Genelde dünyanın hemen hemen her yerinde, özelde ise Ortadoğu ülkelerinde gözlenen uyanış ve İslami hareketler hep merak konusu olmuş, pekçok çalışmanın ana temasını oluşturmuştur. Bu alanda yapılan çalışmaların sonuncusu "Ortadoğu'da Modernleşme ve İslami Hareketler" Yöneliş Yayınları arasından çıktı. Kitap, halen Kırıkkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyeliği yapan Alev Erkilet Başer'in aynı adlı doktora tezinden kitaplaştırılmış. Çalışma, Ortadoğu'nun üç önemli toplumunu oluşturan Türkiye, Mısır ve İran'ı kapsıyor ve geleceğe değil geçmişe yönelik bir perspektiften hareketle "İslami hareketler diğer Ortadoğu ülkelerinde de mevcut olduğu halde, İslam devrimi neden sadece İran'da gerçekleşti" sorusuna cevap arıyor. 18. yüzyıldan itibaren modernleşme sürecine giren bu üç Ortadoğu ülkesinde ortaya çıkan İslami hareketlerin yapısal ve düşünsel özelliklerini çözümlemeye çalışıyor. Kitap, ilk başta toplumsal düzen ve toplumsal hareketler konusuna ayrıntılı olarak eğilerek birer siyasal sosyalizasyon odağı olarak da işlev görebilen aile, din, etnik grup gibi öğeleri ve bunların toplumsal hareketlilikteki etkilerini ortaya koyuyor. Sosyolojide din/ideoloji, modernleşme ve devrim olgusuna bugüne kadar yapılan yaklaşımların aktarıldığı bölümün ardından Türkiye, Mısır ve İran örneği, geçirdikleri modernleşme süreçleriyle birlikte ayrı ayrı ele alınıyor. Yazar, Türkiye örneğini, Hizbu't-Tahrir ve İslam Partisi-İktibas bağlamında Ercümend Dursun hareketiyle sınırlı tutuyor ve bu durumu hem diğer gruplaşmaların dışa kapalı oluşlarına/Hizbu't- Tahrir'in şeffaflığına bağlıyor hem de diğer grup ve hareketlerin düzene uyumlu/şiddet yanlısı olmalarına.
Benzer modernleşme benzer İslami hareketlilik
Her üç Ortadoğu ülkesinde de, modernleşme ve İslami hareketlerin oluşumunda hem zamansal hem de niteliksel bazı paralellikler gözlenmekte. Türkiye, Mısır ve İran'da modernleşme halk arasında başlamamış, tepeden ve doğrudan yöneticiler eliyle başlatılmıştır. Osmanlı'da III. Selim, Mısır'da Mehmet Ali Paşa, İran'da Abbas Mirza batılı ya da batılılaşmış ülkeler karşısında uğradıkları yenilgilerden sonra batılı modernleşme modellerini kendi ülkelerine taşımıştı. Üç ülkenin benzer diğer bir özelliği, modernleşme sürecine kendi aydınlarının batıya duyduğu hayranlık nedeniyle ve kendi rızalarıyla girmiş olmaları. Üç ülkede de modernleşme 'savunmacı' olmaktan çıkıp diğer alanlara da yayılmıştı. Modernleşmenin yanısıra bu üç ülkedeki İslami hareketlerin genel çizgisinde de bazı parelellikler var. Diğer bir ortak görüş ise, İslam ülkelerinin başına gelenlerin temelde, batının emperyalist siyasalarının bir ürünü olduğu ve bu sorunların bir İslam devletinin kurulmasıyla çözüleceğidir. İslami hareketlerin hemen hemen hepsinde görülen en temel ortaklık ise, hepsinin folk-İslam eleştirisi geliştirmiş olmasıdır.
İran'da şartlar farklıydı...
Üzerinden otuz yıla yakın bir zaman geçen Hizbu't-Tahrir deneyimiyle Türkiye'de geleneksel çevreler Ercümend Özkan'ı 'modern bidat'leri dine soktuğu, radikal çevreler ise onu legal bir partiyle düzenin bir parçası olmaya çalıştığı için eleştirmişlerdi. Özkan'ın modern giyimi (sakalsız oluşu, kravat takması v.s.) ve halkı, 'atalarının dini'ne inanmakla suçlayarak karşı çıkması, harekete kitle desteğini azaltmıştı. Sünni Mısır'da da benzer bir süreç yaşanmıştır. Ulu'l-emre itaat anlayışının kökleşmiş olduğu Mısır toplumunda sistem-i cahiliyye olarak tanımlayan hareketler (Kutup ve Tekfir) halkın dinsel meşruiyet alanıyla çatışmışlardır. Hasan El-Benna'nın İhvan hareketinden Cihat hareketine kadar uzanan çizgide birbirini izleyen her yapılanma Mısır'da sistem tarafından kanlı bir takibe uğramış ve bir sonraki hareketin şiddeti bir eylem biçimi olarak ele almasına, halkın desteğinin azalmasına ve böylelikle sistem tarafından daha kolay çökertilmesine yol açmıştı. İslam devriminin niye diğer iki ülkede değil de İran'da olduğunu anlamaya gelince, İran'da mollalar özerk bir toplumsal statüye sahipti. Halkın ve zengin esnafın verdiği 'humus' denilen özel bir vergiyle geçiniyorlar ve halk desteğine sahiplerdi. Şia doktrini gereğince halk zaten, mevcut rejimin, hatta gaib imamın zuhuruna kadar gelecek bütün rejimlerin adil ve meşru olmayacağı inancındaydı. Ulema, sistemin kendilerine ve halka karşı kullandığı şiddet ve toptan imha eylemlerine rağmen şiddete başvurmamış, halkın emniyete ilişkin değerlerini zedelememişti. Bu süreçte ulema, laik aydınlarla sosyalistlerin de desteğini kazanmıştı. İran devriminin önemli dinamiklerinden biri de, ulemanın halkın geleneksel dinsel eğilimlerini eleştirmeksizin siyasal harekete kanalize etmesini bilmek olmuştur.
(Yöneliş Yayınları, tel: 0 212 524 07 76)