Güzel çekilmiş, estetik bir film, büyük fırsatları kaçırmış bir film

'Vedâ'yı izlediğimde, teknik ve görsel kalite açısından umduğumun çok ötesinde başarılı, oyunculukları da böylesine köşeli bir senaryodan çıkabileceğin en iyisi olan bir 'üstün yapım'la karşılaştım. Ancak, sevgili Zülfü Livaneli'nin bu denli zengin bir kişisel hayat deneyiminden sonra ortaya yine 'grotesk ulusalcılar'ın damak zevkine uygun, ödünsüz bir 'Atatürk kültü' koymasından dolayı da kalbim aynı düzeyde acıdı doğrusu...

Ali Murat Güven
Güzel çekilmiş, estetik bir film, büyük fırsatlar

alimuratg@yahoo.com

VEDÂ

Yapım Yılı ve Ülkesi: 2010, Türkiye yapımı

Türü ve Süresi: Biyografi / 110 dakika

Yönetmen ve Senarist: Zülfü Livaneli

Görüntü Yönetmeni: Peter Steuger

Özgün Müzik Bestecisi: Zülfü Livaneli

Kurgucu: Ulaş Cihan Şimşek

Kostüm Tasarımcısı: Baran Uğurlu

Sanat Yönetmeni: Hakan Yarkın

Oyuncular: Sinan Tuzcu (Atatürk / Gençliği ve orta yaşlı dönemi), (Atatürk / 6-7 yaşlarında), Bartunç Akbaba (Atatürk / 14-15 yaşlarında), Burhan Güven (Atatürk / 57 yaşında), Serhat Mustafa Kılıç (Salih Bozok), Dolunay Soysert (Zübeyde Hanım), Ezgi Mola (Latife Hanım), Özge Özpirinççi (Fikriye Hanım), Fikret Kağan, Olcay Ayhan Aktaş, Melahat Abbasova, Kaya Akkaya, Tekin Temel, Bahtiyar Engin

Yapımcı Şirket: Kamera Film

Dağıtıcı Şirket: Tiglon Film

İçerik Uyarıları: Savaş şiddeti ve intihar gibi kanlı sahneler içerdiğinden, 13 yaşından küçük izleyiciler için uygun bir yapım değildir.

Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı: www.vedafilm.com

* * 1/2

Mustafa Kemâl ve Salih'in arkadaşlıkları henüz 6 yaşındayken Selanik'te başlar. İkisi de “mahalle mektebi”ne giden bu iki çocuğun arasındaki güçlü bağ, sonradan Selanik Askerî Okulu'nda ise silah arkadaşlığına dönüşecektir. Mustafa Kemâl, Trablusgarp'a giderken annesi ve kız kardeşini kendisine emanet edecek kadar güvendiği sâdık adamını, Kurtuluş Savaşı yıllarından itibaren de özel yaveri olarak yanına alır. İki asker arasında kardeşlikten bile ötelere geçen bu bağlılık, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu 57 yaşında ölene kadar hiç sarsılmadan sürecektir. Öyle ki Salih Bozok 10 Kasım 1938 sabahı, artık en yakın arkadaşının olmadığı bir hayatı sürdürmeyi reddeder, Atatürk'ün son nefesini vermesinden yalnızca bir kaç dakika sonra o da kederinden kendini vurur. 3 yıl boyunca iflah olmaz bir durumda hasta yattıktan sonra da 1941'de vefat eder.

SONUCU KİMSE BEĞENMEDİ, FAKAT…

/resim/site/0113f4699413e62c05by.jpg
Liberal, sosyalist ya da milliyetçi-muhafazakâr… Çevremde, aylardır merakla beklenen bu filmi galasında ya da basın gösteriminde izleyip de beğenmiş henüz tek bir sinema yazarına bile rastlayabilmiş değilim. Aksine, son günlerde duyduğum en ağır eleştirileri daha ziyade kendisini Kemâlist-sosyalist olarak tanımlayan meslektaşlarım yapmaktalar…

Ben ise “Vedâ”yı ne galasında, ne de basın gösteriminde izledim. Yanıma, bu filmi “ısmarlayan” mantığın -başörtüsünden dolayı- vaktiyle okuma hakkını elinden aldığı sevgili hayat arkadaşımı ve iki kızımı da alarak cuma akşamı sinemaya gittim, aslanlar gibi dört kişilik bilet parasını ödedim ve ailecek gözümüzü bile kırpmadan başından sonuna kadar dikkatle izledik Mustafa Kemâl Atatürk'ün 57 yıllık hayat serüvenini… Daha doğrusu, bu zengin hayat serüvenine ilişkin Zülfü Livaneli'nin yaptığı dar kapsamlı yorumu…

Sinemadan çıkarken iki küçük kızımın da gözleri yaşlıydı. Eşimin görüşü ise kısacık olmasına karşın, ortalama Türk insanının muhtemel yaklaşımını dile getirir nitelikteydi: “Çok şık bir film, ancak yeni şeyler söylemedi bize… Bir kez daha, bu toplumun her türlü hatası ve sevabıyla sevip saydığı, ülkenin kurucusu olarak hürmet ettiği 'insan Atatürk'ü değil, kendi muhayyilelerinde kurguladıkları buz soğukluğundaki Atatürk'lerini anlatmışlar.”

Daha sözün başında altını çizerek belirtmekte yarar var… Zülfü Livaneli, bu ülkenin sinemasında görülmemiş standartlarda bir yapım ekibini bir araya getirmiş. Peter Steuger'in liderliğinde müthiş bir görüntü yönetimi, bizleri 19'uncu yüzyıl sonu Selanik'ine alıp götüren birbirinden harika dekor ve kostümler, dönem atmosferine çok uyan bir ışık kullanımı… Hepsinin üstünde de bütün bu usta işi görselliği başarıyla pekiştiren destansı müzikler, kıdemli bir müzik adamı olarak Livaneli'ye yakışan performansta bir “score” çalışması…

Bunlara denilebilecek hiç bir sözüm yok; aksine projenin mimarının bu kadar kısa bir sürede böylesine kalabalık bir seti organize edip sanat yönetimi açısından bu denli parlak bir sonuç almasını ayakta alkışlamak gerekiyor.

Bazı meslektaşlar ise “oyuncuların yetersizliği” meselesine takmış durumda; ki ben bu yöndeki eleştirilere de pek katılamıyorum. Oyuncular, yönetmenin elindeki birer oyun hamuru olarak, belli ki o her neyi istiyorsa ellerinden gelen en üst düzeyde vermek için çırpınıp durmuşlar. Bu yüzden, filmin en önemli rollerini sırtlayan Sinan Tuzcu, Serhat Mustafa Kılıç, Tolunay Soysert, Ezgi Mola ve Özge Özpirinççi'ye haddinden fazla yüklenmenin tutar bir tarafı yok. Aksine hepsi de böylesine köşeli bir senaryodan elde edilebilecek performansın en üst sınırına ulaşıyor, zaman zaman Livaneli'nin o dar kalıplarını bile aştıkları güzel oyunlar çıkartıyorlar. Hele de Fikriye Hanım rolündeki Özpirinççi'yi bu noktada biraz daha fazla kayırmak gerekir.

LİVANELİ, KENDİSİNDEN UMDUĞUM CESARETİ GÖSTEREMEDİ

/resim/site/0213f4ba1313e62c06by.jpg
Bana göre, bu gösterişli filmin en büyük sorunu, yaptığı Atatürk yorumunda…

Hepinizin mâlumudur; gazeteci, yazar ve yönetmen Can Dündar bundan iki yıl kadar önce çektiği “Mustafa” adlı belgesel filmde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunun iç dünyasında şimdiye kadar hiç cesaret edilmemiş derinlikte bir yolculuğa çıkarak, onu, bütün o bronz heykellerin soğukluğundan uzakta, “insan” olarak anlama ve anlatma çabasına girişmişti. Ancak, Dündar'ın bu iyi niyetli çabası statükonun temsilcileri arasında akıllara durgunluk verecek bir nefret dalgasıyla karşılanmakta gecikmedi. Kendisinden “insan Atatürk'ü topluma anlatma” noktasında çok şeyler beklediğimiz, fakat bugüne kadar beklediğimiz hiç bir şeyi bulamadığımız manevi kızı Ülkü Adatepe başta olmak üzere, bu müstesna hayatın ister istemez tarafı olan pek çok kişi ve kurumun -zaman zaman düpedüz hakarete kadar varan- ağır eleştirileriyle allak bullak edildi Can Dündar ve iyi niyetli belgeseli…Tabiî, tozun dumana karıştığı o kritik süreçte, yalnızca “ulusalcı kanat” değil, Türkiye'deki muhafazakâr kesim de her zaman olduğu gibi upuzun bir tren katarını kaçırdı. Atatürk'ü bu ülkenin ve sistemin kaldırabileceği düzeyde bir eleştirellik içinde ele almayı deneyen o nefis filme sahip çıkıp, gelecekte de bu yönde hareket edebilme potansiyeli taşıyan sinemacıları motive etmek yerine, “Ya topyekün linç, ya hiç!” mantığı içinde “Bana ne, beni zerrece ilgilendirmiyor böyle filmler, ne zaman ki biri çıkar Atatürk'e tam giydirir, o zaman belki izler ve desteklerim” diyerek sırtlarını döndüler gelişmelere…

“Vedâ”da Livaneli'nin beni kökten yanıltmasını ve Dündar'ın açılım çabasının üzerine kendi meşrebince bir tuğla da onun koymasını gerçekten çok arzuladım. Fakat, safça bakışım bu kez de kazanamadı. Siyasal açıdan bu kadar kutuplaşmış, tarafgirliği her türlü akıl ve mantık sınırlarını aşıp cinnet noktasına ulaşmış bir ülkede, belli çevrelerce ısmarlanmış bir projenin o çevrelere fazlasıyla angaje bir yönetmeninden bundan daha fazlasının çıkması da mümkün olmazdı zaten. Nitekim, teknik ve estetik açıdan keyif veren bir performansla gözlerimin pasını giderirken, “öz”e ilişkin şabloncu yaklaşımıyla da dersimi fazlasıyla aldım.

ATATÜRK'Ü BU HALKA 'DİNSİZ' GÖSTEREREK SEVDİREMEZSİNİZ

/resim/site/03113f4df1113e62c07by.jpg
Türk devrim tarihini “eskinin tümden reddi”, yeninin ise “tümden kutsanması” olarak algılayan ulusalcı bakışın Atatürk'ü, bu öyküde şeklen bir Osmanlı paşası; fakat ne uğruna çarpışıp tek gözünü kaybettiği Libya gibi diyarlara en küçük bir sempatisi var, ne de mensubu olduğu ülkenin geleneksel değerlerine… Üzerindeki Osmanlı üniformasını bile neredeyse iğrenerek taşıyor ve 57 yıllık hayatının çeşitli kesitlerini anlatan bu senaryoda yalnızca bir kez “Allah” diyor. O da kendisini bütün ülkeye kahraman olarak tanıtan Anafartalar'daki süngü hücumu sırasında siperinden fırlarken…

Günümüzde ulusalcı çizgideki aydınların en medyatiklerinden biri olan Prof. Dr. Toktamış Ateş'in (benim de üniversitede ders kitabı olarak okuduğum) “Türk Devrim Tarihi” adlı eseri, Atatürk'ün Samsun'a gönderilme görevinin ona Sultan Vahideddin tarafından tevdî edildiğini ve birbirlerini gençlik yıllarından itibaren çok yakından tanıyan bu iki adamın, Karadeniz'e yapılacak seferin hemen öncesinde Yıldız Sarayı'ndaki bir odada baş başa uzun bir konuşma gerçekleştirdiklerini yazar. Bütün bir ulusal kurtuluş mücadelesinin en kilit ânı da bu konuşmadır aslında…

Selanik meyhanelerindeki figüranların kostümlerine bile özel bir ihtimam gösterirken Osmanlı Devleti'nden tek bir yöneticiyi bile kadrajına sokmadan Osmanlı'nın yıkılışını anlatmayı deneyen “Vedâ”, ulusal kurtuluş mücadelemizdeki bir sürü kilit ânı es geçtiği gibi bu tarihsel gerçeği de bilerek görmezden geliyor ve olayı “Mustafa Kemâl Paşa'nın ballı bir gününde yakaladığı bürokratik bir fırsat”a indirgiyor. Sultan'ın İngiliz askerlerinin zoruyla imzaladığı o uyduruk ve danışıklı “idam fermanı”nın devletin kolluk kuvvetleri tarafından gerçekten ciddiye alındığı takdirde, sivil Mustafa Kemâl'in Anadolu'da vurulmadan kaç gün ilerleyebileceğinin hesabını bir kez daha tarihimizin henüz yazılmamış sayfalarına havale ederek…

Aynı şekilde, filmin, Atatürk'le yaşadığı kısacık evlilik hakkında konuşması ve gerçeği bütün boyutlarıyla (ya da en azından kendi cephesinden) anlatması 1975'deki ölümüne kadar devletçe yasaklanmış olan Latife Hanım'a yaklaşımı da son derece hoyrat… Onca resmî tarih metninde kıyasıya vurup canına okuduğumuz bu “susmaya mahkûm edilmiş” kadını şimdiye kadar kim dinledi, onun gerçek duygu ve düşüncelerini kim kayda geçirdi? Bu yapıldıysa bile Genelkurmay'ın kozmik odalarında sonsuza kadar saklanacaktır bütün o hatıralar…

Livaneli, Türkiye'de Jakoben Kemâlizm'le meselesi olan geniş kitlelere, en azından ılımlı dindarlara doğru yapıcı bir adım atsaydı, buna cesaret edebilseydi, Atatürk'e korkmadan iki kez daha “Allah” dedirtebilseydi, bir caminin önünden geçirtebilseydi, Sultan'la son kez sarılıp helâlleşmesini gösterebilseydi; onu topluma böyle savaşırken bile kasım kasım kasılan biri olarak değil, gülen, ağlayan, bağıran, küfür eden, doğru ve yanlış kararlar veren dertli bir fâni olarak sunabilseydi, “Vedâ” da hiç kuşkusuz “büyük ve devrimci” bir film olacaktı. Ancak, şimdiki hâliyle “çok şık ve estetik” bir film olmuş.

Perdede bundan daha fazlasını göremedim ne yazık ki…