Alexander Sokurov sineması ve “Aleksandra” filmi üzerine

Sokurov'un “Aleksandra”sı, bazı eleştirmenlerin de vurguladığı gibi “savaş karşıtı” bir noktada duruyor elbette. Savaşın insan ruhunda yarattığı, kendine, ötekine ve çevresine yabancılaşmayı Sokurov'dan daha iyi anlatabilecek çok az yönetmen var zaten. Ancak, savaş karşıtlığı mutlak bir tarafsızlık çerçevesinde olursa, haksızlık edenle haksızlığa maruz kalanı eşitlemek gibi bir hataya düşmek işten bile değil...

Alexander Sokurov sineması ve “Aleksandra

Enver Gülşen / Konuk Yazar (*)

envergulsen@gmail.com

Sinema sanatının yaşayan en önemli yönetmenleri arasında yer alan Alexander Sokurov (Doğumu: 1951 / Podorvikha, Rusya Federasyonu), “Modernizm'in yarattığı problemlerin bir çocuğu” olmanın avantajları ve zaaflarının, sinema anlayışında oldukça net biçimde fark edilebildiği sanatçılardan birisidir.

Modernizm, Aydınlanma Hareketi ile gelen “insan tasavvuru”nun bireyde yarattığı çürüme, çoraklaşma ve “aşkınlığı yitirme hâli”nin iyice zirveye çıktığı bir döneme tekâbül eder. İnsanlık tarihinin en kara dönemi olarak nitelendirebileceğimiz 20'nci yüzyılın ilk yarısında, Aydınlanma ideolojisinin kendi iç çelişkileri sonucunda ortaya çıkan savaşlar ve kıyımlar, sadece devletlerin değil, insan denen varlığın yıkımına da zemin hazırlamıştır. Modern sanat, işte tam da bu dönemde, böylesi bir zamanın insanı olmanın bütün çelişkilerini ve kaybedilen değerleri yeniden bulma yönündeki o umutsuz çabaları sergileyen çok önemli yapıtlar üretti.

Alexander Sokurov da modern dönemlerin yıkıntısının tam üstünde yaşamanın, Sovyetler Birliği'nde büyümenin ve o baskıcılığın gölgesinde sanat üretmenin bütün zorluklarını sırtında taşımasına rağmen, zaman zaman hem müthiş bir yaratıcılığın, hem de yaman çelişkilerin en üst düzeyde gözlendiği tartışmalı yapıtlar ortaya koydu.

Sokurov, 1970'lerin ortalarında ilk filmlerini kitlelerle paylaşmaya başladığında, neredeyse her yeni Rus yönetmene cömertçe verilen bir pâyeyle, “Andrei Tarkovsky'nin (1932-1986) mirasçısı” pâyesiyle taltif edilmişti. Kendisi, günümüzde de hâlâ Tarkovski'nin en önemli takipçisi olarak nitelendiriliyor.

Tarkovsky ile yakın arkadaşlıkları bir yana, Sokurov sineması -Tarkovsky sineması ile belirli benzerlikleri bulunmasına rağmen- bambaşka bir mecradan akan, özünde farklı bir sinemadır. Doğrudur; filmlerinin genelde yavaş akan temposu, kurguda oldukça uzun planlara yer vermesi, oyuncularının doğal tarzı, ses kuşağında sıklıkla doğal ses ve müzik kullanımı açısından Sokurov sineması -en azından sinematografik ve estetik boyutta- Tarkovsky sinemasına benzer. Ancak, bu gibi ortak özellikleri dışında, her iki sanatçının sinema anlayışları birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaktadır.

Andrei Tarkovsky'nin yedi filminin hepsi de rahatlıkla birer başyapıt olarak değerlendirilebilir. Bunda Tarkovsky'nin, sinema sanatını, insanın yeryüzünde bulunuş amacının ne olduğu sorusuyla ilgilenen ve bu varoluşsal soruya cevap bulabilmeyi -ya da en azından bu soruyu sorabilmeyi- amaçlayan bir sanat olarak görmesi ve sanatında kendi ilkelerine ihanet etmenin kendisi için ölümle eşdeğer olduğunu düşünmesi son derece etkili bir rol oynamıştır.

Sokurov ise çok yüksek sanat değeri olan zirvelerle birlikte nispeten kötü denebilecek filmlere de imza atmıştır. Bunun, hakikat arayışında umudunu -çektiği bütün acılara rağmen- inatla ayakta tutmayı bilen bir insanla, aynı acıları çeken, ancak umudunu yitirdiği için ruhsal dünyası bozunuma uğramış ve artık belirli bir nirengi noktası kalmamış olan diğer bir insan arasındaki farktan kaynaklandığını düşünüyorum.

Sokurov da aynen Tarkovsky gibi insanı bir “ruhsal varlık” olarak ele alır. Tarkovsky sinemasında olduğu gibi karakterler yoğun bir spiritüel kriz içindedirler. Filmlerinde insan varoluşuna ait soruları, insanın iç gerçekliğine ve hakikate ait soruları kendisine merkez edinmiştir. Ancak aradaki en önemli fark, bu sorulara ve ruhsal bir varoluş krizi içindeki karakterlere bakışta ortaya çıkmaktadır.

Sokurov filmlerinde, Tarkovsky karakterlerinin -bir açıdan- tam tersi olan karakterler görürüz. Onlar da benzer türden ruhsal krizlerin içindedirler; onların da aynı varoluş sorularını kendilerine sorduklarını hissederiz. Ancak aynı karakterler bizlere bu ruhsal krizden herhangi bir çıkış yolu olmadığını hissettiren, “iç mücadelesinden yenik ayrılmış” bir insan tipini de imâ ederler. Tarkovsky ile Sokurov beyazperdede kahramanları aracılığıyla her ne kadar aynı soruları soruyor olsalar da ortaya konulan insan tipleri tamamen farkldır. Sokurov'un dünyası bu yüzden umudunu ve doğal hâlini yitirmiş, “bozunuma uğramış” bir dünyadır. Kahramanları da ne kadar yoğun ruhsal krizler yaşarlarsa yaşasınlar, “hakikatle ilişki kurmanın bir yolunu bulamayan insanlar” olarak kalırlar. Bu açıdan bakıldığında, Tarkovsky yapıtlarının “sürekli ruhsal krizler yaşarken, aynı zamanda da bunları aşıp hakikate ulaşmanın yolunu arayan, böylesi bir çıkış yolu için canhıraş biçimde mücadele eden insanları”na karşılık, onun filmleri ise tamamen profan bir dünya yaratmış ve bu dünyada hakikat arayışına yer olmayan ultra-seküler insan arasında bir yerlerde sıkışıp kalmış, “Araf'ta” denilebilecek karakterler sürer önümüze. Bir tarafın sinemasında ruhsal özgürlüğü için çırpınan insan, diğer tarafta ise benzer ruhsal krizleri yaşayan, ancak bunu ruhsal özgürlüğe çevirebilme imkânını ilelebet yitirmiş insan vardır.

Öte yandan, Sokurov'u, “ezel” ve “ebed” arayışının iki yönünü en güçlü biçimde temsil eden iki büyük yönetmenin tam ortasında, fakat ikisinden de belirli çizgilerle ayrılan bir yönetmen olarak tanımlayabiliriz. Ezel ve ebed arayışının bir yanını “hakikat arayışı” temsil eder.

Andrei Tarkovsky, arayış içindeki bu insanı sinemasında bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir yönetmendi. Gürcü asıllı Sovyet yönetmen Sergei Paradjanov (1924-1990) ise ezel ve ebed arayışının daha çok “güzellik” boyutuyla ilgilidir. Güzellik profan bir kavram olarak değil, “hakikat” ile ilişkisi birbiriyle iç içe geçmiş hâlde olan bir değer olarak yer alır Paradjanov'un filmlerinde. Bu açıdan ezel ve ebed bilgisini arayan tasavvufî yöntemlerle, Tarkovsky ve Paradjanov filmlerinin -belki kendilerinin de farkında olmadıkları- güçlü bir ilişkisi vardır. Paradjanov'un “Sayat Nova” , “Unutulmuş Atalarımızın Gölgeleri”, “Suram Kalesi Efsanesi” ve “Âşık Garip” filmleriyle Doğu'ya ait hikmet ve güzellik anlayışları arasında çok ciddi bir bağ mevcuttur. Tarkovsky'nin ise neredeyse bütün filmleri, sinema sanatının profanlaştığı bir dünyaya neredeyse “tek başına kafa tutuş” olarak algılanabilir. Profan olan yerine aşkınlık arayışının ikame edildiği ve insanın çıkışının burada arandığı bir dünyadır Tarkovsky'nin dünyası...

Sokurov filmleri ise bu iki ezel ve ebed arayışı kanadının -“hakikat” ve “güzellik”- tam ortasında, fakat daha farklı bir biçim ve dille durmaktadır. Sokurov'da hakikat, sonsuz acı çeken ve ruhsal kriz içinde olan umutsuz karakterleri aracılığıyla yitirildiği hissedilen bir şey iken, güzellik ise yitirildiği, hemen bütün filmlerinde doğal dünyanın bozunuma uğramış görüntülerinde belli olan bir şey olarak görülüyor. O “ şey” var, bunu hissedebiliyorsunuz; ancak bunu elde etmenin ve “kurtuluşa” ermenin yolunun olmadığı bir dünyadır Sokurov'un dünyası. Sanatçı, bunu sinematografik olarak görüntüyü bozunuma uğratan mercek ve filtreler kullanarak, rengi ise ruh hâline uygun bir renk hâline getirerek yapmaktadır.

Sokurov'un , “Stone”, “ Days of Eclipse” , “Second Circle” (Türkiye'de gösterilmedikleri için İngilizce adlarını kullandım) adlı filmleri, yukarıda anlatılan türden Sokurov karakterlerini görebileceğimiz birer başyapıttır. Türkiye'de de gösterilen “Ana ve Oğlu” ise sinemanın, insan ruhunun çektiği acıyı ve “ruhsal bir varlık olarak insan”ı anlatan bir sanat dalı sıfatıyla ulaşabileceği zirvelerden birisidir. Bu filmin devamı niteliğindeki “Baba ve Oğlu” da aynı şekilde çok önemli bir yapıttır.

Bunların yanında, “Spirituel Voices”, “Moscow Elegy”, “Oriental Elegy” gibi çok önemli belgesellere imza atan Sokurov, Hitler'in bir gününü anlattığı “Moloch” , Lenin'in bir gününü anlattığı “Boğa” , Japon imparatoru Hirohito'nun İkinci Dünya Savaşı dönemine odaklandığı “Güneş” ile önemli tarihsel karakterleri anlatmada kullandığı şiirsel bir dil ile belgesel alt-türünde farklılık yaratmış, tek bir plandan oluşturduğu deneysel bir film olan “Rus Hazine Sandığı” ile de sinema tarihinde bir “ilk”i başarmıştır.

Halen sinemalarımızda gösterilen son filmi “Aleksandra” ise Sokurov'un dilinin “tipik” denen özelliklerini aynı şekilde bünyesinde barındıran bir film olmuş.

Rusların ünlü opera sanatçısı Galina Vishnevskaya'nın “Aleksandra” adlı bir büyükanneyi oynadığı bu yapıt, Rus işgali altındaki Çeçenistan'ın Grozni kentinde, bir askerî üs ve çevresinde geçiyor.

Sert, inatçı, yorgun ve korkusuz bir kadın olan Aleksandra, uzun zamandır görmediği subay torununu ziyaret etmek için Grozni'deki Rus askerî üssüne gider. Üste hepsi de kendisine saygı ve sevgiyle yaklaşıp yardım eden Rus askerleri ile konuşur. Bir taraftan üssü ve orada görevli askerleri tanırken, diğer yandan da hemen yakınlardaki kasabada yaşayan insanlarla görüşür yaşlı kadın. Kasabanın pazarında alışveriş yaparken tanıdığı bir Çeçen kadın onu evine davet eder. Orada savaş hakkında konuşurlar ve Çeçen kadın, “Savaş erkeklerin işidir, bizim değil” gibi bir şey söyler. Bombalarla yıkılmış kentte, insanlarda hâlâ yaşama umudu vardır.

“Aleksandra”nın konusu bu cümleyle özetlenebilir aslında... Ancak film, özetlediğinden çok daha fazlası bir durumu imâ ediyor. Sokurov sinemasının tipik özellikleri, yani ruhsal duruma ve atmosfere göre farklı renk tonları kullanmak, acelesi olmayan kamera hareketleri, bulundukları ortamdan çıkış konusunda çoğunlukla umutsuz olan insanlar aynen “Aleksandra” için de söz konusu... Grozni'nin buhran atmosferi gündüz sepya tonlarda, gece de soğuk bir yeşilimsi tonda verilmiş. Aleksandra askerlerle konuşurken fark edilen en önemli şey ise askerlerin hiçbirinin “canavar” olmadığı... Çoğu henüz 20 yaşına bile varmamış ve o topraklarda hangi amaçla bulunduğunu bilmeyen insanlardan oluşma bir topluluk vardır karşımızda. Üs komutanı subaya, “Yıkmayı biliyorsunuz, fakat yapmayı hayır!” diyen Alexandra, torununa “Kaç kişiyi öldürdün?” sorusunu sorduğunda da aslında fıtratı kötü olmayan insanların ne kadar çabuk “ölüm makinası”ne dönüş(türül)ebileceğinin görülmesini sağlıyordu.

Tarihin şu anda yaşanan bir kesitini anlatırken, aslında tarih ötesi bir duruma da işaret ediyor “Aleksandra”... Filmin ortamının boğuculuğu ve hiç savaş sahnesi gösterilmemesi, savaşın anlamsızlığını anlatmaya çalışan bir durum oluşturuyor. Sokurov filmlerindeki umutsuz, amaçsız ve çıkışsız insan tiplerini toplu hâlde bu filmde de bulmak mümkün. Ortada bir savaş var; ancak bunun ne amaçla verildiğini ise hiç kimse bilmiyor. Savaş, aslında insanların bütünüyle yabancılaştıkları bir ortam yaratmış Çeçen ülkesinde. Ve Sokurov da bu ortamı tasvir etmede diğer pek çok filmi gibi oldukça başarılı...

Aleksandra, kendisini askerî üsse geri götüren Çeçen gencin, “Artık bize özgürlüğümüzü verin” sözüne karşılık, “Keşke bu kadar kolay olsaydı” cevabını veriyor. Kolay olanı zor hâle getirenin ne olduğunun bilinememesinin; bireylerin hâlâ tek tek temas edebilme, konuşup anlaşabilme imkânları varken, toplulukların anlaşamamasının sebebi nedir? Bütün Sokurov filmleri gibi bu filmde de buna yönelik bir cevap, bir çıkış umudu yok. Savaşın anlamsızlığını hissedebileceğimiz bir ortamı yaratmada olağanüstü başarılı olurken, çıkış yolu noktasında herhangi bir güçlü söz söyleyememesi, kanımca Sokurov'un “modern dönemlerin insanı” olmasından ve bunun doğurduğu zaafları sonuna kadar taşımasından kaynaklanıyor. Söz konusu zaaflar ise Sokurov'un -her şeye rağmen- içindeki Rus milliyetçiliğini korumasından ve Kızıl Ordu'daki bir subayın çocuğu olmasının getirdiği “bakış körlüğü”nden kaynaklanıyor.

Film bazı eleştirmenlerin de belirttiği gibi “savaş karşıtı” bir noktada duruyor elbette. Savaşın insan ruhunda yarattığı, kendisine, ötekine ve çevresine yabancılaşmayı Sokurov'dan daha iyi tasvir edebilecek çok az yönetmen var zaten. Ancak, savaş karşıtlığı mutlak bir tarafsızlık çerçevesinde olursa, haksızlık edenle haksızlığa maruz kalanı eşitlemek gibi bir hataya düşmek işten bile değildir.

“Aleksandra” isminin anlamının “insanlığın koruyucusu” olması filmi metaforik \ alegorik bir mânâda ele almayı da mümkün kılıyor. “Rusya Ana” olarak Rusya'nın sertliğini, yorgunluğunu ve inatçılığını o büyükannenin sembolize ettiğini düşünebiliriz. Ancak aynı Rusya Ana'nın, filmde, yine Sokurov'un milliyetçi tavrının sonucu insanlığın koruyuculuğu için bir umut olduğu da öngörülebilir.

Ortam oluşturmada ve o ortamın ruh hâlini sinematografik olarak gösterebilmede gerçek bir usta olan Sokurov, insan ruhunun acılarını ve umutsuzluğunu ses ve müziği kullanış biçimiyle de görünür hâle getiren, sinema sanatı açısından yine oldukça önemli ve değerli bir filme imza atmış. Ancak “Aleksandra” filminin diğer Sokurov filmlerinden olumlu bir farkı var. O da insanların temas edebilme ve konuşabilme kabiliyetlerinin en zor şartlarda bile devam edebilmesinin getirdiği umut ışığı...

Evet, “Aleksandra”, geneldeki bütün o kasvetli bakışına ve bu anlamsız savaşın durdurulmasının zorluğunu vurgulamasına rağmen, yine de insan ruhundan kaynaklanan küçük bir umut ışığını görünür kılıyor. Bu kez, ortamdaki bütün yıkımlara rağmen, “Yaşayan bir insan varsa, o hâlde umut da vardır” diyebiliyoruz.

* * *

(*) Sinema sanatının tarihçesi, felsefesi ve ideolojisi üzerine derinlikli araştırmalar yapan okurumuz Enver Gülşen, özellikle de “Andrei Tarkovsky sineması” üzerine uzmanlaşmış bir isimdir. Farklı bir sektörde bulunuyor olmasına karşılık, sinemayla da ciddi bir boş zaman uğraşı olarak yakından ilgilenen Gülşen'in yazıları bir süredir www.sinemasinemadir.com sitesinde yayımlanmaktadır.