alimuratg@yahoo.com
GÖLGELER VE SURETLER
Yapım Yılı ve Ülkesi: 2010, Türkiye-KKTC ortak yapımı
Türü ve Süresi: Savaş odaklı drama / 116 dakika
Gösterim Formatı: 35 mm standart pelikül film
Perdedeki Resim Oranı: 1.85:1
Yapımcılar: Oktay Odabaşı, Derviş Zaim, Marsel Kalvo
Yönetmen: Derviş Zaim
Yardımcı Yönetmen: Utku Bildirgen
Senarist: Derviş Zaim
Görüntü Yönetmeni: Emre Erkmen
Özgün Müzik Bestecisi: Marios Takoushis
Kurgucu: Aylin Zoi Tinel
Uygulayıcı Yapımcı: Emre Oskay
Sanat Yönetmeni: Elif Taşçıoğlu
Kostüm Tasarımcısı: Hüseyin Özinal
Makyaj Tasarımcısı: Bilay Özgök
Ses Kayıt Teknisyeni: Mustafa Bölükbaşı
Ses Tasarımcısı: Kostas Varibopiotis
Oyuncular: Osman Alkaş (Veli), Popi Avraam (Anna), Erol Refikoğlu (Salih), Hazar Ergüçlü (Ruhsar), Settar Tanrıöğen (Cevdet), Buğra Gülsoy (Ahmet), Ahmet Karabiber (Dimitri), Nadi Güler (Rum köylü), Ekrem Yücelten (Ârif), Cihan Tarıman (Rıza), Constantinos Gavriel (Hristo), Pantelis Antonas (Thanasis), Thomas Nikodimou (1. Rum polis), Andreas Makris (2. Rum polis)
Yapımcı Şirketler: Maraton Film-Yeşil Film ortaklığı
Dağıtıcı Şirket: M3 Film
İçerik Uyarıları: Savaş şiddeti içerdiğinden dolayı, 13 yaşından küçük izleyiciler için uygun bir yapım değildir.
Ailece izlenebilir mi? / ŞARTLI EVET (Ailenin küçük üyelerinin 13 yaşından daha büyük olması şartıyla)
Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.golgelervesuretler.com
Yeni Şafak-Sinema Puanı: * * * 1/2
* * *
Babasını yolda kaybettikten sonra amcasının köyüne çaresizce geri dönen , diğer bütün Türk akranları gibi, kendilerini her fırsatta aşağılayan, onlara hayat hakkı tanımayan Rum yönetimine karşı derin bir hınçla doludur. Öyle ki zaman zaman bu öfke patlamalarından olaylara hiç karışmayan masum Rum köylüleri de nasibini almaktadır.
'nin yan komşusu , Ada yönetiminin ülkeyi adım adım iç savaşa götüren faşizan uygulamalarından muzdarip pek çok Rum'dan biri olarak, ne yapacaklarını şaşırmış durumdaki bu amca-yeğene alabildiğine sınırlı imkânları dahilinde yardımcı olabilmek için kendince çırpınır durur. Ancak, her iki taraftan iki niyetli insanların çırpınışları sonucu değiştirmeyecek ve Kıbrıs Adası, yazgısında yer alan büyük felakete doğru hızla koşacaktır.
* * *
Bu, hiç kuşkusuz ki evrensel insanlık değerleri adına son derece önemli ve anlamlı bir tablo; fakat ben söz konusu hikâye için samimi kefaletini ortaya koyan kimi aklı başında Rumlar'a rağmen, Zaim'in “Kıbrıs'ta Rum mezâlimi”ni ağırbaşlı bir yaklaşım içinde anlatan yeni filmi "Gölgeler ve Suretler"e Türkiye'deki bazı çevrelerin fena hâlde illet olacağını (dahası, anılan yapıtın ön gösterimlerinin yapıldığı festivallerde çoktan illet olduğunu) da gayet iyi bilmekteyim. Sözgelimi, “Emir Kusturica'yı ağırlama denemesi” yapan, fakat muhafazakâr medyadaki bazı “faşistler”in yoğun muhalefeti nedeniyle amacına ulaşamayan (yazının tam da bu noktasında güçlü bir kahkaha efekti olduğunu varsayın) son Antalya Film Festivali'nde şöyle bir olay yaşandığını biliyorum. “Gölgeler ve Suretler”in jüriye yönelik yarışma gösteriminden çıkan -Türk sinemasının son yıllarda epeyce bir etiket yapmış- “solcu” kadın oyuncularından biri “Ne kadar kel alâka bir film bu” demişti, “Ne gereği vardı şimdi Kıbrıs'ta Türkler'in yaşadığı zulmü falan anlatmaya? Derviş giderek faşistleşiyor mu ne? Hiç sevmedim bu son çalışmasını!”
Ben bu olayı, o gün oralarda bulunan bazı meslektaşlarımdan dinledim. Aslına bakarsanız, ortada absürd bir durum yok; çünkü manzaraya kendileri açısından bakıldığında herkes haklı… Mâlûm, devir Türkler'in -tıpkı Nazi Almanyası'ndaki SS polis teşkilâtı gibi- yeryüzündeki bütün kötülüklerin cisimleşmiş bir örneği olarak sunulduğu filmler çekme devri… Sadece etnik açıdan kendini çok farklı ve uzak bir noktada konumlandıranlar da değil, biyolojik olarak Türk sayılanlar bile bu kitlesel histerinin pençesinde… Çünkü Eurimages Sinema Destek Fonu çoğunlukla böyle hikâyelere para veriyor, dünyadaki bir çok festival böyle filmleri ödüllendiriyor. Bırakın dünyayı, bizim Kültür Bakanlığı'nın yardım sandığı bile bu yöndeki filmleri hemen hiç boş çevirmiyor. İstanbul'un, ben bir kısa film ya da belgesel çektiğimde, dış mekânları kullanabilmem için saatine 1500 dolar işgaliye parası isteyen en popüler belediyesi, “Türklere yönelik derin sancıları olan” filmler için caddelerini sinemacılara günlerce bedavaya açıyor ve ortalığın çöplüğe çevrilmesine ses çıkarmıyor.
1964-Gazi Mağusa doğumlu Zaim, hayatı okuyuş biçimi itibarıyla, ta 1996 tarihli ilk filmi “Tabutta Rövaşata”dan bu yana “sol”a yakın duran bir sanatçı… Fakat, biz “sağcılar”ın Üstad Necip Fazıl'dan ödünç alınmış bir deyişle “fikrinin namuslusu” dediğimiz, kendi yolunda sessiz sedasız ilerlerken bir yan yolda bundan daha yüksek bir hakikatin izini süren, “madde”nin yanında “mânâ”yı, fiziğin yanında metafiziği de ihmal etmeyen bir yaklaşım sergilemekte… Ki sinemamızda bu tür bir tinsel arayışın örneklerini ortaya koyan diğer iki önemli sanatçı da Semih Kaplanoğlu ve -kısmen- Nuri Bilge Ceylan… Zeki Demirkubuz'u bu gruba bilerek dahil etmiyorum; çünkü onun sineması “insan”dan yana ümidi bütünüyle kesmiş durumda; Nietzche, Kafka ve Dostoyevski'nin bileşkesi görünümündeki yoğun bir karamsarlığın taşıyıcısı/yayıcısı olarak, doğru ya da yanlış, Türk sineması içinde bambaşka bir yaklaşımı temsil etmekte…
Aslına bakarsanız, Zaim'in sinemasının ideolojik açıdan “Türkiye'ye ve Türklere bol bol giydir, yardımları ve ödülleri topla” mantığıyla hareket eden sığ yapımların kolaycı yoluna meyletmeyip bambaşka bir yataktan akacağının ilk sinyallerini, daha 2000 yılında gerçekleştirdiği ikinci filmi “Filler ve Çimen”de de gözlemlemek mümkündü. Nitekim, ortalıkta pek lafı edilmese bile, bu filmin alt okumasını doğru yapma noktasında yeterince mahir olan kimileri “Filler ve Çimen”deki böylesi nüansları henüz o günlerde yakalamayı başardı. Yönetmenin, -Ergenekon yapılanmasının da baş müsebbibi konumundaki- "derin devlet"in uyuşturucu ticareti, insan kaçırma, faili meçhul cinayetler, haraç, gasp ve daha nice kirli işlerinde karşılıklı etnik nefret engeline hiç takılmaksızın yıllardır pek güzel şekilde yürüyüp giden alternatif “Türk-Kürt ittifakı”na pek mânidar vurgular yaptığı bu “erken ötmüş” film, farkında mısınız bilmem, sinemalarda gösterilmesinin üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen hiç bir majör kanalda yayımlanmıyor. Anlattığı sevimsiz (!) hikâye nedeniyle vaktiyle bazı Türkler'in de bazı Kürtler'in de canını fena hâlde sıkmış bir çalışma olarak, o gün bugündür üzerinde açıkça deklare edilmemiş bir yayın ambargosu var.
Derken, 2000'lerin ikinci yarısıyla birlikte, Anadolu topraklarında kök salmış kadim sanatlara ilişkin metaforlarla bezeli hikâyelere merak sardı Zaim ve bunun sonucunda ilk olarak 2005 yılında, “minyatür” sanatına odaklanan “Cenneti Beklerken” doğdu; ardından da 2008 yılında “hat” sanatını sinemasal bir dile dönüştüren “Nokta” geldi. Kör parmağım gözüne mesajlar ve kaba saba ideolojik yaklaşımlara prim vermeden, dünya meselelerinin oldukça incelikli, estetik boyutuna azamî düzeyde özenilmiş bir sinema dili üzerinden tartışıldığı bu müstesna yapıtlar, en sonunda huzurumuza üçlemeyi kapatan son halka olarak “Gölgeler ve Suretler”i getirdi.
Bundan bir kaç yıl önce Londra'daki ünlü sinema müzesi “M.O.M.I”yi (Museum of Moving Images) gezerken, “Sinemanın Kökenleri” başlıklı bir galeride, camekânın ardında deve derisinden yapılma Hacivat-Karagöz figürleri görüp ne kadar mutlu olduğumu anımsıyorum. Daha da önemlisi, müzenin kuratörleri bu figürlerin yanlarına “Geleneksel Türk gölge oyunu Karagöz'ün baş karakterleri” şeklinde bir açıklama kartonu koyarak, bizce mâlûm olan bir gerçeği tescil ediyorlardı. Ancak, işin peşini bırakmamaya niyetli olan Yunanlılar, 2004-Atina Olimpiyatları'nın açılışında bu iki gölge oyunu kahramanının dev maketlerini stadyumda gezdirdiğinde, manzarayı ekranda izleyen pek çok vatandaş gibi benim de sinirden saçlarım dikilecekti. Gerçi, Ezel Akay'ın 2006 yapımı filmi “Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?”de alttan alta verilen tarihsel bilgilerden sonra son raundu yine biz almış gözüküyoruz; fakat tahminim o ki bu kültürel mücadele daha uzunca bir süre devam edip gidecektir.
Zaim'in yeni filminde, öğrenme fırsatı bulduğum pek çok yeni şey gibi, Türkler ile Rumlar arasındaki Karagöz didişmesinin kökenlerine ilişkin olarak da çok değerli bazı ipuçları yakaladım. Yönetmen, yaşlı ve yaşlılığının hakkını veren bilgelikteki bir Karagöz oynatıcısı üzerinden başlattığı hikâyesinde, bir zamanlar Osmanlı uluslar şemsiyesi altında bir arada yaşayan her iki toplumun da bu oyunu çok sevdiğini ve köyden köye taşınan gösterileri çoğu kez birlikte, uzun süreli bir usta-çırak ilişkisi içinde yürüttüğünü hatırlatarak, bugün yaşanan “patent çekişmesi”nin kökenlerine -yakıtı "empati" olan- bir fener tutuyor.
Ayrıca, gölge oyunu ustasının, ölümü yaklaştığında gösteride kullandığı figürleri (onlar bu figürlere “suretler” diyor) bir akrabasına verip, “bunları mümkün olduğunca uzak bir yere gömmesini vaziyet etmesi” şeklindeki ilginç geleneği de yine bu -öğreticilik açısından 20 film kudretindeki- hikâyeden öğrendim. Kızıyla birlikte Rum çetelerinin teröründen kaçan Kuklacı Salih, biraderi Veli'ye “Ben ölürsem mutlaka göm onları, yoksa suretler ruhuma ısdırap verir” derken bu tür geleneksel sanatların bünyesindeki mistik öğretilere ne denli güçlü bir vurgu yapıyorsa, Veli'nin “Yahu ağabey, Allah aşkına inanma böyle şeylere, bunların hepsi batıl itikat” şeklindeki cevabı da onları sarıp sarmalayan manevîyatı hafife alan sığ materyalist yaklaşımın örtülü bir eleştirisi aslında… Çünkü, son tahlilde kazanan ve söyledikleri doğru çıkan “gerçekçi” Veli değil, “hayâlperest” Salih oluyor.
Gerçi, aşağıdaki tamamlayıcı bölümde hafiften bir değindim; fakat yazının burasında hakkı hak sahiplerine teslim edebilmek için sözü bir kez daha filmdeki oyunculuklara getirmeyi gerekli görüyorum. Başta Rum köylü kadını Anna'yı canlandıran Popi Avraam ve Veli rolündeki Osman Alkaş olmak üzere, hikâyede ağırlıklı bir yer işgal eden bütün karakterler, onları taşıyan oyuncular tarafından o kadar iyi canlandırılmış ki… Rolüne kattığı samimiyetle ayakta alkışladığım Avraam'ın yanısıra, inanmadığı bir savaşın tam orta yerinde sıkışıp, üstüne üstlük bu savaşta son derece stratejik bir rol üstlenmek zorunda kalan Veli'yi beyazperdeye taşıyan Kıbrıslı aktör Alkaş, genç kuşaklara sırf bakışlarıyla bile iki saat boyunca drama dersi veriyor. Yanı sıra, son yılların ışık hızıyla yükselen aktörlerinden Settar Tanrıöğen köyün yeme-içmeye fazlaca düşkün saf çobanı Cevdet rolünde ve (yine Kıbrıslı olan) aktör Erol Refikoğlu da Kuklacı Salih karakterini canlandırırken diğer oyunculara göre biraz daha kısa süreli, fakat etki açısından aynı düzeyde güçlü kompozisyonlar çizmekteler…
Öte yandan, Zaim'in de filmin bir yerinde, onu simâ olarak tanıyanlar için hoş bir sürprize dönüşen gayet başarılı bir “cameo”sunun (yönetmenin kendi çektiği filme anlık katılımı) bulunduğunu özenle kaydedelim.
“Gölgeler ve Suretler”de içime sinmeyen yegâne nokta, 1960'ların başlarındaki Kıbrıs'ı betimleyecek olan kostüm ve dekorların, bizleri bugünlerden kopartıp o günlere tam anlamıyla taşıyacak bir yoğunlukta kullanılmaması oldu ki bunun da filmin bütçe sorunlarından kaynaklandığını tahmin ediyorum. Gözümüz böyle bir dönem filminde, geçmiş zaman algımızı pekiştirecek daha fazla sayıda eski model otomobil ve günlük eşya, o döneme ilişkin daha fazla mekân ve kostüm görmeyi arzu ediyor; fakat film ise bu beklentiyi ancak belli bir noktaya kadar karşılayabilmekte... Dediğim gibi, benim gözümün sezdiği bu eksikliği mutlaka Zaim Hoca da fark etmiştir; fakat onun da eldeki kaynaklar ölçüsünde hareket ettiği muhakkak. Buna karşılık, Anna'nın (her nedense kafamda hep yaşlı başlı Rum hatunlarıyla özdeşleşmiş olan) o çirkin sarı renkli ve diz üstünde biten naylon çorabı bile, gayrımüslim kadınların anlatılan dönemdeki giyim-kuşam alışkanlıkları üzerine tek başına çok isabetli bir gözlemdi!
Kıbrıs'ta 1960 ve 1970'lere damgasını vurmuş ayrılıkçı Rum terörü gündeme geldiğinde, ortalama bir Türk'ün bu konuda soğukkanlılığını koruyabilmesi pek mümkün değil… Sözgelimi, ben, Kıbrıs'ta toplu katliam yapılmış bazı köyleri, o köylerden birinde karısı ve beş çocuğu öldürülüp yakılmış ve kalıntıları da topluca gömülmüş olan “Türk Mukavemet Teşkilâtı” gâzisi bir adamla birlikte gezmiştim. Orada gördüklerim ve dinlediklerimden sonra, böyle bir filmi ben çeksem muhtemelen çok daha sert sözler söylerdim.
Birbirinden dandik filmlerin binbir tantana eşliğinde, en az 300-400 kopyayla gösterime sunulduğu bir ülkede yalnızca 25 kopyayla piyasaya çıkma şansı bulmuş olsa da, yaşadığınız şehirdeki bir salonda gösteriliyorsa “Gölgeler ve Suretler”i ne yapıp edip izleyin; yanısıra eşinize, dostunuza ve çocuklarınıza da izletin. Böylelikle, namuslu bir Türk sinemacısının tertemiz sinemasına fazlasıyla hak edilmiş bir destek vermiş olacaksınız.
* * *
FİLMİN EN GÜZEL SÖZÜ:
(Kıbrıslı Rum köylüsü Dimitri'den Kıbrıslı Türk köylüsü Veli'ye)
“Bu kötü günler nasıl olsa bir şekilde gelir geçer. Asıl mühim olan, bizim bunların sonrasında yine birbirimizin yüzüne bakabilecek bir hâlde kalmamız…”
FİLMİN EN GÜZEL SAHNESİ:
Türk kızı Ruhsar'ın Mağusa'ya giden köy otobüsünden indirilişi, Rum polisinin Ruhsar'ı aşağılayan bir tavırla sorgulayışı, genç kızın “Merak etmeyin, biz artık gidiyoruz buralardan, Ada'yı terk ediyoruz” deyişi, polisin buna gülerek, aynı aşağılayıcı tavır içinde sarfettiği “İyi edersiniz, o zaman gitmeden önce bir gazel oku da öyle git bari” cümlesi, bu gurur kırıcı sözlere “Ben gazel bilmem ki” diye cevap veren Ruhsar'ın yüzü ve yanağından aşağıya doğru süzülen yaşlar…
Ve tabiî bir de Kuklacı Salih'in “insan olmaya” dair son sözleriyle daha da yüksek bir anlam kazanan o harika kapanış sahnesi…
FİLMİN TEKNİK AÇIDAN EN GÜZEL YÖNÜ:
Bölümlerin birbirine bağlanması sırasında, perdeye yansıyan görüntülerdeki son karelerin donarak kenarı tırtıklı eski zaman fotoğraflarına dönüşmesi ve bunların Ruhsar'ın elinde tuttuğu birer "fotoğraf kartı" olarak bir diğer bölümü başlatması… Müthiş!
Kendisi de Kıbrıslı olup o karanlık dönemleri bizzat yaşayan yönetmenin, anlattığı hikâyenin bir sahnesinde bile ucuz hamasete, sloganik milliyetçiliğe yenilmemesi, “dünya tatlısı Türkler-vahşet simgesi Rumlar” tarzı bir dil kullanmaması… Açık bir adaletsizliği anlatan film ancak bu kadar adaletli olabilirdi! “Doğu sorunu”yla ilgili filmlerinde jandarmasından bakkalına, öğretmeninden şoförüne kadar bütün Türkleri itici göstermek için ellerinden geleni yapan çiçeği burnunda Kürt sinemacılarına “ders filmi” olarak şiddetle önerilir!
FİLMİN EN İYİ OYUNCUSU:
Gerçekten çok zorlayıcı bir tercih olacak bu; çünkü başrol oyuncularını tamamı çok iyiydi. Fakat, böyle bir filmde oynamayı kabul ederek bile ne kadar yürekli bir sanatçı olduğunu ortaya koyan Kıbrıslı Rum aktrist Popi Avraam, “Anna” rolündeki performansıyla apayrı bir kürsüde değerlendirilmeyi hak ediyor.
* * *
Yönetmen Derviş Zaim ile 2009 yılı Mayıs ayında Yeni Şafak için yaptığımız söyleşinin linki:
http://yenisafak.com.tr/Sinema/?i=186858
* * *
YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / YILDIZ PUANLAMA TABLOSU
* * * *
(4 Yıldız) Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.
* * * 1/2
(3,5 Yıldız) Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.
* * *
(3 Yıldız) Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…
* * 1/2
(2,5 Yıldız) Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.
* *
(2 Yıldız) Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.
* 1/2
(1,5 Yıldız) Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.
*
(1 Yıldız) Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!