Ahmet Mercan, deneme türünde kaleme aldığı yeni kitabı Akıl Ağrısı'yla okurlarının karşısında. Deneme türünün getirdiği zenginlikle dikkat çeken kitap, hayata karşı duruşumuzu, yaşama duygumuzun geçtiği ırmakları, özleyiş, tükeniş, avunç çağlarımızın yansılarını getiriyor. Bir soluk alma, yenilenme, hayata şenlikli/duyarlı/içli ve bilinçli bakabilme yordamını veriyor okura. Bu metinler, okurla sıcak ve yoğun bir diyalog kuruyor.
Akıl Ağrısı sizin denemede ısrarlı bir yanınızı ortaya çıkardı. Bunun ne olduğunu da her bir yazınız adlandırıyor aslında. Bu yöneliminizdeki etkilerden, bunun kaynağından söz etmenizi istiyorum.
Deneme serazat bir tür olarak çıkıyor karşıma. Aracısız; yalın, öfkeli kimi zaman, kurgu ihtiyacı duymadan derdimi dökme imkanı sunuyor bana. Kuşatıcı, külli bir derdin yok edildiği bir “burca” giriyoruz. Net konuşmak, öte yandan etkiyi kullanma zarureti söz konusu. Bundan ötürü galiba çok da hesaplı olmadan, deneme ile birbirimizi tamamlıyoruz.
BU SON TAVİZ
Denemelerinizin girişinde daha çok biçime ilişkin görüşlere yer veriyorsunuz. Yeni kitabınızda yer alan denemelerle eski yazdıklarınıza göre hedeflediğiniz dene-meye daha çok yaklaştığınız söylenebilir mi?
Söyleyen varsa söylenebilir. Malum, gözü ile düşünen, bir kuşakla karşı karşıyayız. Uzun yazının ağır işçileri/ okuyucuları azalıyor. Aslında bu onlara verebilecğim son taviz. Uzun yazıların yükünü kısa metinlere taşıtmaya çalışıyorum. Yükü eksiltmeden, beş cümleyi bir cümleye tahvil etmek gibi bir şey. Başka bir deyişle, kısa yazmak için uzun bir süre kullanmaya yeltendim. Okuyucu ile buluşma ameliyesi olarak, bu çaba nasıl bir sonuç verecek ben de merak ediyorum.
ROMANDAN DAHA İNSAFLI
Deneme tanımı, daha çok henüz hedefe tam ulaşamamış, aslını ortaya koyamamış girişimleri adlandırmak üzere kullanılır. Deniyorsunuz, hele yalnızca deneme yazanlar için söylüyorum, deniyor ama bir türlü aslına ulaşamıyorsunuz. Aslı nedir? Bir uçta roman ya da öteki uçta şiir mi?
Deneme ismi, dediğiniz gibi ve daha da ötesi amatörlükle de çağrışım yapma cesaretine malik bir mahiyet arzeder. Yazarsınız bu bir türe sığmaz, deneme dersiniz kimi zaman. Ancak kişiye has, her yazanı mahareti ölçüsünde ayrıcalıklı kılan bir özeliği de vardır denemenin. Deneme bir bakıma halin dilidir. Kurgu istemeyişi de samimi niyetinin delili olarak görülebilir. Deneme son yılarda sınırlarını iyiden iyiye genişleti. Bu genişleme öykü, şiir ve romanın sınrlarını daraltır mahiyetedir. Gelecekte bu dalların, denemenin egemenliğne girmesi kaçınılmaz gözüküyor.
Deneme şu belirsizlikler dünyasında el yordamıyla yürüyüşü sağlayabilir mi? Olanı biteni anlamak konusunda bize yardımcı olabilir mi ?
Bu konuda şiiri de yanına alarak düşündüğümüzde benim güvenim tam. Romanın egemenliğine rağmen, denemenin karekteristik duruşu, geçmişle kurduğu sağlam bağ bu güven için yeterlidir sanıyorum. Geçmişte meramı iletmenin en etkili yolu mektuptu. Her mektup, aynı zamanda bir deneme örneğidir. Giriş ve sonuç seremonileri benzeşse de bu böyle. Denemenin menzilleri aşma karekteri, bunun yanında mahrem olana saygısı, en azından, romandan insaflı haliyle, bizim medeniyetimize daha yakın durmaktadır. Tür taasubuna girmek çok doğru değil. Bütün bu söylediklerim kişisel kanaatlerim. Hele denemede dahi, zaman zaman beni yalnız bırakmayan şiirin konumu farklı bir yerdedir
ÜÇ GEZEGENDE YAŞAMIŞ KUŞAK
Denemelerinizin dışa dönük bir tanımlama çabasının ötesinde gittikçe içe yönelen bir doğrultusu da var. Denemelerinizle neleri yokluyorsunuz?
Çok yerinde tespitleriniz var. Bunun farkındayım. Ancak önceki eserler; Yine de Aşk, Bir Yanımız Yanardağ, Sensizliği Bilmiyorlar çok daha etkin toplumsal vurgulara sahip. Bu sadece benim değil, ait olduğum kuşağın öyküsü ile ilgili bir durum. Seksenli yılarda tek başına dünyayı kurtaracak kadar kendimi güçlü hissederken, şimdi kime ne kadar faydam dokunabilir, ömrü zarardan çıkarabilir miyim? diye düşünüyorum. Enteresan bir kuşağız, üç ayrı gezegende yaşamış gibiyiz. Çocukluğumdaki hayatın ritmi çok başkaydı. Gençliğimde daha başka. Şimdi küresel bir dünya. Algısı, tavrı çok başka. Bizim kuşaktan kimileri, “akıllı” olmayı bilerek, isteyerek benimsemedi. Ancak yirmi birinci yüzyıla girerken, topluma ailelerine, yeni kuşağa yabancı kaldılar. Amaçlarından tereddüt duymadılar, fakat “üşüyorlar”. “Bir çıkış hâlâ mümkün” diyorlar… Kısaca “akılları ağrımaya” devam ediyor.
Hayatın bir izdüşümü gibi algılıyorsunuz yazıyı. Sürekli de o izlerden gidip, yineliyorsunuz bunu. Edebiyat ve hayatın buluşma-ayrışma noktaları nelerdir?
Hayatın hafife alınmasına itiraz olarak yazmayı sürdürüyorum. Bu hafiflik sürdükçe yazı da sürecek. Amaçsız yaşamak, “dehşet”li bir varlık büyüsünü görememektir. Bunu göreme-yince, sonsuzun gizinin bahşettiği duraksız yolculuktan nasipsiz kalınıyor. Sonrası tekrar. Klavyeden, insandan/ acziyetten ecza aramak… Yeni kuşağın sanal gezegenine direniyorum. Maskeli yaşamak, lezzeti üretim yerine, tüketimde aramak ve güncelin sunumuna kanmayacak kadar “akılsızım”. Bu nedenle sokaktayım ve bu nedenle çocuklarla beraberim. Haksızlığa karşı koyarken, çocuk saflığından güç alıyorum. Böylece de darası alınmış, testten geçmiş duygu ve düşünceyle, yazmanın ancak, hak edileceğini düşünüyorum.
HÜZÜNLE DOSTLUK MALİYETLİ
Bazı denemelerde tanık olduğunuz sıradan bir olaydan yola çıkıp onu kişisel ahlaki bir sorun olarak kavrayarak temelli bir hesaplaşmaya girişiyorsunuz.
Hayatı deniz içindeki balık gibi görüyorum. Su yoksa hiç bir şey yok. Öylesine bütüncül. Varlığın her boyutunu bir merkezde bütünlemekle yetinemiyorum, bunu duygu olarak da yaşamak istiyorum. Kevni tevhit durağan bir durum değil. Bu durum biraz maliyet açmıyor değil başıma.. Kendimi hüznün kollarından koparmanın mümkün olmadığını anlayınca, onunla dostluk yolunu aradım. Hüzünle dostluk maliyetli iş. Aynı bakış açısı, olaylara, anlama, soruna ve cevaba taşınmaya çalışılınca, yürekle yüzün arasında boşluk kalmasın istiyor insan. Ne oluyorsa da orda oluyor işte.
Hakikat yerini izafiyete bıraktı
Sizin denemenizin belirgin bir yanı da sorgulayıcılığı.Yüzeysel olandan sürekli bir yakınma, hep derinde olanın önemsenmesi yaşamı katlanılmaz kılmaz mı?
Hikmet yük müdür yoksa şifa mı? İnsan varlığın merkezine yerleştirilmişken, böylesine bigane kalabilmeyi nasıl “başarıyor?” “Akletme”ye çalışırken ortak arıyorum. Mesele bu. Yunus'un dediği gibi; Dolap niçin inilersin? Derdim vardır inilerim”. İddiasız insanı zayi olmuş görüyorum. Yanlış temellendirilmiş bir iddia bile, hakikati bulma açısından, iddiasızlıktan evladır. Dünyaya gelmiş olmak, başımıza gelen en ciddi iştir. Sevinçte de bu duyguyu yaşayabiliriz. Bu anlamda, noksanlı olduğumuzu bilmek bir bilinçtir. Hayat hakikatle anlamına kavuşuyor ve asıl o zaman, en zor şartlara bile tahammül mümkün oluyor. Haz anlıktır. Bizde “dem” sonsuzu içinde taşıyan bir andır. Böyle baktığımızda saatimizin yelkovanı dünyayı, akrebi de ahreti/ sonsuzu gösterir. Başka bir deyişle, bizim her anımız kesintisizdir ve yaşananla; yaşanacak olanı belirleyen bir mahiyete haizdir. Ölüm bu durumda bir mafsal görevi üstlenir ve insanlığı bir kalkış noktası olarak, bir paydada birleştirir. Ölüm sözün içinde gramer olarak varlığını hissettirdikçe, kelam her dem taze olarak büyüsünü korumaya devam eder. Ve insanlar noksan yanlarıyla birbirlerine yaklaşırlar. Nimetin ne olduğu böylece, sınırsız açılımların ve bitmeyen kelamın varlığıyla yenilenip durur.
“Eski dünya olsaydı diyeceğim çoktu” diyorsunuz. Niçin?
Sözün büyüsü bozuldu. Postmodern dönemde hakikat yerini izafiyete bıraktı. Kim, kime ne adına, hangi sözü ulaştıracak? Kişiye görelik, bir sis bulutu gibi sözün imalini gereksiz hale getirip, hedefini flulaştırdı. Din/ hakikat bu zihnin kursağında bir ürüne dönüştü.”Onlar gaybe inanırlar” nitelemesine mazhar olanların yeni kuşakları, mucizelere bilimsel izah arıyor. Dini azaltarak, reklamın sihriyle, müşteriyi çoğaltacaklarını sanıyorlar. Şekiller / kalıplar yerinde dururken, muhteva değişerek güncele ram oluyor.