Öl ama sakın esir olma!

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Esir Kampları" adlı kitabı üzerine konuştuğumuz Araştırmacı-Yazar Ergun Hiçyılmaz, asalet ile esaretin birarada bulunmasının zorluğuna dikkat çekerek eski bir Türk sözünü hatırlatıyor: Öl ama esir olma!"

X
Öl ama sakın esir olma!

Kitabı hazırlama amacınız neydi?

Türkiye şu anda eski karanlığın örtüsünü açmak yerine her bakımdan gerçeğin yitirilmesini getiriyor. Yani geçmişin belleğini silmek, veya silinmesini önlemek konusunda örtüsünü çekmeyi uygun bulan bir anlayış içinde. Sanattan, politikaya nereye baksanız o örtünün açılması konusunda en azından ihmalin olduğunu görürsünüz. Bir şeyi karanlıkta tutma konusunda gayret gösterilmemesi düşünülebilir. Ama bir şeyi aydınlatma konusunda gayret göstermiyorsanız, o zaman bir şeyi karanlıkta tutma konusunda gayret göstermiyorsunuz, demektir. Dolayısıyla tarih böyle bir şeye hiç meydan vermeyen, asla affetmeyen, örtüyü örttüğünüz zaman o örtünün altında, tıpkı bir arkeolojik değer gibi, toprak altı gibi kalabilen bir şeydir tarih. Tarih, konuşanlar, yazanlar ve irdeleyenlerle beraber yaşayan bir ilimdir. Bu yüzden ölmüyor. Tarihi öldürmeyen, ama ölen insanlarla varolabiliyor ve kuşaktan kuşağa geçiyor ve bir bakıyorsunuz, tarih yaşıyor, diyorsunuz.

Neden tarihin üstü örtülmeye çalışılıyor?

Bir ülkenin üstüne genel bir örtü örtemezsiniz. Her ferdi kendisinin üstüne bir örtü örter. Ama o örtüyü, ülkenin her ferdi kaldırmaya çaba gösterirse görünecektir. Şecere denilen bir şey var. Türkiye'deki ahfadını, geçmişini, atasını veya o sosyal hayatın dönemini araştırma konusunda, albümdeki fotoğrafı saklayamayan, Osmanlı nişanını veya milli mücadele madalyasını satabilecek kadar, Çanakkale madalyasını veya diplomasını satabilecek kadar küçülmüş bir zihniyetin o tarihin örtüsünü kaldırıp da, o şecere dediğimiz şeyi Osmanlı'dan Cumhuriyet'e intikal eden ve günümüze kadar gelen erdemliliği yaşatma gücü olmaz, diye düşünüyorum. Bu bireyden gelen bir duygudur. Yoksa devletin veya tabir neyse, üstünü örtmek konusunda bir gayretine gerek yoktur. Siz birey olarak bu örtüyü kaldırma mücadelesi verdiniz mi, hayır. Biz sıkıştık mı resmi tarih deriz, devlet politikası deriz. Peki bütün bunları oluşturan millet var.

Milletin önünde bir set mi var da, yapamıyor.

Herhalde eğitim mani oluyordur. Ama özel bir önlem alındığı kanaatinde değilim. Çünkü o özel önlemi, o özelliği bilenler alır. Türkiye'de hangi devlet ricali özel önlemi alabilecek, özel tarih bilgisine veya kültürüne vakıftır.

Osmanlı'nın savaştığı ülkelerin, Türk esirlerine kötü muamelesinde, Türk ve Müslüman olmalarının bir rolü var mı?

Temelde bir hilal-haç meselesi var. Bundan yoktur, gibi bir düşünceye kapılmak mümkün değil. Savaşı insanlar çıkarırlar ama, savaş insani boyutlarda bir sonuç vermiyor. Kayıplar, esirler, ölenler... Dolayısıyla esir kamplarının çok lüks olduğunu ve bir yazlık kamp gibi olabileceğini düşünmek imkansız. Pranga bu. Savaş onurlu bir iş değildir. Önemli olan, bizde bir söz vardır. "Öl, fakat esir olma." Buradaki mantık; esir olmanın ne kadar kötü oduğunu, ne kadar zor olduğunu, cesaret kadar da bu kötü esaret hali vardır. Gazi Osman Paşa esir oldu, kılıcını teslim ettiler, gayet onursal bir şekilde onu karşıladılar. Diğer askerler ne oldu? Onu kitapta bulacaksınız. Esaretle asalet birbiriyle çok zor örtüşür. Çok zıt şeylerdir. Ama esarette asaleti, öne koyabilen insanlar vardır. Bu insanları unutmak mümkün değil. Peki bu insanları unutmak sorumsuzluğunu gösteren insanlar ülkeleri için ne yapmışlardır. Bu kitap bu iki meseleyi ortaya koyup, insanlara biraz düşünme alanı açmak, geçmişten bugüne hangi esir kamplarından hürriyete ulaşma savaşı verdiğimizi belirtme açısından önem taşıyor.

Beyaz Balina Yayınları / Tel: 0 212 638 62 63

Esir Kampları ilklerden biri

Ergun Hiçyılmaz'ın uzun süren ve epey zahmet gerektiren bir kazı çalışmasının sonucunda hazırlayıp yayınladığı "Esir Kampları" bu alanda yapılmış ilk kitaplardan biri. Çalışmayı yaparken çeşitli zorluklarla karşılaştığını söyleyen Hiçyılmaz, sözlerine şöyle devam etti: "Ben bu kitabı hazırlarken bir sıkıntı yaşadım. Sonuçta bir sosyal tarih veya Çanakkale'nin bir bölümünü yazdığınızda gerekli bilgiye ulaşıyorsunuz, ama esaretin çeşitli yerlere ulaşmış kamplarına baktığınızda biraz daha zorlanıyorsunuz. Esir Kampları kitabı tamamen "Esaret Cerideleri"ne dayandığı için biraz rahatladım. Eğer ben onlara ulaşmamış olsaydım, esir kalıp da yazdıklarını ailesine intikal ettirmiş olanların yazdıklarına ulaşmamış olsaydım, bu kitap bir derleme kitabı olurdu. Ama ben o ceridelerden, hatıra defterlerinden yola çıkarak bir nebze rahatladım. Ama tabii Yemen gibi, Seydibeşir gibi, esirlerin acı çektiği yerlere bizzat gittim. Maalesef esir kamplarından bugün hiçbir iz kalmamış." Ergun Hiçyılmaz, esirlerin mezarlarının yapılması, isimlerinin tesbiti için o dönemde de bir şey yapılıp yapılmadığını sorduğumuzda ise şöyle cevapladı bizi: "Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda esir olanlar hakkında çalışmalar yapmayı belki düşünüyordu ama, savaş bitti bu sefer de İstanbul işgal edildi. Anadolu'ya işgal kuvvetleri çıktı. O dönemde esirlerin her biri bir şehre geliyor, çoğu sakat ve hasta. Devletin birşeyler yapmasına fırsat kalmadan yeni bir savaş başladı ve esirler bundan sonra da unutuldu tabii..."