Gönül bir kez sevdaya düşmeyegörsün; ne FERMAN dinler, ne de İSTAVROZ...

'Beyaz Sinema' akımının özünü, 'bir dindarın perspektifinden hayatın yorumu ve çağdaş dünyanın onun önüne sürdüğü açmazlar' olarak genellersek, 'Uzak İhtimâl'i de 2000'lerin yeni Türk sinemasında 'The İmam' ve 'Takvâ' ile birlikte bu alandaki en yetkin üçüncü yapıt olarak konumlandırmak uygun düşecektir. Perdeden yaydığı muazzam sahicilik duygusuyla hayranlık uyandıran 'Uzak İhtimâl', senaryosu, oyuncuları ve müziğiyle yakaladığı yüksek kalite standardını ne yazık ki teknik açıdan tekrarlayamıyor ve her karesiyle son derece özgün çizgiler taşıyan bu proje 'amatör el kamerasıyla çekilmiş bir Tarkovski filmi' atmosferine hapsoluyor.

Ali Murat Güven
Gönül bir kez sevdaya düşmeyegörsün; ne FERMAN din

alimuratg@yahoo.com

UZAK İHTİMÂL

Yapım Yılı ve Ülkesi: 2009, Türkiye yapımı Türü ve Süresi: Duygusal Drama / 89 dakika Senaristler: Tarık Tufan, Görkem Yeltan, Bektaş Topaloğlu Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun Görüntü Yönetmeni: Refik Çakar Özgün Müzik Bestecisi: Rahman Altın Kurgucu: Çiçek Kahraman Sanat Yönetmeni: Selda Çiçek Oyuncular: Nadir Sarıbacak (Müezzin Musa), Görkem Yeltan (Rahibe adayı Clara), Ersan Ünsal (Sahaf Yakup), Burçin Şenkal (İbrahim Hoca), Murat Ergün (Ayhan) Yapımcı Şirket: Hokus Fokus Film / Tülin Çetinkol Soyarslan, İsmail Kılıçarslan, Mahmut Fazıl Coşkun, Tarık Tufan Dağıtıcı Şirket: Tiglon Film İçerik Uyarıları: Her yaştan izleyici kitlesi için uygundur. Ancak, 10 yaşından küçük izleyiciler konunun durağanlığı nedeniyle sıkılabilir. Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.uzakihtimal.com Yıldız Puanı: * * *

/resim/site/142cc6bcd42c9d7b99by.jpg
Ankara-Beypazarı'nda müezzinlik yapan çiçeği burnunda DİB mensubu Musâ'nın ataması Beyoğlu-Galata Kulesi'nin eteklerindeki küçük bir camiye çıkınca, genç din adamı hayatında ilk defa İstanbul'a gelir ve cami personelinin lojman olarak kullandığı köhne bir apartmana yerleşir. Hemen yanıbaşındaki dairede de yaşlı rahibe Anna ve onun bakımıyla ilgilenen sessiz çömezi Clara yaşamaktadır.

Kiliseyle evi arasında daracık bir hayata sıkışmış durumdaki Clara ile İstanbul cangılında yeni bir düzen kurmaya çabalayan Musâ'nın apartmanın koridorlarındaki tesadüfî karşılaşmaları, aralarında yavaş yavaş duygusal bir elektriklenmenin doğmasına vesile olur. İçine kapanık müezzinin kendisine bile itiraf etmekte zorluk çektiği aşkı, zaman geçtikçe ruhu ve bedeninin her köşesini kaplayacaktır.

Öte yandan, Musâ, Clara'nın görev yaptığı kilisede, eski tüfek bir solcu olan Sahaf Yakup ile karşılaşıp onunla yakın dost olduktan sonra, sevdiği kızın hayatına dair bir başka şaşırtıcı gerçekle daha karşılaşır. Bu süreçte, geleneksel rahibe vakarı içinde yaşayıp giden Clara ile aynı masaya oturup yemek yiyecek, üç-beş cümleyle de olsa sohbet edecek ve nihayet bir iş gezisi kapsamında Şile'ye gidip gelecek kadar yakınlaşma fırsatı bulur.

Ancak, karşılıklı olarak atılan bütün o ürkek adımların, safların son derece kesin ve keskin çizgilerle belirlendiği bir dünyada her iki tarafı da hedefe götürücü bir kudreti yoktur.

YEŞİLÇAM GELENEKLERİNİ TERSYÜZ EDEN BİR GERÇEKÇİLİK

/resim/site/222cc6e0992c9d7b9aby.jpg
Geçen ilkbahardan bu yana olumlu yankıları kulağıma çarpıp duran, “Nedir yahu bu gürültü, neler yapmış bizim sevgili biraderlerimiz” diye merakla bekleyip durduğum “Uzak İhtimâl”i geride bıraktığımız hafta içindeki galasında nihayet görme fırsatı buldum.

Yaygın bir konsensusla “Yeni Türk sineması” olarak adlandırdığımız, milâdı da genel olarak Yavuz Turgul'un “Muhsin Bey” ya da “Eşkıya” gibi yapıtlarıyla başlatılan akım, Klasik Yeşilçam anlatı geleneğinin ulusal sinemamıza çok kötü bir mirası konumundaki “sufle eşliğinde rol kesme” olgusunu bütünüyle reddedip, yerine “sahiciliği” baş tacı eden, canlı ses kaydına dayalı yepyeni bir oyunculuk anlayışı getirdi. O bakımdan, “Uzak İhtimâl”in sahip olduğu gerçekçilik duygusu, sinemamızdaki bu dönüşümün 15-20 yıllık kısa tarihçesi içinde belki öncü bir kimlik taşımıyor; fakat aynı tarihçe içinde daha şimdiden en iddialı ve unutulmaz gerçekçilik gösterilerinden birine sahne olduğu da tartışılmaz…

Yalnızca, İstanbul değil, Kudüs, Berlin, Gazze, Beyrut ya da Saraybosna gibi, yeryüzünde Müslümanlar ve Hıristiyanların kader ortaklığı yaptıkları istisnasız her kentte yaşanabilecek, muhtemelen el'an yaşanmakta olan, başından sonuna dek hüzünle bezeli bir aşk öyküsü anlatıyor bizlere yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun… Ve bu hüzün demetini de Türk sinema tarihi boyunca bir filme yakıştırılmış en şık, en isabetli adlardan birine sararak uzatıyor izleyicisine…

/resim/site/322cc6faae2c9d7b9bby.jpg
Senaryo, benzeri bir durumu asla yaşamak istemeyeceğiniz kadar acıtıcı ve gerçek… Oyunculuklar deseniz, edep duygusu ve masumiyetini henüz yitirmemiş bir İHL mezununun bütün davranış kalıplarını birebir yansıtan ana karakter Müezzin Musâ'dan, büyük şehrin ayartıcılığına uzun boylu direnemeyip yoldan çıkmış bir başka İHL'li, fırıldak işler çeviren yan karakter Ayhan'a; rahibeliğin çile ve sabırla dokunmuş uzun yolunda tıngır mıngır ilerleyen yetim Clara'dan yüzü ve sesinde yılların yorgunluğu sezilen “emekli TİP'li” Yakup Bey'e, İmam İbrahim Hoca'ya ve sabah namazını hiç sektirmeyen 3-5 kişilik çekirdek “ihtiyarlar cemaati”ne kadar bütün kahramanlar o kadar “yaşıyor” ki…

Öte yandan, bazı planlarında neredeyse bir belgesel kıvamına erişen bu ödünsüz gerçekçiliği tamamlayan, bilhassa dindarların kendi hayat pratikleri içinde pek yakından tanıdıkları kimi sözler, tutumlar, açmazlar ve dahası espriler…

Nihayet, hepsinin üzerini güzelce örten, öyküyü iyi anlamış ve iyi tanımlamış bir özgün müzik çalışması…

DOSTUN İYİSİ, ENİNE BOYUNA ELEŞTİRİ YAPANDIR

/resim/site/422cc71fab2c9d7b9cby.jpg
Bu güzelim filmi ulusal sinemamıza -büyük maddî ve manevî sancılar eşliğinde- kazandıran ekibin üyelerinden ikisi, benim için yalnızca sektörden alelâde birer meslekî muhatap değil, aynı zamanda özel hayatımda da has dostlarım olan İsmail Kılıçarslan ve Tarık Tufan… İlki filmin ortak yapımcılarından biri, diğeri ise üçlü senaryo ekibinin bir üyesi… Bu iki kaliteli adamla aynı sofrada oturmuşluğum, yemiş-içmişliğim, hazırladıkları televizyon programlarına katılmışlığım var. Her ikisini de çok seviyor, yıllardır kültür ve sanat adına ortaya koydukları ürünleri takdirle (bazen de içten içe kıskançlıkla) izliyorum.

Ancak, bilindiği üzere, film eleştirilerimi -bu mesleğin bizim câmiadaki kimi toy isimlerinin yaptığı türden- bir “kankalık ekseni”nde yürütmeye pek yatkın biri değilim ben… Özünde iyi niyet ve yetenek pırıltıları yakaladığım, fakat bütçe sorunlarından dolayı orasında burasında aksamalar yaşandığına tanık olduğum “ümitvar” yapımlara cömertçe destek sunmaktan hiç çekinmem. Çünkü para, bazı hayâllerin sinema perdesinde realize edilebilmesi noktasında son derece belirleyici bir unsur. Paranız yoksa, bir taraflarınızı da yırtsanız düşündüklerinizi tam olarak yapamazsınız; bu acımasız denklemin hiç lamı cimi yok!

/resim/site/522cc749a82c9d7b9dby.jpg
Buna karşılık, an gelir, mevcut imkânlar üzerinden öylesine özgün bir dil tutturursunuz ki, izleyici sizin -parasızlıktan dolayı- yapamadığınız o şeyleri de aslında rahatlıkla yapabilecek kalibrede bir sanatçı olduğunuzu, parayı bulunca bir sonraki işinizde çıtayı kat be kat yükseltme potansiyeli taşıdığınızı hemencecik hisseder. “Uzak İhtimâl” de tam olarak böyle bir film işte…

Öte yandan, temel sorunu para değil de devâsız bir yetenek yoksunluğu olan, bundan dolayı yürümeyen bir film gördüm mü de hiç acımam, en yakın dostlarımı gözümü kırpmadan “satarım”. Çünkü bu alanda yeteneği olmayan birinin ne ülkenin öz kaynaklarını çar-çur etmeye, ne de gereksiz yere bizlerin vaktini almaya hakkı yok. O yüzden, bana diş bileyen, konuşacak bir kürsü bulduğu her ortamda gıyabımda kendince “geçirici” cümleler savurarak rahatlamaya çalışan “yandaş” yönetmenler vardır meselâ… Onları geçmişin hatırına yine de sever ve sayarım; ancak tez elden jübilelerini yapmaları gerektiğini söylemekten de asla geri durmam.

/resim/site/62cc773182c9d7b9eby.jpg
Aynı şekilde, sinema adına ortaya konulan boş işler karşısında “yağdanlık” vazifesi üstlenmeye pek gönüllü olmadığım için, beni “hayatta en nefret edilen kişiler” listesinin en tepesine oturtmuş, eleştirmen mi film yapımcısı mı olduğu belirsiz bazı meslektaşlarımız dolanıyor câmiâda… Kalem oynattığı kimi mecrâlarda, senaryosunu kendisinin yazdığı, jeneriğinde bangır bangır adı geçen, dolayısıyla karşısında asla objektif olamayacağı kimi mastürbatif yapımlar için (hiç bir vicdanî ve ahlâkî rahatsızlık duymaksızın) “Türk sinema tarihinin gelmiş geçmiş en muhteşem filmini biz çektik. Bunu seyretmeyen ya da seyredip de beğenmeyen kişi sinemadan hiç anlamıyor demektir. Bizim filmimizi eleştiren haindir” gibi acınası laflar gevelenen, sonra da benim gibi aynı yapıma daha bir serinkanlı yaklaşmaya çalışan adamların eleştirilerini okuyunca şahsım hakkında orada burada “Yunan gâvuru”ndan söz eder gibi konuşan, Ekşi'lerde, İHL Sözlük'lerdeki çıraklarını (Speedy Gonzales, ne tatlı şeysin sen öyle!) seviyesiz yorumlarla üzerime saldırtan çiğ tipler de meslekî arenamızın diğer ilginç renkleri arasında yer alıyor. Doğal olarak, bunları da yakından tanıyorum ve geniş muhabbet ağım sayesinde ne haltlar karıştırdıklarını gayet iyi biliyorum.

Ancak, böylesi “yoldaşlar” her ne yaparlarsa yapsınlar, benden mevzîsini duruma göre belirleyen, “oyun hamuru” kıvamında bir herif çıkmaz. Çünkü, “sinema yazarlığı” mesleğinin de kendine göre bir şerefi ve haysiyeti var.

BÖYLE BİR MAZRUFA BU ZARF OLMAMIŞ

/resim/site/712cc798242c9d7b9fby.jpg
Yukarıdaki peşrevden hareketle, rahmetli babama bile yaşarken hatasını gördüğümde sözünü sakınmayan biri olarak, yıllar içinde sinema sayfamızda şahsıma karşı oluşan yüksek güvene uygun biçimde davranıp, gerek sevgili Mahmut Fazıl Coşkun'a, gerekse “kanka”larım Kılıarslan ve Tufan'a da sözün burasında dostça bir kaç eleştirim olacak.

Öyküsü ve oyunculuklarıyla beni mest eden bu çılgın filmin (sayılamayacak kadar çok) görüntü yönetimi hatasını, genel süreye oranı neredeyse yüzde 20'yi bulan “flû çekim” sorununu salt parasızlıkla açıklamaya çalışmak, sizleri sanatsal bir vebâlden kurtarmaya yetmiyor maalesef… Senaryo ve kasting oluşturma aşamasında ne kadar başarılıysanız, görüntü yönetimi ekibini kurarken de o denli yanlış tercihler yapmışsınız çünkü…

Gala gecesi, filmin bitiş jeneriğini sonuna kadar izledim, o listede “focus puller” (farklı alan derinliklerinde kameranın odak ayarını denetim altında tutan asistan) adı falan geçiyordu. Oysa, bu filmin gerçekten de bir “focus puller”ı olduğuna inanmak öylesine zor ki… Varsa da o arkadaş tez zamanda bu mesleği bırakmalıdır. Gözleri üç buçuk derece miyop-astiğmat bozuk, fakat vaktiyle bir kaç yıl kameramanlık yapmış biri olarak iddia ediyorum, ben bu filmi mevcut hâlinden çok daha iyi çekerdim!

/resim/site/82cc7bfa12c9d7ba0by.jpg
Hadi, biz bu muazzam güzellikteki öyküye tav olduk ve görselliğindeki bütün tökezlemeleri uçsuz bucaksız bir hoşgörüyle karşıladık. Eh, büyük ödülü kazandığınız Rotterdam Festivali de çekim kusurlarına karşı benzer bir esneklik sergiledi diyelim. Ancak, bir “debut” (ilk film) bile olsa, dünyadaki diğer pek çok festival aynı engin hoşgörüyü sergilemeyecektir size. Rollerine böylesine oturmuş bir oyuncu kadrosunu denklemek her zaman için mümkün olamayacağı gibi, bu kadar sıcak, içten, insana dair bir öykü de öyle her gün insanın aklına gelmez. Hâl böyle iken, kim neyi nasıl çekiyor diye sette arada sırada monitöre dönüp neden hiç bakmadınız be sevgili dostlarım? İki başarılı şair olarak, tek kelimeyle şairane bir filmin daha fazla sayıdaki festivalden daha büyük ödüller kazanma şansını böylelikle hiç gereksiz yere zora sokmuş oldunuz. Çünkü, her ne kadar bütçenizin son derece sınırlı olduğunu bilsem de, setin ortasına iyi-kötü bir Arriflex kamera dikilebilmişse, onunla perdeye yansıyan şimdiki sonuçtan çok daha fazlası elde edilebilirdi. Kaldı ki aynı günlük ücrete “high-definition” kameralar varken, “süper 16 mm” gibi ancak müzik kliplerini kurtaracak yarı-profesyonel bir formatı tercih etmeniz de apayrı bir tartışma konusu…

Bu yüzden, fena hâlde arzulamama rağmen, geçen hafta Çağan Irmak'ın “Karanlıktakiler”inin üzerine tereddütsüzce çaktığım “başyapıt” damgasını kullanamıyorum bu hafta… Kullanırsam, o yapıtın sanat yönetmeni ve görüntü ekibine haksızlık etmiş olurum çünkü…

Fakat, şunu açıklıkla söyleyeyim ki acayip derecede sevdim filminizi… O damgayı sizin filmin posterinin üzerine basamasam da gönülden inanarak dile getireceğim bir başka iltifat belki yüreğinize bir parça su serpebilir:

“Uzak İhtimâl”, Türk sinema tarihinde, büyük usta Metin Erksan'ın 1965 yılında çektiği “Sevmek Zamanı”ndan bu yana ortaya konulmuş en iyi “karasevda” filmi... Sinemasever bir kodaman, zuladaki paracıklarına kıyıp da size 500 bin dolar gibi mütevazı bir sermaye sağladığında, bundan beş kat daha iyisini yapacağınıza yönelik inancım tamdır.

Ellerinize, gözlerinize, beyninize ve kalbinize sağlıklar diliyorum.

* * *

FİLMİN EN DEĞERLİ UNSURU:

1) Üç yazarın ortak imzasını taşıyan senaryosu… Hemen hemen mükemmele yakın bir kurgu ve inandırıcılık içinde ilerliyor.

2) Başta Nadir Sarıbacak ve Görkem Yeltan olmak üzere, irili ufaklı bütün rollerdeki oyuncuların, gerek fizyonomileri gerekse performanslarıyla, canlandırdıkları karakterlere dört dörtlük uyması…

Bu iki unsur da bir “ilk film” için müthiş bir başarı olarak kabul edilmelidir.

* * *

FİLMİN ANAHTAR SAHNESİ:

Müezzin Musa'nın yokuşta Clara'yı görüp ardından bir “merhaba” demek için koşması, selam verdikten sonra konuşacak ikinci bir cümle daha bulamaması, ikilinin vedâlaşmaları ve Clara uzaklaşırken kameranın Musa'nın çevresinde yaptığı yarım dairelik dönüş hareketi… “Aşk”ın doğduğu ve biz izleyiciler tarafından da duyumsandığı sihirli an…

* * *

FİLMİN ANAHTAR CÜMLESİ:

İbrahim Hoca'nın Müezzin Musa'ya sorusu: “Nasıl biri, dindar bir kız mı bari?”

* * *

FİLMİN TEKNİK KUSURU:

Bir bütün olarak format tercihi (Süper 16 mm), görüntü yönetimi ve “blow-up” (16 mm negatiften 35 mm kopyalara büyüterek baskı) aşaması sorunlu…

* * *

FİLMİN MANTIKSAL KUSURU:

1) Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları dış hat trenleriyle gidilebilecek en uzak mesafe, İstanbul-Bükreş'tir. Gerçi, Bükreş'ten sonra çileli bazı aktarmalarla Roma'ya kadar gidilebilir; fakat bu da treni tercih etmeyi haklı çıkartacak bir tasarruf sağlamıyor. Şu anda (en az iki gün sürecek) bir İstanbul-Roma tren yolculuğunun birinci mevkî bileti 750, ikinci mevkî bileti ise 450 TL dolayında. Oysa, hemen hemen aynı ücrete İstanbul-Roma arası tek gidiş uçuşlar var ve bunlar iki saat sürüyor. O yüzden, (Atatürk Havalimanı'nda çekim yapmanın teknik ve mâlî külfetini karşılayamamak haricinde) Clara'yı trenle göndermenin hiç bir mantıksal açıklaması yok. Ha, tren garlarının romantizmi ve hüznü -gerçekliği bozunuma uğratmak pahasına- bilhassa tercih edilmişse, ona da diyecek bir sözüm yok!

2) Bir yerel karakol ya da Emniyet Müdürlüğü'nün Kaçakçılık Şubesi, girişleri kayıt altına alınmış şüphelileri savcının karşısına çıkartmadan keyfî olarak serbest bırakamaz. Kahramanlarımızın ertesi gün çıkacakları bir mahkemede savcı tarafından sorgulanıp serbest bırakılmalarını görmek çok daha gerçekçi olurdu.