Bernardo Bertolucci adlı yönetmen bozuntusunun mahvettiği bir hayat: Maria Schneider (1952-2011)

Fakat, artık hayatta olmayan Maria Schneider'in acıklı hayat hikâyesine ilişkin herhangi bir ön bilginiz bulunmasa bile, an itibarıyla bu durumun hiç bir önemi yok. Nasıl olsa, birazdan anlatacaklarım nedeniyle, O'nu hayatınız boyunca kolay kolay unutamayacaksınız.

Ali Murat Güven
Bernardo Bertolucci adlı yönetmen bozuntusunun mah

alimuratgg@yahoo.com

“Düzen”i temsil eden her türlü yasa, kural ve geleneğe (yerini doldurabilecek herhangi bir somut önerme getirmeksizin) kuru kuruya karşı çıkmasıyla tanınan spekülatif yapımcı ve yönetmenimiz Sinan Çetin, gişede pek de iç açıcı sonuçlar elde edemediği son filmi “Kâğıt”ın bir sahnesinde, bürokrasiye karşı isyan bayrağını açmış genç kahramanına (aşağıda aktardığım İtalyan medenî hukuk kuralını küçümseyen bir tavır içinde) aynen şöyle dedirtiyordu:

“İtalya'da, Maria ismini taşıyan kadınların fahişelik yapması yasaktır.”

İşte, dünya üzerinde yaşayan o milyonlarca “Maria/Mary/Meryem”den biri, Maria Schneider, 3 Şubat 2011 Perşembe günü, Paris'teki bir hastane odasında 59 yaşında hayatını kaybetti. Bundan 7 gün sonra, 10 Şubat'ta yine Paris'teki Église-Saint Roch Mezarlığı'nda kendisi için bir cenaze merasimi düzenlenen Maria'nın dermansız hastalıklarla iyiden iyiye yıpranmış bedeni ise törenin hemen ardından yakılacak ve külleri de vasiyeti üzerine Güney-Batı Fransa'daki Biarritz kentinde, “Bakire Kayası” (Rock of the Virgin) ismini taşıyan bir burun üzerinden Atlantik Okyanusu'na savrulacaktı.

“Sinema tarihi” konusunda yüzeysel bilgilerin ötesine taşmış, “klasik” mertebesindeki filmleri bir yerlerden bulup izlemek suretiyle bu uçsuz bucaksız ummanda derin gezintilere çıkan sınırlı sayıdaki sinefil okurum haricinde, yazılarımı takip eden ezici bir çoğunluk için başlıkta andığım ismin herhangi bir özel anlam ifade etmediğinin farkındayım. Hele de 1972 yapımı “Paris'te Son Tango”yu izlememişlerse, onlara büsbütün yabancı gelecektir bu gayrımüslim isim…

Fakat, artık hayatta olmayan Schneider'in acıklı hayat hikâyesine ilişkin herhangi bir ön bilginiz bulunmasa bile, an itibarıyla bu durumun hiç bir önemi yok. Nasıl olsa, birazdan anlatacaklarım nedeniyle, O'nu hayatınız boyunca kolay kolay unutamayacaksınız.

* * *

Maria Schneider, ya da nüfus kayıtlarındaki tam adıyla Marie-Christine Schneider, 27 Mart 1952'de, o dönemin ünlü Fransız aktörlerinden Daniel Gélin ile Romen asıllı fotomodel Marie-Christine Schneider'in evlilik dışı ilişkisinden dünyaya geldi. Schneider kendisinden hamile kaldığında aktrist Danièle Delorme ile evli olan baba Gélin, damarlarında onun kanını taşıyan bu bebeği zerrece umursamadı. Öte tarafta, ikilinin yasak ilişkisi ve bebeğin varlığından kısa süre sonra haberdar olan bayan Delorme ise eşini terk edecek, hemen ardından da ondan boşanacaktı.

Hiç bir duygusal boyutu olmayan günübirlik bir beraberliğin meyvesi konumundaki Maria, aynı kentte yaşamalarına ve sonradan da aynı sektörde yer almalarına rağmen, başını kaşıyacak vakti bulunmayan (!) babasını hayatı boyunca toplam üç kez görme fırsatı elde etti. Onun kendisine yönelik duyarsızlığına cevap olarak da reşit olduğunda biyolojik babasınınkini değil, annesinin soyadını taşımayı tercih edecekti, bütün kaderi yalnızlık üzerine kurulu bu kadın… Dahası, babasına karşı hiç dinmeyen öfkesinin doğal bir sonucu olarak, 2002'de hayata vedâ eden Daniel Gélin'in cenaze törenine de katılmayacaktı.

/resim/site/maria_schneider19720a9d91ea0a9d91ebby.jpg
1970'de “Konformist” adlı filmiyle iyi bir çıkış yakalayan ve aynı başarıyı bir başka spekülatif yapımla sürdürmeyi amaçlayan Marksist İtalyan yönetmen Bernardo Beltolucci onu ağına düşürdüğünde, Maria henüz 19'unda, topu topu üç-beş filmde yan roller üstlenmiş gencecik bir oyuncu adayıydı. Bertolucci, dikkat çekici bir güzelliğe sahip, fakat sektörde tamamen sahipsiz durumdaki bu toy kızı, o sıralarda senaryosunun son rötuşlarını yapmakta olduğu “Paris'te Son Tango”daki Jeanne rolünde oynatmayı kafasına koydu. Bu “hastalıklı aşk hikâyesi”nin diğer tarafındaki erkeği ise Amerikan sinemasının o dönemdeki yaşayan efsanelerinden Marlon Brando'nun canlandıracak oluşu, Bertolucci'ye oyuncu seçiminde her türlü kaprisi yapma fırsatı tanımaktaydı. Kendisini büyük bir böbürlenmeyle her platformda “ateist” olarak tanımlayan kurt sinemacı, Franco Arcalli ile ortaklaşa yazdığı senaryonun içerdiği bütün sapkınca yaklaşımlara rağmen, Brando isminin de piyasadaki ayartıcılığıyla, sektörde yalnız başına oradan oraya savrulup duran yeni reşit olmuş Maria'yı sonunda bu karakteri canlandırmaya iknâ etti.

Hayatın her cephesinde iyiden iyiye kaşarlanmış Amerikalı seksopat işadamı Paul ile, hayattan tamamen izole edildiği bir evde adım adım onun cinsel kölesine dönüşen genç bir Fransız kızının -çekildiği döneme göre haddinden fazla cüretkâr bir erotizmle bezenmiş- ilişkilerini anlatan “Paris'te Son Tango”, Bertolucci'nin daha en başından beklediği gibi, yarattığı sansasyonlar sinemasal değerini kat be kat aşan parlak bir ticarî ürüne dönüşecekti. Film, vitrine çıkar çıkmaz ülkesi dahil bir çok ülkede ya yasaklandı, ya da büyük ölçüde kesilerek gösterildi. Hakkında dâvâlar açılan yönetmenin bu süreçte medya karşısında döktüğü timsah gözyaşları ise Avrupa ve ABD'de “Paris'te Son Tango”yu göstermenin ya da göstermemenin doğrudan doğruya ülkelerin demokratlık sınırlarını belirleyen bir ölçüte dönüşmesine yol açacaktı.

İkisi de anasının gözü birer sinemacı olan Brando ve Bertolucci, “Tango”nun setinde, filmin “haz nesnesi” rolünü biçtikleri Schneider'i tek kelimeyle bir “et yığını” gibi kullandılar. Genç oyuncu, zaman zaman hard-porno sınırına yaklaşan bu senaryonun kimi bölümlerinin kendisini ve kadın cinsini düpedüz aşağıladığını görerek itiraz etmeye kalkıştığında da her iki adam onu ustaca makasa alıp, “yaptıkları şeyin bir yüksek sanat gösterisi olduğunu, yeryüzünde onun naz ettiği bu rolü üstlenmeye hazır milyonlarca kadının yaşadığını, bir kuş kadar aklı varsa itiraz etmeyi bırakıp kendilerinin yönlendirmelerine uymasını” dikte ettiler. Filmin direkt “tecavüz” yaklaşımıyla çekilen bir sahnesinin hemen öncesinde, “Bu hikâyede beni inciten kötü bir şeyler var. Menajerimi ve avukatımı arayıp onlarla konuşmak istiyorum” dediğinde de yine olanca çenebazlıklarıyla “bunun yalnızca bir film olduğunu, olayı büyütmemesini” söyleyip onun insanî tepkilerini bastırdılar.

Genç Maria da yaşadığı bütün o örseleyici tecrübelere rağmen, insanoğlunda “ahlâk” denilen olguya inanmayan ve onu her fırsatta aşağılayan Bertolucci'nin kendisinin üzerinde denediği muhtelif manyaklıklara çaresizce boyun eğdi.

Film Avrupa kıtasında ortalığı kırıp geçirir ve hem Bertolucci'yi, hem de yapımcı-dağıtımcı tayfasını kısa sürede zengin ederken, Schneider ise iyi bir müzik, görüntü yönetimi ve Brando'nun varlığıyla allanıp pullanmış olan bu “sado-mazo porno”da oynamış olmaktan dolayı insan içine çıkamaz durumdaydı. Yönetmen ve Brando'nun tam bir işbirliği içinde oldukları o despot sette aylar boyunca âdeta "genelevden kiralanan bir fahişe" muamelesi görmüş olmaktan dolayı ağır anti-depresanlar kullanmaya başlamıştı.

Avuç avuç içtiği bu sakinleştirici tabletleri ise sonradan esrar, marihuana, eroin ve nihayet kokain takip edecekti.

“Büyük usta” Bertolucci, kuzuyu kurdun önüne pervasızca savurduğu, üzerine gayet kalın bir “sanatsal cilâ” atılmış bu entel-dantel gösterinin hasadını ziyadesiyle toplamayı sürdürürken, “bedenini sinemanın hizmetine hiç naz etmeden, en cesur şekilde sunan genç bir sürtük” pâyesi kazandırdığı Maria'nın kapısı ise bu kez öncekinden çok daha beter bir yapım için, İtalyan porno yönetmeni Tinto Brass tarafından çalınacaktı. Brass, sapkın davranışlarıyla tanınan Roma imparatoru Caligula'nın -sözümona- hayatını anlatacağı “Caligula” adlı hard-porno düzeyindeki filmin başrol oyuncuları arasına Schneider'i de katmak için can atıyordu. Genç kadın, bu tarihsel hikâyede Caligula'nın kız kardeşi Drusilla'yı canlandıracaktı.

Ancak, henüz “Paris'te Son Tango”nun ruhunda yol açtığı travmaları atlatamamış durumdaki Schneider, yönetmenin çekimler başladıktan kısa bir süre sonra filme yaptığı iğrenç eklentileri görünce giderek isyan etmeye başladı. Drusilla, imparator ağabeyiyle ensest ilişkiler yaşayan bir karakter olarak, film boyunca neredeyse giyinik görünmeye fırsat dahi bulamıyordu! Nispeten daha az utanç verici bir kaç sahne çekildikten sonra sette sinir krizi geçirdi ve Roma'daki bir akıl hastanesine kaldırıldı Maria… Henüz 22 yaşındaydı, fakat ruhu ve bedeni daha şimdiden en az 50 yaşında bir insanınki kadar yorulmuştu.

İlerleyen günlerde, filmin onunla bitirilemeyeceği anlaşılınca, yönetmen Brass bu rolü büyük bir hoşnutsuzluk içinde İngiliz oyuncu Teresa Ann Savoy'a devretti ve Schneider de projeden tamamen çekildi.

/resim/site/maria_schneider10a9df9d00a9d91edby.jpg
Kapısını çalan her yönetmenin onu odak noktasında “pornografi” bulunan hikâyelerde “iştah açıcı bir cinsel obje” olarak kullanmaya çalışması Maria'yı tek kelimeyle çılgına çeviriyordu. Bu durumun yol açtığı duygusal çöküntüler, 1970'ler boyunca uyuşturucuların her türüne müptelâ olmasına ve aralarda bir kaç kez de intihara teşebbüs etmesine yol açacaktı.

O sancılı dönemde kendisine karşı saygıyla yaklaşan ve doğru düzgün bir rol veren tek yönetmen, İtalyan sinemasının gerçek ustalarından Michelangelo Antonioni oldu. Antonioni, Schneider'i "kalçalarına" değil "oyunculuğuna" bakarak seçen ilk sinemacı olarak, ona başrollerini Jack Nicholson ile paylaşacağı 1975 yapımı “Yolcu”da çok önemli bir şans vermişti. Genç kadın da elinden gelenin en iyisini ortaya koyduğu o filmle bu büyük yönetmenin filmografisine parlak bir halka daha ekliyordu.

Maria, meslek hayatının bundan sonraki bölümünde umutsuzca ikinci bir Antonioni daha aradıysa da böyle birini hiç bir zaman bulamadı.

70'lerin sona erdiği günlerde bir yandan uyuşturucu, depresyon ve intihar teşebbüsleriyle boğuşurken, öte yandan da iyiden iyiye bozulmuş olan ruh sağlığı onu yalnızca erkeklerle değil, aynı zamanda kadınlarla birlikte olmaya doğru sürükleyecekti. Kendisiyle yapılan bir röportajda, “Ne zaman ortaya çıktığını bilemiyorum, fakat ben artık biseksüelim” diyerek bu durumunu da dürüstçe itiraf ediyordu.

Sonrasında, bütün bir 1980'ler, 1990'lar ve 2000'ler, sinemaya samimiyetle gönül vermiş, “Tango”dan, “Caligula”dan çok daha iyi şeyler ortaya koyabilmek için çırpınıp duran bu erken tüketilmiş kadın için hemen hemen yalnızca çıplak fotoğrafları ve cüretkâr film sahneleriyle hatırlandığı "kayıp yıllar"a dönüştü. Aynı süreçte, alkol-uyuşturucu bağımlılığı ve sık sık nükseden intihar eğiliminden kurtulabilmek için defalarca tedavi görmesine rağmen, kâh düzeldiği, kâh yeniden kötüleştiği, fakat hiç bir zaman o ilk gençlik yıllarının ritmini tutturamadığı, hem maddî hem de manevî açıdan son derece sıkıntılı bir hayat yaşadı.

Hayatının en güzel yıllarında “sinema alanında büyük bir rehber” diyerek dizinin dibine itaatle oturduğu Bertolucci ve aynı türdeki bazı adamlar, onu “sette yaşananların kutsiyeti”ne öylesine derinden inandırmıştı ki en az bir çeyrek yüzyıl boyunca kendisine mâlûm yönetmene ilişkin netameli konular sorulduğunda gıkını bile çıkarmayacaktı Maria… Ta ki 1990'ların sonlarına kadar… 50'sine merdiven dayamış, olgunluk çağındaki bir kadına dönüştüğü o dönemde ise yıllar yılı bu ağır baskılama nedeniyle beyninde hapsettiği acı hatıraları, kendisini bozuk para gibi harcayan adam ve kadınların kalpsizliğini, fırsatını bulduğu her medya organına usturuplu bir dille şikayet etmeye başlayacaktı. Söz konusu şikayetlerden en fazla payını alan kişi de hiç kuşkusuz ki yine Bertolucci'ydi. Onun kendisine “Tango”nun çekimleri boyunca söylediği süslü yalanları, başka herhangi bir popüler aktristin kabul edemeyeceği aşırılıktaki bütün o sahnelere kâh sette bağırıp çağırıp karizma gösterileri yaparak, kâh tatlı dilli laf cambazlıklarıyla kendisini nasıl iknâ ettiğini teker teker anlattı. Sırf o filmin bütün dünyada büyük tantana koparmasına neden olan “tereyağı sahnesi”nde yaşadığı tacizler bile, bu yapımın setinin nasıl da berbat bir porno mekânına dönüştürüldüğünü ve hukukî destek almaktan yoksun bırakılmış toy bir oyuncuya karşı ne denli ciddi suçlar işlendiğini kanıtlamaya yetiyordu. Böyle bir sahneyi çekeceklerini, sahnenin çekiminden yalnızca beş dakika önce öğrenmişti Schneider; fakat korkusundan Bertolucci'ye itiraz bile edememişti. “Marlon ve Bernardo, ikisi o gün bana kameranın önünde düpedüz tecavüz ettiler ve ben bunu hiç kimselere söyleyemedim. Yalnızca bir köşeye sinip ağladım. Fakat, çekimden sonra ağladığımı gören iki adam da dönüp bir kere yüzüme bakmadılar bile. Çünkü benden alacaklarını almışlar ve işim bitmişti“ diyordu.

Ve filmi, aldığı ilaçların etkisiyle ayakta zor durduğu bir vaziyette tamamlayıp “Tango”nun setini terk ettiği günden hayatının son gününe kadar da Bertolucci ile bir daha hiç görüşmedi Maria... Öyle ki, onunla telefonda bile karşı karşıya gelmedi.

Oyunculuğunu lâyıkıyla ortaya koyabileceği parlak bir kariyerin peşinde delicesine koşturup duran, fakat pek namlı İtalyan rehberi sayesinde daha ilk yıllardan itibaren “cilâlı pornoların cazibeli performansçısı”na dönüşen bu talihsiz kadın, uzun süredir aradığı türden ağırbaşlı bir rolü, Antonioni'den sonra bir de Franco Zefirelli'nin 1996 yapımı “Jane Eyre”sinde bulabildi. Ki o da son derece sınırlı bir yan roldü, fakat böylesine küçük bir oyunculuk gösterisi bile beyazperdede saygıya değer bir şeyler yapabileceği noktasında yeniden umutlanmasına yetmişti. Fakat, bu saatten sonra umutları boşunaydı. Sektörde çok erken yıpratılmış bir yüz olarak, bu filmin ardından kadrosuna dahil edildiği yapımların büyük bölümü de yine önemsiz projelerden ibaret olmayı sürdürecekti.

Aynı zaman diliminde, festivalden festivale koşturup duran yüksek itibarlı yönetmenimiz Bertolucci ise, Schneider'in 1990'larda bazı Avrupa gazetelerine yaptığı suçlayıcı açıklamalardan sonra, “İtiraf etmeliyim ki onu çekimlerde biraz zorlamıştım. Fazlasıyla tecrübesiz ve duygusal bir kızdı, ben de iyi bir film çekmek için hırs yapıyordum. Sanırım, bana o günlerdeki davranışlarımdan dolayı bir miktar kırılmış durumda” diyerek, ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını bir kez daha kanıtlayacaktı.

/resim/site/maria_schneider20100a9dbd4d0a9d91ecby.jpg
Maria Schneider, 3 Şubat günü, Paris'te kanser tedavisi gördüğü o hastanede yaşından çok daha erken çökmüş ak saçlı bir nine görünümü içinde son nefesini verdiğinde, yanında, şâşâlı günlerinden tanıdığı hiç kimse bulunmuyordu. Baş ucunda yalnızca, uzun yıllardır birlikte takıldığı lezbiyen partneri vardı. Bertolucci onu hastalığı süresince hiç arayıp sormadığı gibi, oynadığı filmle kendisini yönetmenlikte şöhretin zirvesine çıkartan bu zavallı kadının cenaze törenine katılmaya da gerek duymamıştı. Ancak, her ne kadar “vicdan” gibi metafizik kavramlara inanmıyor olsa da bu trajik ölüm nedeniyle kapısını bir kez daha çalan gazetecilere, “Onunla barışıp yeniden gönlünü alamadığım için çok üzgünüm. Hepimiz o günlerde gençtik ve bazı hatalar yaptık. Böylesine duygusal bir kadını hırpalamış olmaktan dolayı derin bir vicdan azabı içindeyim” diyecekti.

Maria Schneider, -pek muhtemeldir ki- haddi aşan bir sinema anlayışı tarafından tepe tepe kullanılmış ve izleyici tarafından da her santimetrekaresi ezberlenmiş durumdaki bedeninden tiksindiği için, o bedenin "yakılmasını" vasiyet etmişti. Şimdi artık külleri Atlantik'in sularında geziniyor.

* * *

Yıl, 2011… Henüz 19 yaşındayken taze bedeni ve ruhu “yüksek sanat”a kurban edilen Maria artık yok… Onu, hayatının en travmatik tecrübesi saydığı “Paris'te Son Tango”da dibine kadar sömüren aktör Marlon Brando 2004 yılında ölmüştü. Aynı şekilde, hayatı boyunca dehşetli bir yalnızlık içinde oradan oraya savrulmasına yol açan babası Daniel Gélin de 2002'de...

Söz konusu dörtlüden geriye kalan tek kişi ise şimdilerde 70'li yaşlarını süren yönetmen Bernardo Bertolucci… Bu beyefendi de bir ayağı çukurda geçirdiği sınırlı zamanını tüketip -varlığına hiç bir zaman inanmadığı- “öteki taraf”a geçtiğinde, işte o zaman “büyük hesaplaşma”nın günü gelmiş olacak.

“Sanat sanat içindir”, “Sanat için her türlü ahlâkî eşik aşılabilir”, “Sanatta ayıp, günah ya da yanlış olmaz” gibi safsataların, içi boş laf ebeliklerinin zerrece para etmediği, yalnızca "bir tek otorite"nin yasalarının geçerli olduğu o âdil mahkemede de insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en temiz, en lekesiz kadınının ismini taşıyan Maria Schneider, dünya hayatında yaşadıklarını eminim ki bu kez hiç kimseden korkmadan, özgürce anlatacak ve hak ettiği adaleti ilgili mercîden talep edecektir.

İşte o gün, o saat gelip çattığında, Gélin, Brando ve Bertolucci'nin yerinde olmayı gerçekten de hiç istemezdim.