İcazetle devam eden kutlu bir müessese: Dar’ul kurra

Kıraat ilmi, Kur'ân-ı Kerim'in Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) fem-i (ağız) muhsinlerinden nasıl bir ses ile sâdır oldu ise o şekilde okunmasını temin etmektir. Hafız Mustafa Demirkan, kıraat ilminin doğuşunu Kırmızı Beyaz Dergisi okurları için yazdı.

Yeni Şafak

Kıraat ilminin teşekkülü hangi zaruretle olmuştur?

Kur'ân-ı Kerim'in, Allah (c.c)'ın ezeli kelamı olması bakımından ilk, ba's olunuşta son olarak âhir zaman nebîsine tebliğ maksadıyla vahyolunuşundaki takdir, âdeta bir meclise en büyüğün en son gelmesi gibi bir mantık ve icâb-ı hâl neticesidir. Bununla beraber Kur'ân'ın bir hakikatler ummanı olan ve bütün hakikatleri çerçeveleyen azametli muhtevası kadar, okunuşu da büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Zira ondan Hâlık-ı Zîşân Hazretleri, “Kurân-ı Metlüv" yani tilavet olunan Kur'ân tavsifi yle bu mükemmelliğe işaret buyurmuştur. O halde tefsir ilmi gibi Kur'ân-ı Kerim'in okunuşuna ait olmak üzere bir ilmin oluşması da yukarıdaki ilâhî tavsifi n bir neticesi olarak fi ilî ve ilmî bir zarurettir. İşte bu zaruretten yola çıkan meşhur alimlerden bazıları da mesailerini bu noktaya hasrederek “Kıraat İlmi"ni vücuda getirmişlerdir.

Gerçekten Sure-i Hicr'de Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'e mana ve lâfız itibariyle olan muhafazası hakkında “Onu biz indirdik, biz koruyacağız." (Hicr, 9) buyurmaktadır. Büyük müfessirler bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken Kur'ân-ı Kerim'in sadece mana ve lafız itibarıyla değil, okunuş itibarıyla da korunacağı ve bunun temini maksadının icabı olarak da huff az (hafızlar) silsilesinin hiçbir zaman kesintiye uğramayacağı kanaatini izhar etmişlerdir. Hakikaten sahabe neslinden başlamak üzere Kur'ân-ı Kerim'in muhafazasına hem lafız ve hem de kıraat itibarıyla himmet edildiği ve bu himmet sahiplerinin bunca harbe, darbe, karışıklığa rağmen kesintiye uğramadan ahenkli bir silsile halinde devam edip geldiği tarihin sonsuz şahadetiyle sabit bulunmaktadır.

Kıraat ilmini nasıl tarif ederiz?

Bu ilimde ilk esas, Kur'ân-ı Kerim'in Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) fem-i (ağız) muhsinlerinden nasıl bir ses ile sâdır oldu ise o şekilde okunmasını temin etmektir. Gerek harfl er ve gerekse kelimelerin telaff uz şekli Peygamber (s.a.v.)'in fem-i muhsinlerinden ne suretle sâdır olmuş ise aynen ve hiçbir tahrifata maruz kalmaksızın ve sahih senetlerle bize kadar intikal ettirilmiştir. Uzun asırlar boyunca bir kesinti veya unutmaya maruz kalmaksızın zamanımıza kadar ulaşmıştır ki, Kur'ân-ı Kerim'e muhatap olmak saadetine ilaveten bu da bize bir lûtfu ilahîdir. Bu keyfi yetin de sadece nazarî olarak kâğıt üzerinde kalmayıp canlı vasıtalar suretiyle kıyamete kadar teselsülü aynen o azametli Kitab-ı İlahî'nin tahriften korunması gibi Allah (c.c)'ın teminatı altındadır. Yani, o yüce varlık'ın kefaleti ile garantilidir. Çünkü masuniyet (korunma) hususundaki te'minât-ı ilâhiyye sadece onun yüklendiği manalar itibarıyla değil, aynı zamanda lâfız ve ses hususiyetlerini de ihtiva eder.

Kıraat ilim olarak ne zaman teşekkül etmiş ve bu ilme dair eserler ne zaman ortaya çıkmıştır?

İlk darul kurra Peygamber Efendimiz'in görevlendirmesiyle Mus'ab bin Umeyr (r.a.) tarafından Medine-i Münevvere'de kurulmuştur. Mekke-i Mükerreme'de bu görevi Muaz ibni Cebel ve İbni Abbas (r.a.) üstlenmiş, Kufede de İbni Mesud 4.000 kadar kari yetiştirmiştir.

Ashabın kurrâlarından olan Ebû'd-Derdâ (r.a.) Hazretleri Şam-ı Şerîf'in fethinde Şam'a kadı tayin olundu ve burada kıraat talimiyle meşgul oldu.

Ümmet-i Muhammed'den pek çok zevat-ı kirâm nefeslerini bilhassa Kur'ân-ı Kerim'in lafızlarının kıraat vucuhunun (okunuş şekilleri) talimine vakfederek günümüze kadar Müslümanların uyduğu önemli âlimler olmuşlardır.

Bu zevattan “eimme-i seb'a" (yedi imam) ki, Nâfî, İbn-i Kesîr, Ebû Âmir, İbn-i Âmir, Âsım, Hamze, Kısâî ve râvîleri…“Eimme-i Selâse" (üç imam) ki, Ebû Câfer, Ya'kub, Halefu Âşir Hazretleri olup bu hususta en çok şöhret bulan bu on zevât-ı kiramdır. Kurrâ arasında, bunlar “Eimme-i Aşere"(on imam) namıyla maruftur. Onların rivayet ve ahzlarıyla sabit olan kıraat, makbul ve mütedavildir. Bu zatların bazıları sahabe-i kiramdan ve bazıları tâbiinin büyüklerinden kıraat-ı Kur'âniyye'yi almışlardır. Eimme-i Seb'adan olan İbn-i Âmir Hazretleri, bizzat Ebu'd-Derdâ (r.a.) Hazretleri'nden kıraat ilmini almış, Ebu'd-Derdâ Hazretleri'nin vefatından sonra da talim-i Kur'ân-ı Kerim kendisine intikal etmiştir. İlm-i kıraatte ilk kitap telif edenler Ebû Ubeyd el-Kasım İbni Selâm, Ebû Amr ed-Dânî, İmâm Şâtibî, İmam-ı Sehâvî ve İmam-ı Cebrî Hazretleri'dir.

İlm-i Kıraatta asar-ı nâfi asıyla (faydalı eserleriyle) en ziyade şöhret kazanan muhaddislerin sonuncusu İmam Şemseddin Muhammed İbnu'l-Cezerî Hazretleri'dir. Şam'dan Mısır'a azimetle, Mısır'da bir müddet tedris-i neşr-i kıraat ettikten sonra 798 sene-i hicriyyesinde cennet-mekân gazi Sultan Beyazid Han aleyhirrahmetu velgufrân hazretleri saltanatında Bursa'ya gelerek Kur'ân'ın kıraat vücuhunu burada öğretmekle meşgul olmuştur. Burada tarik-i takribden (açıklaması aşağıda) “Neşr-i Kebir", “Neşr-i Sağîr" ve “Tayyibe" kitaplarını, tarik-i aşere'den “Tahbir" vs. kitaplarını te'lif ile bu ümmet-i merhumeyi ihya eylemiştir.

Kurralar arasında tarik-i seb'a ve tarik-i aşere namıyla iki meşhur tarik vardır. İmam-ı Ebû Amr ed-Dânî'nin “Kitabu't-Teysir"i ile İmam-ı Şâtibî'nin “Hırzu'l-Emânî" namıyla isimlendirdiği “Kaside-i Lâmiye"sinin ihtivâ ettiği kıraat şekillerine tarik-i seb'a, İmam-ı Şemseddin Muhammed İbn-i Cezerî'nin “Tahbir"i ile “ed-Dürre" namı ile isimlenmiş bulunan münderecât-ı muhteviyatına tarik-i aşere namı verilmiştir. Bundan başka bir de tarik-i takrip vardır ki, eimme-i aşere kurrasının her bir râvilerinin râvileri arasında hâsıl olan cüz'i ve fer'i ihtilafl ara riayet ederek tafsilatlı olarak kıraat öğrenmedir. Ahz-ı kıraat-aşere iki sene ve ahz-ı kıraat-ı takrib bir buçuk sene olmak üzere toplam üç buçuk senede tamamlanmaktadır.

Gerek kıraat-ı seb'a ve aşere'de gerekse tarik-i takribde kıraat şekillerinin toplanma ve tertibi itibariyle kurralar arasında iki tarik mütedavil ve makbuldür. Birincisine “Tarik-Teysîrî" namı verilir ki, Ebu Amr ed-Dânî'nin “Teysir"ile İmam Cezerî'nin “Tahbir"ini asıl kabul edip bunlara “Kaside-i Şâtibiyye" ve “Dürre"yi ilave etmekten ibarettir. Sonraları bu tarik, tarik-i İstanbul namıyla şöhret bulmuştur. Şöyle ki, hicri 9. asrın ortalarında cennet-mekân Kanunî Sultan Süleyman Hazretleri'nin emir ve fermanı ile Sadrazam Tavîl Mehmed Paşa, Mısır'da Kur'an talim ve tedris-i ile şöhret bulan Şeyh Ahmed el-Mesîrî el-Mısrî Hazretleri'ni Dersaadet'e (İstanbul'a) getirtip Hazret-i Halid Ebû Eyyub el-Ensârî -radıyallâhu anhu'l Bârî- Cami-şerifi ne imam tayin etmiş, hicri 1006 tarihine kadar adı geçen camide “Tarik-i Teysîrî"yi esas alarak kıraat ilmini öğretmiştir. El-Mısri'nin yetiştirdiği öğrenciler Osmanlı Devleti'nin her tarafına dağılarak nice talebeler yetiştirmişlerdir. 1000 tarihinden sonra bu Tarik-i Teysîrî, herkes arasında Tarik-i İstanbul adıyla anılmaya başlamıştır.

Merhum üstadımız Hacı Hâfız Abdurrahman Gürses Hazretleri bu silsileye mensup olarak vücûh-u kıraat ilmini yaymıştır.

Tarikten ikincisine “Tarik-i Şâtıbiyye" ismi verilir. Çünkü bu tarikte “Şâtıbiyye" ile “Dürre" asıl kabul edilmiş, “Teysir" ile “Tahbir" bu asla ilave edilmiştir. Şeyh Nasruddin-Dablavî'nin talebelerinden Şeyh Şehâzetu'l-Yemeni tarik-şâtıbiyyeyi bilintizam Mısır'da yaydığı için son zamanlarda bu tarik de “Tarik-i Mısır" adını almıştır.

Tarik-i İstanbul mensubundan olan bazı büyük kurralar hac etmek üzere Hicaz'a giderken Mısır'a uğrayıp saygı ve teberrük maksadıyla Tarik-ı Mısır'ı ahz ve telakki etmişlerse de, asıl Tarik-i Mısır'ın Osmanlı Devletinde yayılması, hicri 1088'de Mısır'da Şeyh Ali el-Mansûrî'nin Dersaadet'e davet edilip Tarik-i Mısır'ı tedrisi ile vaki olan büyük himmeti sayesindedir. Şeyh Ali el-Mansûrî vücuh ve rivâyât-ı muhtâreyi beyan hakkında “Kütüb-i Nâfi â"yı tedvin etmiştir. Hicrî 1088 tarihinden sonra bu Tarik-i Şâtıbiyye, Osmanlı Devletinde dahi Tarik-i Mısır adıyla şöhret bulmuştur.

Bu yönüyle bütün Osmanlı Devleti'nde ve bilhassa Dersaadet'te hem Tarik-i İstanbul ve hem de Tarik-i Mısır yaygın olup bugüne kadar bu iki tarikin erbabı mevcut bulunmuştur. Allah (c.c.) bunların adetlerini kıyamete kadar çoğaltarak bilâd-ı İslamiye'den eksik eylemeyip berekâtü füyûzâtından mahrum bırakmasın.

Merhum hocamız Kesikbacak Hacı Hafız İsmail Bayrı Hazretleri de bulunduğu asırda Mısır tarikinde şöhret bulup Kıraat ilmini yaymada muvaff ak olanların başında gelir.

Tarik-i İstanbul ve Tarik-ı Mısır'da ikişer farklı yol tutulmuş muteber olmuştur. Tarik-i İstanbul'da yollardan bir tanesi, “İtilaf" adlı kitabın müellifi Sahih-i Buhârî'nin şârihi Efendizâde Şeyh Abdullah Efendi Hazretleri'nin mesleki (yolu) olup kıratı eda etmede “azimet" yönünü etmiştir. Mesleğin ikincisi Kastamonu Şeyh Ahmed es-Sofî Hazretleri'nin mesleki olup vücuh-u kıraatin “ruhsat" yönü tercih edilmiştir.

Tarik-ı Mısır'da birinci meslek (yol) Şeyh Muhammed en-Nuaymi Hazretleri'nin mesleki olup telif buyurduğu “Mutkin" adlı kitabında Mısır tarikinin “azimet" yönünü tercih etmesiyle meslek sahibi olmuştur. İkinci meslek Şeyh Atâullah Hazretleri'nin mesleğidir ki, Mısır tarikinin “ruhsat" yönünü talim ve tedris eylemesiyle meslek sahibi olmuştur. Daha sonraları Ataullah mesleğini açıklayan “Mürşidü'd-Talebe" adlı kitap telif olunmuştur.

1082 tarihlerinde Şeyh Ahmed ibni Muhammed ed-Dimyâtî hazretleri “İthafu'l-Beşer fi 'l-Kıraati el-Erbaati'l-Aşer" adlı kitabı telif ve bu ilm-i şerife hizmeti fevkalade olmuştur. Şeyh Hamid ibni Abdilfettah el-Pâlûvî hazretleri tarafından telif olunan “Zübdetü'l-İrfan" adlı kitaba Eyüb Cami-i Şerifi imamı Abdullah Efendizâde Molla Efendi lakaplı merhum Muhammed Emin Efendi'nin 1270 tarihinde yazdığı “Umdetü'l-Hallânfî İzahi Zübdetu'l-İrfân" adındaki şerhinde bu dört meslek (yol) konu edilerek kıraat ilmine büyük hizmet etmişlerdir. alınarak takip edilen kaynaklar İrfan" Umdetu'l-Hallân" adlı kitaplardır. ise fi 'l-Kıraati el-Erbaati'l- adlı ilaveten bütün sahih kıraat şekillerini Hatimetü'l Muhaddisin Muhammed ibni Muhammed Cezerî telif buyurduğu 1015 beyitten Tayyibe" kitab-ı manzumesi “Neşr-i Sağir" kütüb-i mensûresidir. Kur'ân-ı Kerim lafızlarının kıraat edasının ilk ağızlardan alınıp korunduğu ve de lafızların yazılışlarını eserler vücuda getirerek ümmetine etmişlerdir.