'Bu bir savaş filmi değil; cesur, inançlı ve kararlı bir adamın hikâyesi'

Kanımca Faruk Aksoy çok heyecan verici dramatik bir sinema yapıtı ortaya koydu, politika falan yapmaya soyunmadı. Herkesin bakış açısına saygım vardır, fakat kişisel olarak bir sanat yapıtı üzerinden yürütülen bu tür sığ politik çıkarımlara/tartışmalara girmeyi hiç sevmiyorum. “Fetih 1453” dramatize edilmiş bir hikâyedir ve bildiğim kadarıyla tarihî bir belgesel olmak gibi bir niyeti de yoktur. Yapım ekibinin önceliği izleyicilere tarihin önemli bir sayfasından hareketle çok güçlü bir sinemasal deneyim yaşatmaktı ve benim bu ekip içindeki görevim de filmin müziğini mümkün olduğu kadar canlı tutmak, yönetmenin hareket noktasını oluşturan duyguları notaya dönüştürmekti. Bunu yaparken sürekli filmin görünür değeri üzerinden ilerledim ve ona dramatik bir yapı olarak baktım; yoksa yerel ya da küresel bazda filme ilişkin potansiyel politik çıkarımların ne yönde olabileceğini hiç düşünmedim. Ben kendi işimi en iyi bu şekilde yapabilirim. Evrensel değere sahip bir filmi dar bir politik cendereye sıkıştırmak benim müzikal vizyonumu da baltalar.

Ali Murat Güven
'Bu bir savaş filmi değil; cesur, inançlı ve karar

alimuratg@yahoo.com

'BU BİR SAVAŞ FİLMİ DEĞİL; CESUR, İNANÇLI VE KARARLI BİR ADAMIN HİKÂYESİ'

* * *

Hem millet, hem de medya olarak daima gibi ilginç bir huyumuz var. O yüzden, hayatın pek çok alanı gibi sanatta da kolektif bir başarının mimarları söz konusu olduğunda, bunlar arasından yalnızca önemsiyoruz vesselam...

Türk sinemasının son yıllardaki en büyük bombası de de aynen böyle oldu. diyerek birbirimizi yerken, yapımında yüzlerce kişinin görev aldığı bu -amacına fazlasıyla ulaşmış- filmin kamera arkasındaki pek çok nitelikli emeği ıskaladık. İzleyicilerde sinema üzerine entelektüel birikim üretme savındaki bütün o eleştiri yazılarında, radyo-TV programlarında adı yalnızca rutin künye sıralamalarının içinde öylesine gelip geçen kalburüstü kişilerden biri de söz konusu yapıtın izleyiciyi bazı anlarda coşturan, bazı anlarda ağlatan, bazı anlarda ise tüylerini ürperten melodilerinin sahibi 'ti. En azından ben kendi adıma, değerli meslektaşımız 'ın tarihli gazetesinde yayımlanan kısa haber-röportajı haricinde, şu ana kadar filmin müzikal boyutunu mercek altına alan bir başka yazıya daha rastlamadım.

İşte biz de sinema haberciliğindeki bu boşluğu doldurmak üzere, gibi her biri çağdaş sinemada parlak birer yere sahip pek çok unutulmaz yapıtın beste ve orkestrasyonunun yanı sıra, yurt içi ve dışında şimdiye kadar kişinin izlediği için hazırladığı özgün bestelerle büyük bir beğeni toplayan ünlü İngiliz film müziği bestecisi-orkestra şefi 'e yeni filmi üzerinde çalıştığı 'ta ulaşıp kendisiyle geniş kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.

Sanatçının, 'de yoğun bir çalışma programı içindeyken başvurumuzu kırmayıp bir düzineyi aşkın sorumuzu sabırla cevaplandırması, hiç kuşkusuz ki vurgulanması gereken bir incelik gösterisiydi. Öte yandan, bu röportajın ile yapılmasını sağlayan değerli dostum 'ın çevirmenlik noktasında verdiği özenli desteği de şükranla anmak istiyorum. Kısa filmciliği ve sinema alanındaki yazar-çizerliğinin yanısıra usta bir de olan sitesi kurucu-editörünün yerinde müdahaleleri olmasaydı, en üst perdeden bir ile yazıp konuşan 'in benim gibi 'ye ancak düzleminde hâkim bir adamdan çekeceği vardı doğrusu!

İnternete eksiksiz bir versiyonunu koyduğumuz, baskılı nüshada ise yer sorunları nedeniyle bir miktar kısalttığımız bu röportajı keyifle okuyacağınızı umuyorum.

* * *

Yakın bir arkadaşım olan Srdjan Kurpel filmin ses tasarımcısıydı. Bir gün Londra'da başka bir proje üzerinde çalışırken beni arayıp, tarihî-epik türde bir Türk filminde görev aldığını ve bu iddialı yapıtı baştan aşağıya “dokumak” üzere büyük orkestra hâkimiyeti bulunan bir besteciye ihtiyaçlarını olduğunu söyledi. Sonra da filmin yönetmeniyle tanışıp bu konuyu konuşmak isteyip istemediğimi sordu.

/resim/site/97993a2177985dd46by.jpg
Türk sineması hakkındaki bilgilerim -en azından o dönemde- epeyce sınırlıydı, fakat o anda “Neden olmasın ki?” dedim kendi kendime... Kısa bir süre sonra da İstanbul'a uçup yapımcı-yönetmen Faruk Aksoy ile tanıştım. Üç-beş gün sürekli film üzerine konuşunca gördük ki kafalarımız gayet güzel uyuşuyor ve beni besteleri hazırlamam için ince kurgu aşamasında yeniden davet etti. Sonrasında ise gerçekten çok keyifli bir işbirliğine imza attık. Böylesine görkemli bir projenin parçası olmaktan dolayı her zaman için onur duyacağım. Bu yılın başlarından beri dünyanın neresinde olursam olayım, film hakkındaki gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum ve elde ettiği başarı da beni gururlandırıyor.

/resim/site/ek379a232557985dd4eby.jpg
Film her ne kadar Türk tarihindeki en önemli olaylardan birisinden söz etse de, Faruk temelde senfoni orkestrası tarafından icrâ edilecek “Batı müziği” formunda bir ana yapı istiyordu. Bu da zaten benim en öncelikli hâkimiyet alanımdı. Görevi üstlenişimden itibaren, en geniş ve en renkli müzikal paleti kullanma imkânına sahip oldum. Bir besteci için muazzam bir özgürlük sınırından söz ediyoruz. Tarihî-epik bir filmin müziğinin nasıl olabileceğine ilişkin sınırları zorlamayı çok istiyordum ve yönetmenimiz de bu tür deneysel yaklaşımlara açıktı.

Fakat, esas olarak senfonik müziğe başvurma yönündeki kararlılığımızın yanında, Türk insanın kalbine hitab eden bazı “Doğulu” tınıları ve onları icrâ eden geleneksel enstrümanları belli ölçüde kullanmak filmin müzikal altyapısını daha bir anlamlı kılacaktı. O yüzden, iki dünya arasında dengeli bir senteze gittik. Yeryüzündeki en güzel müzik enstrümanlarından ikisi olan “ney” ve “düdük” kullanımı Faruk'un fikriydi meselâ ve bu enstrümanları kullandığımız için ben de çok mutluyum. Nitekim, filmin müziklerine kulak verdiğinizde, en üst katmanda güçlü bir evrensellik, daha altlarda ise kulağınıza son derece tanıdık gelecek yerel motifler yakalayabilirsiniz.

'Bu proje için aylarca Türk-İslâm tarihi çalıştım'

/resim/site/ek798d7cdb7985dd3eby.jpg
Evet, klasik müzik konserleri için üç kez İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'na davet edildim ve her seferinde de ülkenizde harika vakit geçirdim. İstanbul'un 1453'teki fethine dair bilgilerim ise lisede öğrendiğim genel dünya tarihiyle sınırlıydı. Fakat, bu projede yer aldıktan sonra konu hakkında çok daha geniş araştırmalar yapma fırsatına sahip oldum; aylarca nereye gidersem gideyim elimde tarih kitaplarıyla dolanıp durdum. Lise dönemimden uzun yıllar sonra gelen bu ders çalışma faslının da gerek kişisel gelişimime, gerekse üzerinde çalıştığım yapıta ciddi faydaları oldu. Hem Türkler'in devlet yönetimi ve savaş mantığını, hem de İslâm dininin onları motive edici boyutunu daha bir derinlemesine kavramış oldum, Doğu'nun kültürüne de tarihine de bakışım büyük ölçüde zenginleşti. Bu, hiç kuşkusuz ilerleyen yıllardaki çalışmalarıma da yansıyacak olan çok değerli bir kazanım…

Sözgelimi, savaş alanlarında güçlü davul ritmleri kullanarak haberleşen ve bu arada düşmanlarını çıkardıkları müthiş gürültüyle tedirgin eden ilk ordunun Osmanlı ordusu olduğunu bu kaynaklardan öğrendim. Osmanlılar 15'inci yüzyıldan itibaren bu ilginç psikolojik yıldırma taktiğine sıklıkla başvurmuş. Düşünsenize, açık arazide o düzeydeki bir ses dalgası dehşet verici olmalı… Her biri kocaman gövdeli binlerce davul belli bir ritmle çalınıyor; bu sayede bir taraftan uzaklara şifreli mesajlar iletilirken, diğer taraftan da karşı tarafın motivasyonu yerle bir ediliyor. Osmanlılar'ın yüksek desibelli sesler kullanarak düşmanı yıpratma taktikleri savaşlarda o kadar başarılı olmuş ki sonradan İsviçreliler ve diğer ülkelerdeki ordular tarafından da taklit edilmeye başlanmış. Biliyorsunuz, aynı yöntem ilerleyen yüzyıllarda “Mehter” formuna bürünerek ordu bünyesinde yaşamaya devam etmiş.

/resim/site/ek479a4cbb67985dd50by.jpg
“Fetih 1453”te böyle önemli bir espriyi mutlaka kullanmam gerektiğini düşündüm ve bu düşüncemi yönetmene de açtım. O da yaklaşımımı çok sevdi ve filmin bazı sahnelerini bu yönde geliştirdi. “Fetih 1453”ün kimi müzikal temalarında ana enstrüman olarak yüksek volümlü davullar vardır. Bazen nazik bir kalp atışını sunarken, bazen de senfoni orkestrasının en tepesinden sesi patlatırken, filmin müziğine o devâsâ davul ritmlerini yedirmeye uğraştım. Özellikle de savaşın öne çıktığı anlara… Böylelikle, dinleyici bu ritmi her duyduğu zaman, hikâyenin temelindeki amacı hatırlayacaktı. Geri dönüş seçeneği olmayan, ölümüne bir kuşatma ve tarihi değiştiren bir zafer…

Öte yandan, Türkiye'de “Filmde neden mehter müziği yoktu” gibi eleştiriler yapıldığını duyuyorum. Her ne kadar hayâlî yönleri olan bir drama çektiysek de o dönemde hiç olmayan bir unsuru varmış gibi göstermek filmin kendi gerçekliğini, iç tutarlılığını telafisiz bir şekilde zedelerdi. Mehter'in esamesinin bile okunmadığı bir dönemde Mehter Marşı çaldıramazdım. Orduya özgü bu müzik formu, İstanbul'un alınışının en az üç yüzyıl sonrasında ortaya çıkıyor. 17'nci yüzyılda geçen bir filmde makineli tüfek kullanmak gibi birşey… Üzgünüm, fakat kulağa hoş gelecek diye gerçekliğin sınırlarını bu kadar da aşamazdım!

/resim/site/121798993677985dd38by.jpg
Ben filme kaba kurgusu, animasyon düzenlemesi ve ses tasarımı bittiğinde, diğer post-prodüksiyon işlemleri başlamak üzereyken dahil oldum. Çekimler sırasında ne yazık ki orada değildim. Bundan dolayı da çoğu bilgim şu anda artık yakın bir dostuma dönüşmüş olan Faruk Aksoy ile yaptığımız, her biri saatlerce süren konuşmalardan oluştu.

Öte yandan, yönetmenin film için en doğru şeyin ne olduğuyla ilgili çok oturmuş bir vizyonu vardı ve bu kendinden emin bakış açısı giderek beni de rahatlattı. Faruk filmini de ülkesini de çok iyi tanıyordu, neyin başarılı olacağının peşinen farkındaydı ve o yüzden filmi aslında kafasında çoktan çekip bitirmişti. Bana çalışmamda büyük ölçüde yön veren bir birifingi vardır ki onu duyduktan sonra zaten Fatih Sultan Mehmet'i hayatıyla, kişiliğiyle çalışmamın odak noktasına oturttum. Dedi ki, “Bu film yalnızca gösterişli bir savaş filmi değil. Evet, savaş son kertede önemli; fakat aynı zamanda dünya tarihini değiştirmiş bir liderin büyük kuşatmadan muzaffer bir komutan olarak çıkana kadar yaşadığı hırs, inanç, kararlılık, cesaret, azim, zaman zaman umutsuzluk gibi yoğun duygular… En nihayetinde de zaferin getirdiği o benzersiz gurur ve mutluluk…” Bu arada, bir insan olarak Mehmet'in babası ve eşiyle olan ilişkilerini de önemsemeli, onlara da vurgu yapmalıydık. Ki o ilişkiler Sultan'ın kendi oğluyla ilişkilerine de ışık tutuyordu. Ayrıca, Era ve Hasan arasındaki aşk da çok önemli bir tematik elementti ve filmdeki epik savaş sahneleriyle mükemmel bir zıtlık oluşturmaktaydı.

“Fetih 1453”ü Hollywood tarzı vahşi sahnelerle bezenmiş kuru bir savaş gösterisi olmaktan çıkarıp sarsıcı bir duygu filmine dönüştüren bütün bu elementleri çok sevdim, hepsi de hikâyenin üzerinde çalışırken beni ayrı ayrı motive etti. Zaten 32 başlıktan oluşan soundtrack listesini incelerseniz, Sultan Mehmet'e, Hasan'a, Era'ya, her ikisinin büyük aşkına adanmış ayrı ayrı temalar ortaya koyduğumu görürsünüz.

http://www.ttnetmuzik.com.tr/album/Fetih_1453__Orjinal_Film_Muzikleri_/263736

'Fetih-145'e bir tarih belgeseli gibi bakmak hata'

/resim/site/11798a99317985dd3aby.jpg
Kesinlikle hayır… Kanımca Faruk çok heyecan verici dramatik bir sinema yapıtı ortaya koydu, politika falan yapmaya soyunmadı. Herkesin bakış açısına saygım vardır, fakat kişisel olarak bir sanat yapıtı üzerinden yürütülen bu tür sığ politik çıkarımlara/tartışmalara girmeyi hiç sevmiyorum.

“Fetih 1453” dramatize edilmiş bir hikâyedir ve bildiğim kadarıyla tarihî bir belgesel olmak gibi bir niyeti de yoktur. Yapım ekibinin önceliği izleyicilere tarihin önemli bir sayfasından hareketle çok güçlü bir sinemasal deneyim yaşatmaktı ve benim bu ekip içindeki görevim de filmin müziğini mümkün olduğu kadar canlı tutmak, yönetmenin hareket noktasını oluşturan duyguları notaya dönüştürmekti. Bunu yaparken sürekli filmin görünür değeri üzerinden ilerledim ve ona dramatik bir yapı olarak baktım; yoksa yerel ya da küresel bazda filme ilişkin potansiyel politik çıkarımların ne yönde olabileceğini hiç düşünmedim. Ben kendi işimi en iyi bu şekilde yapabilirim. Evrensel değere sahip bir filmi dar bir politik cendereye sıkıştırmak benim müzikal vizyonumu da baltalar.

'Müzisyenlerle dolu bir ailede yetiştim'

/resim/site/22799559357985dd48by.jpg
Övgüleriniz için teşekkürler… Harika bir çocukluğum oldu. Müzik olarak da, tamamının derin bir şekilde müzikle bağlantılı olduğu bir ailede yetişmiş olma şansına sahiptim. Ebeveynlerim, onların anne babaları, amcalarımın, halalarımın ve kuzenlerimin pek çoğu profesyonel müzisyenlerdi. Müzik bizleri güçlü bir şekilde biraraya getiren muhteşem bir ortak noktaydı. Ayrıca, çok genç yaşımda, hayatta tanışabileceğim en iyi hocalardan eğitim almış olmak açısından da çok şanslıydım. Fakat, sanırım müzikal bilgimin önemli bir bölümünü yine kendi ailemden aldım. Onların çalışma ahlâkları beni en çok etkileyen değer olmuştur. Kendilerini tamamen müziğe vermişlerdi ve benim için harcadıkları çaba, bu işi profesyonel olarak yapmam için gerekenleri herhangi bir yanılsama olmadan bütün çıplaklığıyla görmemi sağlamıştır. Allah vergisi doğal yetenek ayrıdır, fakat her gün uzun saatlerinizi sanatınızı bilemeye harcamanız da bu işin asla vazgeçilemeyecek bir diğer hassas yönüdür. Çalışma olmazsa yetenekler de zamanla körelir. Aile üyelerimin bana müzik sevgisini ve onu kitlelere lâyıkıyla sunabilmak için gereken saygıyı aşılamasından dolayı, onlara minnettârım.

/resim/site/67997db5f7985dd4aby.jpg
Film müziğinde önemli olan şey her zaman filme hizmet etmektir. Filme, yani resme, ana fikre, oyuncuların performanslarına, duygusal yolculuğa, ritme, düzenlemeye… Liste bu şekilde gider. Tabiî ki geride bıraktığımız son 15 yılda filmler geliştiği gibi müzikleri de gelişti ve bence her ikisi de son derece uyumlu bir şekilde ilerliyorlar. John Williams'ın çalışmalarını seviyorum, bence yaşayan en büyük bestecilerden biridir. Ayrıca onun devraldığı mirasın sahiplerine de hayranım. Erich Wolfgang Korngold'un, Max Steiner'ın, Miklós Rózsa'nın muhteşem orkestralarına… Ve tabiî, bizden bir önceki neslin film bestecileri, Jerry Goldsmith, Bernard Herrman, Ennio Morricone ve Lalo Schifrin'in çalışmaları da halâ alabildiğine etkileyici ve benim açımdan çok önemli...

Aslına bakarsanız, günümüzün film müziğinde yalnızca iki farklı akım olduğunu söylemek bile mevcut manzarayı tanımlamakta eksik kalıyor. Bundan çok daha fazlası var ve sinemada melodiler sürekli değişiyor, ilerliyor, dönüşüyor ki bence bu inanılmaz derecede heyecan verici bir durum. Özellikle son zamanlarda sık sık orkestral ve elektronik dokuyu birleştirme denemelerine girişiyoruz. Ki böylesi sentezlemelerin de -“Matrix” ve “Inception” gibi- yakın tarihli filmlerde çok başarılı olmuş örneklerini duyabilirsiniz.

Bizim işimizde öncelik her zaman için basit bir sorudadır: “Müziklerini yapmayı üstlendiğimiz film özelinde, onun başarısına en fazla hizmet edebilecek olan yaklaşım nedir?” Bulduğumuz çözüm de sonucu herhangi bir şeye benzemeyen, daha önce hiç yapılmamış bir müzik türü olabilir.

Bunun dışında, en beğendiğim besteci ise her zaman Ludwig Van Beethoven olarak kalacaktır.

'Her zaman bir Türk yönetmeni için çalışabilirim'

/resim/site/8798ff9f67985dd42by.jpg
Nereden gelirse gelsin, sinemada her zaman yeni işbirliklerine açığım. Özellikle de Türk sinema endüstrisi son yıllardaki atılımlarıyla film müzisyenleri için heyecan verici bir görünüme sahip… Bu konuda işin ekonomik boyutundan daha önemli olan meslekî ölçütüm, bana senaryonun üzerinde çalışmak için yeterli zamanın verilmesidir. Gerçi, “Fetih 1453”de de görece dar bir zaman vardı, ancak Faruk ne yapmak istediğini çok iyi biliyordu ve ondan ardı ardına son derece aydınlatıcı brifingler aldım. Bura karşılık, normal koşullarda biraz daha ferah feza çalışmayı, işin ta en başından itibaren projede yer almayı isterim. Son kurgusundaki bir film için “Gel buna bir haftada müzik bestele” denildi mi kilitleniyorum.

Bunun dışında para pul sorunları her zaman aşılabilir ve taraflar arasında mutlaka bir uzlaşma yolu bulunur. Benim kariyerimde bir bakıyorsunuz yüz milyonlarca dolarlık bir Hollywood üstün yapımı var, bir sonraki seferde ise küçük bütçeli, bağımsız bir İngiliz filmi… Çekilen yapıtın ekonomik boyutlarına uygun pozisyon almaya yeterince alışkınım ve bu açıdan bir çok Batılı meslektaşıma göre daha anlayışlıyım. Kısacası, müzikal tarzımdan hoşlanan bütün Türk yönetmenlerine kapım sonuna kadar açıktır.

Her ne kadar şu son zamanlarda Amerikan prodüksiyonlarına yoğunlaşmış olsam da, her iki bölgenin projelerinde çalışmayı eşit miktarda seviyorum. Sineması topyekün iyi ya da topyekün kötü bir ülke olamaz. İyi senaryolar ve kötü senaryolar, iyi yönetmenler ve kötü yönetmenler vardır. Doğru projeyi yakaladığınızda, bunun hangi ülkeden çıktığının hiç bir önemi yok. İyi bir film, ona emek veren herkesin emeğinin, er ya da geç, dünya çapında takdir edilmesini sağlayacaktır.

'İyi müzik, iyi filmlerin ana elementlerinden biridir'

Her film kendine özel bir tecrübe olduğu için, her duruma uyabilecek çok kesin bir rakam vermek, tartışılmaz bir oran belirlemek imkânsız. Öyle ki bu esaslı sorunuz ve ona verilecek cevap, başlıbaşına bir röportajın konusu bile olabilir. Fakat, sinema tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip büyük filmlere yakından baktığımızda, pek çoğunun müziği ana elementlerden biri olarak kullandıklarını görürüz. Ben de kişisel olarak müziğin sinemasal bir tecrübeyi oluşturan parçaların vazgeçilmezi olduğunu düşünüyorum.

Fakat filmler, bazılarının üzerinde farklı bir hassiyetle çalışılmış sayısız yapıtaşlarından oluşur. Müziği bu elementler içinde kesin bir yere oturtmak, onun pozisyonunu bir fizik yasası gibi formüle etmek son derece zorlayıcı. Özellikle de her filmin kendine özgü ihtiyaçları olduğunu düşündüğümüzde…

/resim/site/makine_dairesisari6798e40777985dd40by.jpg
Bazen müziği neredeyse filmdeki bağımsız bir karaktere dönüştürmek en iyisidir; bazen de işini hiç sezdirmeden, tamamen izleyicinin bilinçaltına seslenerek yapıyor olmalıdır. Daha önce söylediğim gibi, olay tamamen her filmi kendine özel olarak incelemekte ve besteleri de yine ona özel olarak, hikâyeye en iyi hizmet edecek şekilde biçimlendirmekte yatıyor. Müzikal altyapısı çekilip alındığında değerinden çok şey kaybeden filmler de izledik bugüne kadar, akışında hiç müzik olmadan bir başyapıta dönüşenler de…

Türkiye'deki bütün sinemaseverlere sevgilerimi gönderiyor, sinemacılarınıza da bol şanslar diliyorum. Umarım, yakın zamanda yolumuz yeniden bir Türk filminde kesişir.

/resim/site/42798835607985dd36by.jpg