibi bir niyetim yokken gittik birkaç prova yaptık. Beş Bin oyununu da çevirdim. Öylece başladım. Hukuk bitti, filoloji bitti, felsefe bitti kendimi tiyatronun içerisinde buldum.
Hukuk, filoloji derken oyunculuğa sıra geldi. Aileniz ne dedi bu işe?
Önce beğenmediler tabi. Ama şu noktaya açıklık getirelim ben hiçbir üniversiteyi bitirmedim. Hep kantinde kitaplarımla başbaşaydım. Hocalarla arkadaş oldum ama okulların hiçbiri bitmedi. Hep bitirdi diye yazıyorlar delireceğim. Kötü bir talebeydim, iyi bir kantin kuşuydum. Tiyatroda koşturdum, güzel yaşadım. Dayım “Git seyret oynamak niye” dedi. Ama babam Teneke'yi oynarken geldi ve alkışladı. 1970'lerde babam başıma gelecekler için endişelendi durdu.