KÖŞE YAZISI / Bu aşağılık 'film bozuntusu'nu gişede yerle bir etmelisiniz

“Diktatör”... Bu filmin adını sakın unutmayın. Çünkü, piyasaya sürüldüğünde yalnızca üçüncü sınıf bir komedi denemesiyle değil, aynı zamanda son derece bilinçli bir politik dezenformasyonun beyazperdeye yansıtılan görüntüleriyle karşılaşacaksınız. Günü geldiğinde Türkiye Müslümanları olarak bizim de bu stratejiye verecek anlamlı bir cevabımız olmalı... O cevap ise “Diktatör”ü, eğer ki ülkemizin salonlarında her şeye rağmen yine de gösterime girmeyi başarırsa, onu aynı salonlardan sinema tarihimizin görüp görebileceği en ağır gişe hezimetiyle uğurlamaktır!

Ali Murat Güven
KÖŞE YAZISI / Bu aşağılık 'film bozuntusu'nu gişed

alimuratg@yahoo.com

“Diktatör” (The Dictator) adlı filme ilişkin olarak sinema dünyasında dolaşan ilk havadisler, Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi'nin katledişinin henüz kırkını bile doldurmadığı günlerde çalınmıştı kulağıma…

Geçen sonbaharda, internette yabancı bir sinema sitesindeki haberlere göz gezdirirken, sinemaseverlerin kendisini daha önce de benzer pespayelikte bir başka filmden, “Borat” ucubesinden dolayı iyi tanıdıkları Sacha Baron Cohen soytarısının görüntülerini içeren, son derece düşük teknik kalitesine bakılınca alelacele üretildiği her hâlinden belli bir “teaser” çıktı karşıma…

Mâlûmunuz, kurgusu henüz tamamlanmamış, hattâ tek karesi bile çekilmemiş filmlere ilişkin olarak, proje aşamasındaki bu tür yapımları daha aylar önceden izleyiciye duyuran tarzda “öncü klipler” yapmak günümüzün sinema dünyasında artık vakâyi âdîyeden bir durum… Kitlesel ilgi ve merakı diri tutan bu uygulamaya, önemli ya da önemsiz, son dönemde pek çok film başvuruyor.

Anlaşılan o ki, Cohen denilen İngiltere-İsrail kırması eleman da rahmetli Kaddafi'nin, 20 Ekim 2011 günü memleketi Sirte'de bir avuç Amerikan uşağı paralı asker tarafından yolun ortasında linç edilişini duyar duymaz ellerini birbirine kavuşturup keyifle ovuşturmuş, hemen ardından iki-üç gün içinde ise (arka planlarında birer green-box sanal dekor bulunan, öyle aman aman ayrıntılı sahneler içermeksizin büyük bölümü bilgisayar başında kotarılmış) uyduruk bir ön tanıtım fragmanını sıcağı sıcağına piyasaya sürmüştü.

2006'da gösterime giren “Borat” adlı filmini ya da (kendisini ciddi ciddi komedyen sanan) bu adamın daha önceki televizyon gösterilerini izlemiş olanlar, Sacha Baron Cohen stili soytarılıkların hedeflediği zekâ yaşını da gayet iyi bilirler hiç kuşkusuz… Öyle ki onu ve filmlerini anlamak için neredeyse bir “beyin”e bile ihtiyacınız yoktur, perdedeki banallikleri takip etmenizi sağlayan iki adet çalışır durumda göz bu iş için fazlasıyla yeterli gelecektir. Anılan şahsın son yıllarda “komedi” etiketi altında insanoğlunun önüne sürdüğü yapımlar ve o yapımlardaki karakterler karşısında bizim “Recep Ivedik”in “Oxford mezunu bir İngiliz lordu” gibi kaldığını belirteyim de üzerinde konuştuğumuz kalite düzeyi daha bir lâyıkıyla anlaşılmış olsun.

/resim/site/thedictator0154d073c654d073c7by.jpg
İşte, 2012 ilkbaharında gösterime çıkarmayı planladığı yeni filmi “Diktatör” de daha internete düşen ilk sahnelerinden itibaren aynen bu kategoride bir “mal”a benziyordu. Ön tanıtım klibinin görüntülerini izlemeye başladığımda, hayâlî bir İslâm ülkesinin lideri olarak lanse edip kendi çapında aşağıladığı gür sakallı, bol madalyalı ve Arap aksanlı generalin gerçekte rahmetli Kaddafi'nin en banalinden bir parodisi olduğunu hemen fark ettim. Bu tespit benim çok zeki biri olduğumu göstermiyordu elbette, zaten Cohen de izleyiciler -Kaddafi'nin katledilişinden en fazla iki-üç hafta sonrasında- merhum liderle çabucak bağlantı kursunlar diye resmen bir taraflarını yırtmıştı çektiği “teaser” filmde…

Birkaç gün içinde başka pek çok sinema sitesinde de ardı ardına boy göstermeye başlayan bu ön tanıtımı izledikten sonra, video çerçevesinin altında sıralanmış, dünyanın dört bir tarafından sinemaseverlerin yaptığı yorumlara yöneldi gözlerim… “Kör parmağım gözüne” mantığı içinde verilen o hoyrat mesajları elbette ki benim gibi daha bir sürü insan almıştı ve yorumcular da genel olarak Cohen filmlerinin insanî sefaletinden dem vurmaktaydılar. Fakat, o kısa kısa tepki cümleleri arasında, muhtemelen Amerikalı bir sinemasevere ait olanı özellikle ilgimi çekti. “Easy man, easy…” (Sakin ol be adamım, sakin ol!) diyordu bu er kişi; hemen ardından da öyle ya da böyle, bir ülkeye yıllarca devlet başkanlığı yapmış bir lider hakkında, daha mezarının üzerine atılan toprak bile çökmeden bu kadar bayağı komedi gösterileri çekmenin ne sanatçı ahlâkına, ne de sinemanın yerleşik ilkelerine uymadığını vurguluyordu.

Ki hiç tanımadığım, tanıyamayacağım o Amerikalı sinemaseverin bu “insanca” tepkisini okuduğum anda ben de “Allah razı olsun birader” diyerek, kalbimden bir selam gönderdim kendisine…

Şimdi sizlere, İngiliz ve Amerikan sinema-TV piyasasında 1990'ların ortalarından beri “oyuncu” pozlarında dolanan bu ırkçı herifi biraz daha yakından tanıtmak istiyorum.

Öncelikle, kendisinin nüfus kâğıdındaki tam adı Sacha Noam Baron Cohen…

Bingo! Bildiniz! Ağabeyimiz, adından da anlaşılacağı üzere anne tarafından “saf kan Yahudi”… Her ne kadar babası Galler kökenli olsa da, Yahudilik ve siyonizm geleneklerinde “ırk” insana anneden geçmekte olduğundan, ailenin Britanyalı tarafı tamamen bir formalite…

Cohen biraderimiz de İsrail doğumlu annesi Daniella Née Weiser tarafından, babası Gerald'ın mezhebi kitabı zerrece kale alınmadan, çocukluktan itibaren son derece sıkı bir İsrail sempatizanı olarak yetiştirilmiş. Hayfa'da yaşayan büyükannesi de imbikten süzülürcesine itinayla yürütülen bu eğitim-öğretim ve politik bilinçlendirme sürecinde sevgili kızına elinden gelen desteği vererek, torununun Ortadoğu'daki anavatanına lâyık bir militan olabilmesi için cansiperane bir şekilde çırpınmış.

Derken, ailenin varlıklı olmasının da sağladığı avantajla o kolej senin bu kolej benim dolaştırılıp durulan küçük siyonistimizin üniversite çağında meşhur Cambridge'e girip orada tarih okuması sağlanmış. Kendisinin bitirme tezi yine Yahudi tarihine ilişkin bir konuymuş: “Amerikan Yurttaşlık Hakları Hareketi'nde Yahudi Haklarının Kazanılması Süreci”.

Birkaç yıl boyunca dergiler için foto-modellik yapıp daha bir sürü ilgili ilgisiz işe bulaştıktan sonra “Bana ne, bana ne, ben sıkıldım, şimdi de televizyonda sunucu olacağım” diye tutturunca, ırkının kendisine medya sektöründe sunduğu yüksek avantajlarla bu alandaki kapılar da kendisine sonuna kadar açılmış doğal olarak… Beyefendiyi gerek ülkesi İngiltere'de, gerekse diğer bazı ülkelerde meşhur eden ilk önemli televizyon gösterisi ise 2000'de gerçekleştirdiği “Ali G. Show”… Burada “Arap aksanlı İngilizce” konuşan, yanı sıra adı ve tavırlarıyla açıkça “Müslüman göçmen” esintileri taşıyan bir “hip hop” şarkıcısı kimliğiyle farklı sektörlerden bir dizi şöhreti programına konuk ederek onlarla -sık sık belden aşağılara doğru kaydığı- röportajlar gerçekleştiren Cohen, bu programın sonrasında da çeşitli Müslüman ülkelerden hayâlî karakterlere bürünme alışkanlığını hiç hız kesmeden sürdürecekti. Sözgelimi, insanlık ve edepten zerrece nasiplenmemiş kazma sapı kıvamındaki Kazakistanlı bir gazeteci karakteri olan “Borat Sagdiyev” bunlardan bir diğeriydi. Adım başı cinsel içerikli diyaloglar ve üçüncü dünyanın yoksul Müslüman ülkelerini aşağılama temeli üzerine kurulu bu komedi anlayışının izini sürerek, ilk aşamada televizyonda canlandırdığı “Borat” adlı tiplemesiyle Kazakistan Devleti ve halkını ayağa kaldıran espritüel siyonistimiz, sonrasında ise hızını alamayarak aynı yoz tiplemeyi 2006'da bu kez de beyazperdeye taşıyordu.

Bilinçaltı baştan aşağıya Müslümanlara yönelik yoğun bir nefretle kaplanmış olan bu eleman, sinema tarihinin görüp görebileceği en banal, en kitsch filmlerden biri olarak belleklere kazınan “Borat”ın ardından, kâh benzer seviyesizlikte filmler ve televizyon programları yaparak, kâh “Madagaskar” gibi bazı popüler animasyonların seslendirme kadrolarında yer alarak “hak bildiği yol”da dosdoğru ilerlemeye devam etti. 2011 yılı başlarında meslek hayatının şimdiye kadarki en büyük “bal”ını yakalayıp Martin Scorsese'nin güzeller güzeli çocuk filmi “Hugo”da “Paris tren istasyonu şefi” rolünü kapan Cohen, böylelikle birbirinden acınası işlerle dolu kariyerine Scorsese imzalı eli yüzü düzgün bir örnek eklemeyi geç de olsa başarıyordu.

/resim/site/dictatormovieposterteaser0154d1662f54d073c9by.jpg
İşte, bu adamın, internet ortamına düşen bölük pörçük bilgilerden çekimlerinin halen devam ettiğini öğrendiğim “Diktatör” adlı yeni filmi, ABD ve diğer pek çok ülkeyle birlikte Türkiye'de de gösterime girecek. IMDb sitesinde ilan edilen gösterim tarihi ise 11 Mayıs Cuma… Filmi ülkemize hangi şirketin getireceğini henüz bilmiyorum, ancak bildiğim bir şey varsa, o da şu ana kadar sanal âleme en az 3-4 tane farklı fragmanı düşmüş durumdaki bu “çöplüğün”, Cohen'in kariyeri boyunca sık sık yaptığı üzere, İslâm dünyasının üzerine -bazen kamuflajlı bazen de düpedüz açık şekilde- nefret boca etmeye çalıştığı… Filmle ilgili olarak piyasaya daha şimdiden o kadar çok bilgi, belge, fotoğraf, video ve bizzat oyuncusunun ağzından açıklamalar düştü ki, tamamını izlemeden bile gerek "politik yaklaşımı", gerekse “ahlâkî duruşu” noktasında yeterince aydınlandık.

“Diktatör”ün başrol oyuncusu olmasının yanı sıra ortak senaryo ekibinde de yer alan Cohen, kendisine pek muazzam bir yetenek deryası gibi görünen o kısır muhayyilesinde “Wadiye Cumhuriyeti” diye -sözde- hayâli bir ülke yaratmış. Bu ülkenin de “General Alaaddin” adlı despot bir devlet başkanı var. Yapımcıları her ne kadar “Biz belli bir coğrafî bölgeye, etnik ya da dinsel kimliğe odaklanmadan, dünyanın gelmiş geçmiş bütün diktatörlük rejimlerine, askerî diktatörlükle yönetilen bütün muz cumhuriyetlerine genel çerçevede bir giydirme yapıyoruz” teranesi okusalar da General Alaaddin'in kendisi ve ülkesinin adlarından Üsame Bin Ladin tarzı sakalına, ülkesindeki yapıların doğu mimarisinin izlerini taşıyan tasarımlarından katur kutur bir Arap İngilizcesi konuştuğu o alaycı aksanına kadar her şey, bir kez daha İslâm dünyasını, spesifik olarak da Kaddafi ve Bin Ladin'i işaret ediyor. Belki bu genelleyici formülün içine bir doz da Saddam Hüseyin kimliği kattığını söyleyebiliriz, fakat senaryoyu yazarken ağırlıklı olarak Batı medyasının “Arap baharı” diye süslü püslü bir yafta bulduğu (benim ise ortaya çıktığı ilk günden beri yalnızca olarak gördüğüm) son dönemdeki CIA darbeleri silsilesinden çok etkilendiği belli. Bu operasyonları “ilkellikle boğuşan İslâm ülkelerine yüksek kalitede demokrasi ihracı” mantığıyla alabildiğine yüceltirken, halklarına verdikleri hizmetler ve yaşattıkları zulümler daima at başı gitmiş kimi tartışmalı Müslüman liderleri de bütünüyle tek yönlü bir bakış açısı çerçevesinde yerden yere vuruyor. Hele de Megan Fox gibi, kameraların önünde vücudundan başka sergileyebileceği herhangi bir numarası bulunmayan yeteneksizlik anıtı bir kadın üzerinden General Alaaddin'in seks düşkünlüğüne yönelik bir göndermesi var ki Amerikan istihbaratının şimdiye kadar alaşağı ettiği bütün liderleri gözden düşürmek için tekrar tekrar kullandığı beylik kara propaganda tekniklerinin beyazperdedeki ısmarlama bir uzantısından başka bir şey değil bu… İngiliz, Fransız, Alman ve Amerikan demokrasilerinin başındaki liderlerin “cinsel sicili” öylesine temizdir, o kadar pürüzsüzdür ki özel hayatlarında hatun kısmıyla oynaşan liderler yeryüzünde bir tek İslâm ülkelerinden çıkar!

Cohen ve Fox'un yanı sıra Ben Kingsley, John J. Reilly, Kevin Corrigan, Jim Piddock, Anna Faris ve Danielle Burgio gibi, bazılarını önceki işlerinden dolayı ciddi ciddi önemsediğimiz bir sürü oyuncunun -hangi akla hizmettir bilinmez- irili ufaklı roller üstlendikleri bu banallikler resmîgeçidinin yönetmen koltuğunda ise Cohen'in ruh ikizi Larry Charles oturuyor. Neden “ruh ikizi” diyorum; çünkü her ikisi daha önce 2006'da “Borat” ve 2009'daki “Brüno”da da yine birlikte çalışmışlardı. Bunlar, beyazperdede bol baldır bacaklı, argonun dibine vurmalı, gaz çıkarmalı, geğirmeli, böğürmeli, kusmalı komediden pek iyi anlayan son derece uyumlu bir çift oluşturmaktalar…

1995'de yitirdiğim rahmetli babam Kemâl Güven'in bana hayatım boyunca kılavuz olmuş bir sözü vardı:

“Kardeşimi pataklayacaksam, bunu gerçekten hak etmişse, o durumda böyle bir cezayı vermeyi hiç kimseye bırakmam ve kendim pataklarım. Fakat, aynı kardeşime, önceki bütün hatalarına rağmen ailemden olmayan bir yabancının el kaldırdığını gördüğümde ise bu durum kanıma dokunur ve ona uzanan elleri kırarım. Kardeşini yabancıların cezalandırmasına asla izin verme evladım. Eğer mutlaka cezalandırılması gerekiyorsa, bu işi de yine sen yap, kardeşini eloğluna kurban etme. Çünkü hayatta kardeş olmanın çok önemli bir hatırı vardır.”

İşte benim de beyni siyonist annesi tarafından 40 yıldır Arap-İslâm düşmanlığıyla tıka basa doldurulmuş bu patates suratlı herifin şu fânî dünyadan sırayla gelip geçmiş, arkalarında hem iyi hem de kötü hatıralar bırakmış, tartışmaya açık pek çok yönleri bulunan, fakat son noktada her biri şehadet getirerek can vermiş birer Müslüman pozisyonundaki bazı merhum liderlerle böylesine seviyesiz bir sinema dili üzerinden maytap geçmesi fena hâlde kanıma dokunuyor.

Cohen adlı bu “yavşak”, 20 yıla yaklaşan kariyerinin en azından bir tek çalışmasında üçüncü dünya ülkelerindeki Amerikan darbelerine, işgallerine, bunlarla gelen akıl almaz zulümlere, Rusya'nın Çeçenistan'da yıllarca yürüttüğü ve sonunda da kukla bir diktatörlük kurarak noktaladığı etnik temizliğe, en önemlisi de siyonist vampirlerin Filistin'de neredeyse 80 yılı geride bırakan kesintisiz vahşetine yönelik üç-beş anlamlı söz söylemiş olsaydı, o zaman derdim ki “Bu adam gerçekten arızalı… O, dinler, ırklar ve devletler üstü biri… Zulüm her nereden gelirse gelsin hiç ayırmadan herkese çakıyor, kendisi için etnik kimliğin de dinin de hiç bir ehemmiyeti yok.”

Fakat, bu tatlısu muhalifinin meslekî serüvenine ve bugüne kadar yapı ettiklerine baktığımızda, iki-üç önemsiz televizyon skecinde uzun favorili Ortodoks Yahudilere şöyle bir dokundurması haricinde, ağzından şimdiye kadar ne emperyalizme, ne de siyonizme yönelik olarak gık bile çıkmamış.

Kariyerindeki genel manzara ortadayken, böylesine çiğ ve tarafgir bir adama vaktiyle Charlie Chaplin'e verilen türden bir “politik hiciv ustası” unvanı da az üç gömlek büyük gelir. Chaplin de İngiltere doğumlu bir Yahudi'ydi ve dahası “Marksist”ti. Fakat, inandığı ideoloji doğrultusunda ömrü boyunca emeğin ve ezilenlerin yanında oldu, kendisini beyazperdede meşhur eden ABD'ye de hiçbir zaman hak ettiğinden daha fazla iltifat etmedi, hele hele asla yalakalık yapmadı. Onun yalnızca 1921 yapımı “Yumurcak”ını ya da Adolf Hitler'i henüz yaşarken tefe koyduğu 1940 tarihli “Büyük Diktatör”ünü izleseniz bile, karşınızda kalbi ne denli insan sevgisiyle dolu, faşizme, emperyalizme, kapitalist sömürüye karşı tepkilerini ırk ya da din kimliği üzerinden değil insanlığın ortak değerleri üzerinden veren şerefli bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlarsınız.

Gerçi henüz gösterimine iki buçuk ay dolayında bir zaman var gibi görünüyor; fakat siz sağduyu sahibi sinemasever dostlarım, sizler yine de ajandalarınıza şimdiden gerekli kaydı düşün lütfen:

11 Mayıs 2012 Cuma günü, dünyanın bir çok ülkesiyle birlikte Türkiye'de de gösterime girecek bir film müsveddesi hazırlanıyor. Söz konusu filmin adı “Diktatör”…

Yönetmeni Larry Charles ve başrol oyuncusu ise Sacha Baron Noam Cohen…

Amerikan-Yahudi sermayesiyle çekilen bu film, ayan beyan belli ki Pentagon tarafından ısmarlanmış, kendisine göre çok komik bulduğu ve mizah saydığı düşük kalibreli bir senaryo çerçevesinde, bazen arkadan dolanan bir dille, bazen de işin resmen suyunu çıkartarak ABD'nin yakın geçmişte teker teker katlettiği ya da yakın gelecekte katletmeye hazırlandığı kimi İslâm ülkelerinin devlet başkanlarıyla alay ediyor, onları gerçekte olduklarından kat be kat daha sefil mahlûklar olarak tasvir ediyor.

Yani, tam olarak rahmetli babamın yıllar önce verdiği öğütteki durum bu… Batı emperyalizmi, önce iktidara getirip kullanmak istediği, belli bir süre boyunca da başarıyla kullandığı, fakat sonra yurtseverce refleksleri efendilerine hizmet etme mecburiyetinin önüne geçerek onlarla ters düşen ve giderek ülkesinin çıkarlarını çok daha fazla kollamaya başlayan hangi Müslüman lider varsa onu kanlı birer darbeyle harcıyor. Adamları yargısız infazla, sokak ortasında linçle, bayram arefesinde idâmla, evinde karısı ve çocuğunun gözlerinin önünde kafasına bazuka ile ateş ettirerek katletmesinin ardından, sergilediği bu gibi vandalizm gösterilerini uluslararası kamuoyu nezdinde haklı çıkartabilmek için de onlarla ölümlerinden sonra bile gırgırını geçmeye devam ediyor.

Ulan aşağılık sömürgenler, o insanları o koltuklara siz oturttunuz. Yıllarca onların üzerinden mazlum ulusların kanını emdiniz, gelişmekte olan ülkelerin öz kaynaklarını tükettiniz. Ne zaman ki aynı liderler geçmişte yaptıkları hatalar için nedâmet getirerek sizlere itaat etmez oldu, bu kez de silahlı güçlerinizi üzerlerine salarak onları yok ettiniz.

Müslümanlığın kadim geleneklerine saygınız falan yok, Araplar'dan ve genel olarak İslâm dünyasından tiksiniyorsunuz, bari en azından Cohen gibi içi çürümüş siyonistlere maytap geçme malzemesi yaptırdığınız liderlerin size mâzide geçtikleri onca ekonomik, politik ve askerî kıyağın, petrol, doğalgaz ve değerli maden arama imtiyazlarının, topraklarında kurdurdukları askerî üslerin bir dirhem hatırı olsun.

Bu hatırın yüzü suyu hürmetine, parçalanmış bedenleriyle yattıkları meçhul mezarlarında, bırakın da ölümlerinden sonra rahat uyusunlar.

Fakat, böyle bir jesti asla yapmaz emperyalizm… O öyle kindar bir pisliktir ki bu kadarını bile çok görür sömürdüğü ülkelerin alaşağı edilip öldürülmüş liderlerine…

/resim/site/makine_dairesisari54d24a0854d073cbby.jpg

“Diktatör”… Bu filmin adını sakın unutmayın. Çünkü, piyasaya sürüldüğünde yalnızca üçüncü sınıf bir komedi denemesiyle değil, aynı zamanda son derece bilinçli bir politik dezenformasyonun beyazperdeye yansıtılan görüntüleriyle karşılaşacaksınız.

Günü geldiğinde Türkiye Müslümanları olarak bizim de bu stratejiye verecek anlamlı bir cevabımız olmalı... O cevap ise “Diktatör”ü, eğer ki ülkemizin salonlarında her şeye rağmen yine de gösterime girmeyi başarırsa, onu aynı salonlardan sinema tarihimizin görüp görebileceği en ağır gişe hezimetiyle uğurlamaktır.

Güttükleri dâvâda kökünden haksız olmalarına rağmen, Amerikalı aktrist Angelina Jolie'nin Bosna İç Savaşı sırasında yaşanan bir aşk hikâyesini anlattığı ilk yönetmenlik denemesi “Kan ve Bal Ülkesi” için, anılan filmin geçtiğimiz günlerde Belgrad'da düzenlenen galasını toplam 12 kişinin katılımıyla protesto eden Sırp faşistleri kadar organize olmayı bilelim.

Evet, en azından bu kadarını yapabilelim.

Sizlerin sağduyusuna güveniyorum.

* * *

http://www.imdb.com/title/tt1645170/

http://www.youtube.com/watch?v=MFsNeR1aJx0&feature=fvst