Çinliler Geliyor2006, Türkiye yapımı Yönetmen: Zeki Ökten Oyuncular: Cüneyt Türel, Bülent Kayabaş, Gürgen Öz, Nilgün Belgün, İpek Bilgin, Yaman Tarcan, Belit Özükan, Yavuz Sepetçi, Yüksel Arıcı, Salih Kalyon, Nevzat Şenol Dağıtıcı: UIP
İzmir'in kendi hâlinde yuvarlanıp giden sessiz sakin bir kasabası, günlerden bir gün yöreye bir dizi lüks otomobilin gelişiyle hareketlenir. 4x4 arazi araçlarını belediye binasının önüne sıralayan gizemli yabancıların arasında bol miktarda çekik gözlü konuk da vardır. Dedikoduların kısa sürede bütün kasabaya yayılmasıyla birlikte, bunların Çin'den (aslında Japonya'dan) yatırım için gelen işadamları oldukları anlaşılır. Asya-Pasifik sermayesi bölgede bazı yeni üretim tesisleri kuracaktır ve konuk işadamları da bu iş için uygun arazi bakmaya gelmiştir.
Olayın duyulmasının ardından, dededen kalma -ancak fazlaca para etmeyen- arazilere sahip bütün kasaba sakinleri tatlı hayâllere dalarlar. Şimdi artık hepsinin amacı, ellerindeki kurak toprakları mümkün olan en yüksek bedellerle “Çinlilere” satıp, ömürlerinin kalan bölümünde müreffeh bir hayatın sefasını sürmektir. Bu konudaki hırsları da aralarından bazılarının kalplerinin karanlık yüzünü açığa çıkarmakta gecikmez.
“Karakter deryası” içindeki derin yüzeysellik
İçimden, bizlere daha önce “Pisi Pisi”, “Sürü”, “Pehlivan” ve “Faize Hücum” gibi saygıdeğer yapıtlar sunmuş olan önemli bir sinema adamına bu satırları yazmak gerçekten de gelmiyor. Ancak, dost acı söyler; söylemiyorsa da söylemeli. Diğer gazetelerdeki meslektaşlarımız “Çinliler Geliyor” adlı o sinemasal felaket için bugün sayfalarında ne gibi yorumlarda bulunacaklar doğrusu hiç bilemiyorum; fakat ben gala gecesi filmi izledikten sonra yaşadığım hayâl kırıklığını artık daha fazla gizleyebilecek durumda değilim.
“Zeki Ökten” imzalı bir filmden beklenemeyecek bir sonuç; ama ne yazık ki gerçek… Perdede izlediğim anlatı, son yıllarda Türk sineması adına ortaya konulmuş en zayıf çalışmalardan biriydi.
Kapitalist küreselleşme karşısında gözlenen toplumsal çürümeyi anlatma iddiasıyla yola çıkmış bir film; senaryosuyla, diyaloglarıyla, oyuncu yönetimiyle, müziğiyle, kurgusuyla ve sinematografisiyle bu kadar mı yüzeyde gezinir be kardeşim… Siz bakmayın benim “Çinliler Geliyor”un konusunu -iyi niyetimden dolayı- bir sürü afili cümleyle izah etmeye çalıştığıma; aslında film bu söylediklerimin hiç birini doğru düzgün anlat(a)mıyor bile. Biz, onunla ilgili olarak şimdiye kadar söylenenlerden ya da resmî internet sitesinde yazılıp çizilenlerden ite kaka çıkartıyoruz bütün bunları…
Film, kimisi iyi kalpli, kimisi sinsi ve hınzır, kimisi de deli dolu, velhasıl herbiri değişik mizaçlara sahip -ve de gereğinden çok fazla kalabalık tutulmuş- bir insan grubunun traji-komik öyküsünü anlatma savıyla yola çıkıyor; ancak bunların arka planlarını tek tek anlatayım derken farkında bile olmadan genelde boğulup gidiyor! Kahramanların hiç birine karşı tam olarak ne sempati, ne de bir antipatı besleme fırsatı tanımıyor bize bu bol konuşmalı anlatım. Kişiler, âdeta bir televizyon piyesindeymişçesine habire konuşuyorlar da konuşuyorlar. Üstelik de o karakterleri olmaları gerektiği gibi kavramamıza izin vermeyen, yanlış yapılandırılmış diyaloglar bunlar. Sözgelimi, öyküde modası geçmiş bir merhameti ve iyi niyeti simgelediği varsayabilecek kişi olan -büyük aktör Cüneyt Türel'in canlandırdığı- lokantacı Salih karakterinin film boyunca merhamet gösterisi adına yaptığı tek şey, dükkanına sığınan kimsesiz bir çocuğu habire inceden inceye fırçalayıp durmak. Hâl böyle olunca da Salih'in merhametinin derinliği konusunda kuşkularımız oluşması pek doğal.
Aynı şekilde, sözümona içten pazarlıklı ve hesapçı bir yerel televizyoncu konumundaki Ahmet de (“Hokkabaz”ın şaşkaloz damadı Gürgen Öz) bu niteliklerinin altını yeterince çizebilecek bir tutum içinde değil. Diğer taraftan, parayı çok seven ve sürekli para arayışı içinde olan “looser” görünümlü kuruyemişçi Osman'ın (Bülent Kayabaş) en tipik eylemi ise çevresine bol bol kuruyemiş dağıtmak. Eh, hâliyle böyle ticaret fukarası bir kuruyemişçi olursanız, daima cebi delik gezersiniz ve ondan bundan para dilenirsiniz!
Hele de filmde “kâh sevişen, kâh dövüşen asırlık çift” görünümü verilmek istenmiş bir Leyla-Hacı ikilisi var ki (İpek Bilgin-Erol Demiröz) bunlar tam anlamıyla evlere şenlik. Leyla'nın Hacı'ya en küçük bir sevgi gösterisinde bile bulunmayıp aralıksız hakaret ettiği, Hacı'nın da Hazret-i Eyüp sabrıyla alttan aldığı bu evlilik o güne kadar nasıl ayakta kalmış birileri bana anlatmalı. Özetle yönetmenin “iyi huylu” ve “kötü huylu” olarak tanımamızı, buna bağlı olarak da özdeşleşmemizi ya da alerji duymamızı istediği karakterler gerçekte ne bu iyiliklerine ne de kötülüklerine ilişkin güçlü birer emare taşımaktan çok uzaklar. İzleyici olarak bizleri ne hakkıyla güldürüp ağlatan, ne de hakkıyla kızdırabilen onca “pişmemiş” kahramanla ilgili bütün yargılarımıza ancak sezgi ve tahmin yoluyla ulaşabiliyoruz. Fatih Altınöz'ün karakterler açısından zengin görünümlü olmaya çalışan, ama bunların hiç birini lâyıkıyla tanımlayamamış senaryosu filmi bu açıdan tek kelimeyle felç etmiş durumda…
Yönetmen Ökten ise bu senaryoyu belki büyük bir iyi niyetle, belki de üzerinde yeterince çalışmadan kabullenerek, en kötüsü de üstüne kendinden hiç bir şey koymadan, kupkuru ve son derece zevksiz bir sinema diliyle görüntülemiş. Öyle ki filmi izledikten sonra geriye dönüp baktığınızda aklınızda sinematografi adına bir tek hoş ve ayrıcılıklı plan dahi kalmadığını görüyorsanız. Tüm öykü, “Haydi, bu sahne lokantada geçiyor, kuralım sabit kamerayı, tekli planda konuşturalım oyuncuyu” ya da “Bu bölüm evde ikili planda geçiyor, kamerayı ikili görecek şekilde uygun bir köşeye oturtalım” mantığı içinde akıp gitmekte. Ne göze hoş gelebilecek keyifli bir kamera manevrası, ne bir pan, ne bir tilt, ne bir yükseliş-alçalış, ne bir zoom, ne de bir mezopan… Bütün film ardarda gelen sabit birer ikili ve tekli planlar demetinden ibaret. Sesli çekilmiş olan bu konuşmalı planların kurgu bağlantılarında ortaya çıkan gereksiz “es”ler de işin bir başka handikapı.
Velhasıl, eline kamerayı her alan İzmir'e gittiğinde ve Seferihisar'ın o parlak güneşi, dingin atmosferi altında bir takım görüntüler çektiğinde Çağan Irmak tarzı bir “iyi sinema” oluşmadığını hep birlikte görmüş olduk. Bunun için bir film kamerasının yanısıra, aynı zamanda izleyicinin kafasında oluşabilecek sorulara da tek tek cevap veren sağlam dokunmuş bir öykü, esaslı bir oyuncu yönetimi ve perdede izlenilen şeyin bir tiyatro oyunu değil de sinema filmi olduğunu hatırlatacak az buçuk sinemasal atraksiyon gerekiyor. Ancak, “Çinliler Geliyor”da bunların hiç biri yok. Alın bu öyküyü, toplam üç dekordan oluşan basit bir tiyatro sahnesi kurun; hiç değiştirmeksizin bire bir aynı diyaloglarla sahnede de rahatça sergilersiniz. O hâlde neden “sinema sanatı” diye bir şey var ve anlatmak istediklerini bir an bile -görüntünün kendine özgü diliyle- anlatamayıp oyuncularına dakika boyunca aralıksız şekilde gevezelik ettiren bir film için yapılan onca masraf niye?
Filmdeki kötü oyuncu yönetimine ve atmosfer oluşturma yönündeki başarısızlığa verilebilecek düzinelerce örnek var. Ancak, sözümona merhametli lokantacı Ahmet'in, kuruyemişçilikle ayakta kalmaya çalışan sözümona sinsi biraderi Osman'ı gırtlaklamaya çalıştığı sahneyi izlemek bile, ne demek istediğimi göstermesi açısından yeterli. İki adam birbirleriyle itişirken, arka plandaki -oğul rolündeki- aktör ise amcasının boğazının babası tarafından sıkılmasına tepkisizce bakıyor. Normal hayattaki bir aile içi kavgada çevredeki insanların reaksiyonları böyle mi olur?
Bu arada, sakın ola filme adını ve temel esprisini veren “Çinlileri” falan sormayın bana. Çünkü bütün öykü baştan sona dek son derece durağan bir görüntü diliyle akarken, lüks araçlarıyla otoyolun ufkunda video klip estetiği içinde -savrum savrum savrulan görüntülerle- belirmeleri haricinde sırra kadem basıyorlar. Geriye ise “sonradan görme yuppie kıroluğu”nun grotesk bir tasviri olan Kayserili danışmanları kalıyor. O da yalnızca bir tek sahneliğine…
Zekâ, sırf “logo”yla olsaydı…
Son bir söz de “Çinliler Geliyor”u çeken Kara Film'in logosuna… Bu şirketin yöneticileri, “Madem ki solcuyuz ve evrim teorisine de inanıyoruz. O halde fırsat bu fırsat, logomuza bile bu konuda bir mesaj yerleştirerek hem propaganda yapalım, hem de hayat karşısındaki duruşumuzu açıkça belli edelim” diye düşünmüş olacaklar ki grafik simgeleri maymundan insana dönüşen bir canlı dizini… Filmin girişinde, perdeye animasyon bir el yansıyor ve haşır huşur kalem sesleri çıkartarak maymundan insana geçişi simgeleyen beş aşamalı bir evrim şeması çiziyor. Demokratik bir ülkede yaşıyoruz; ben nasıl bu yönde bir biyolojik evrime inanmıyorsam siz de pekâlâ böylesi bir iddiaya inanıyor olabilirsiniz. Buraya kadar iyi güzel, fakat kocaman bir kültürel mesajla bezeli böyle bir logonun altını da en azından orta hâlli zekâ pırıltıları taşıyan bir senaryoyla doldurmak gerekiyor. Yoksa, maymununuz sinema tarihi boyunca bir türlü doğrulup evrimleşemez ve hep ilk günkü kambur hâliyle kalır. Sizin logonun içerdiği bütün o göndermeler de çöpe gider!
Ha, bu filmde hiç mi güzel yön yoktu diye soracak olursanız, tereddütsüz biçimde “afişi” derim. Dolu bir çay bardağının üzerine tersine kapatılmış olan çay tabağı, çağrıştırdığı Çinli imajıyla gerçekten parlak bir grafik zekâ ürünü, hoş bir espri olmuş. Ancak onu hazırlayan grafik sanatçısının adını bütün araştırmalarıma rağmen filmin internet sitesinde bulamadım. Yoksa, bu öyküdeki tek profesyonellik gösterisine doğrudan isim vererek teşekkür etmeyi çok isterdim.
Beni bilenler bilir, bu ülkede gösterime giren her yeni Türk filminin ulusal sinemamızın temelleri üzerine konulmuş bir tuğla olduğuna inananlardanım. O yüzden de her film yapım deneyiminden (sanatsal açıdan olmasa bile) en azından sektörel açıdan çıkartılacak bazı dersler mutlaka bulunur. Sonuç itibarıyla, kesinlikle “Aman sakın gitmeyin” gibi yıkıcı ifadeler kullanmayacağım; aksine bence özellikle sinemayla profesyonel düzlemde ilgilenen herkes, özellikle de sinema okullarının öğrencileri ve gelecekte bu sektöre girecek olan kısa filmciler mutlaka gidip görmeli. Çünkü bu bir “Kötü senaryo ve kötü yönetim ne tür sonuçlara yol açar?” dersi âdeta. Gidin ve vasat altı bir öykü ile ona nasıl olmuşsa gönülden inanmış tecrübeli bir sinemacının, biraraya getirilmeleri bile gerçek bir şans olan bir grup usta oyuncuyu nasıl da bozuk para gibi harcadığını kendi gözlerinizle görün.