alimuratg@yahoo.com
HAYAT AĞACI (The Tree of Life)
Yapım Yılı ve Ülkesi: 2010, ABD yapımı
Türü ve Süresi: Aile odaklı drama, 139 Dakika
Yapım Bütçesi: (Tahmini) 32 milyon Amerikan Doları
Gösterim Formatı: 35 mm standart sinema filmi
Perdedeki Resim Formatı: 1.85:1
Ülkemizde Gösterime Sunulan Kopya Sayısı: 11
Yönetmen: Terrence Malick
Senarist: Terrence Malick
Görüntü Yönetmeni: Emmanuel Lubezki
Özgün Müzik Bestecisi: Alexandre Desplat
Kurgucular: Hank Corwin, Jay Rabinowitz, Daniel Rezende, Billy Weber, Mark Yoshikawa
Yapım Tasarımcısı: Jack Fisk
Sanat Yönetmeni: David Crank
Set Dekoratörü: Jeanette Scott
Kostüm Tasarımcısı: Jacqueline West
Makyaj Tasarım Ekibi Şefi: Darylin Nagy
Saç Tasarım Ekibi Şefi: Kelly Nelson
Oyuncuları: Brad Pitt (Bay O'Brien), Jessica Chastain (Bayan O'Brien), Hunter McCracken (Jack O'Brien-Küçüklüğü), Sean Penn (Jack O'Brien-Erişkinliği), Joanna Going (Jack O'Brien'in karısı), Tye Sheridan (Steve O'Brien), Laramie Eppler (R.L. O'Brien), Fiona Shaw (Büyükanne), Kelly Koonce (Peder Haynes), Will Wallace (Mimar), Cole Cockburn (Harry Bates), Brayden Whisenhunt (Jo Bates)
Dağıtıcı Şirket: Tiglon Film
İçerik Uyarıları: Her yaş grubundan izleyici için uygun bir yapımdır. Ancak, içerdiği duygusal öğeler ve metaforlarla bezenmiş durağan anlatımı nedeniyle, küçük sinemaseverlerin kendilerini (anlatımın çetrefilli ilerlediği bölümler hakkında) aydınlatacak erişkin bir refakatçi eşliğinde izlemesinde yarar bulunmaktadır.
Ailece izlenebilir mi? / EVET
Yeni Şafak-Sinema Puanı: * * * *
Resmî İnternet sitesi ve Fragmanı: www.twowaysthroughlife.com
::::::::::::::::::::::::::::
1950'li yılların başı… Amerikan donanmasında teknisyen subay olarak görev yapan , kırılgan eşi ve üç erkek çocuğuyla birlikte 'ta tipik bir orta sınıf hayatı sürmektedir. Gençliğinde hep iyi bir müzisyen olmayı hayâl etmiş, fakat hayatın kendisini savurduğu son noktada bu hayâlinden oldukça uzaklara, gibi sanatla bütünüyle ilişkisiz bir kurumun tam orta yerine düşmüş durumdaki , olduğunu varsaydığı hayatının acısını zaman zaman eşi ve çocuklarından çıkarmaktadır.
Oysa, bu anlamda kaderiyle çok daha uyumlu ve mütevekkil bir görünüm sergilemektedir. Oğulları büyüdükçe onlarla kocası arasında daha bir sıklıkla kalmaya başlayan bu iyi niyetli kadın, kendisine teslim olduğu kaderin en ağır imtihanlarından birini de ortanca çocuğunun henüz yaşındayken hayatını kaybetmesi haberini alınca yaşar. Bir postacının ordu yazışmalarında kullanılan sarı zarflardan birinin içinde getirdiği o acı haber, yalnızca 'ı değil, hayata hep bardağın boş tarafından bakmayı alışkanlık hâline getirmiş 'ı da derinden sarsacak, kocaman bir harcanmışlığı temsil ettiğine inandığı ve sürekli yakındığı varlığının, kurduğu aile içindeki anlamını ta en baştan sorgulamasına yol açacaktır.
'nin fertlerinin bu beklenmedik kaybın ardından hayat ve ölüm üzerine giriştikleri yoğun sorgulamalar katlana katlana onlarca yılı aşar; babasıyla her gencin yaşadığı didişmelerin tezgâhından geçerek büyüyen, sancılı bir çocukluğun ardından da ünlü bir mimar olan büyük oğul 'ın bugünlerine kadar yansır. Ancak, sonunda aradığı cevapları bularak çalkantılı ruhunu sükûna kavuşturmayı başaracaktır.
::::::::::::::::::::::::::::
Uzun zamandır, hattâ net bir tarih vermek gerekirse Coen Kardeşler'in “İhtiyarlara Yer Yok”undan (No Country for Old Men, 2007) bu yana izlediğim hiç bir yabancı film, beni böylesine ağır bir şekilde hırpalamamıştı.
Ancak, Malick'in, 2005'de çektiği, kimilerine inanılmaz sıkıcı gelen, benim ise her karesini yine büyük bir keyifle, âdeta yudum yudum içerek izlediğim “Yeni Dünya”sından sonra adına "sinema" denilen şu yüksek cazibeli temâşâ sanatında bir anda böylesine zirve bir noktaya sıçrayacağını, doğrusu ya, sıkı bir Malick takipçisi olma iddiasındaki bu fakir bile tahmin edemezdi.
Şimdiye kadar 5 uzun metrajlı film yöneten ve yönettiği filmlerin hepsinin senaryosunu kendisi yazan (yalnızca bir roman uyarlamasıydı, diğerleri özgün hikâyeleridir) Teksaslı yönetmen, son anlatısında bizleri toparlayıp hayatta en iyi bildiği tanıdığı yere, Teksas'a götürüyor. Üstelik de Teksas'ın -kendi çocukluğunun geçtiği- 1950'li yıllarına…
Bayan O'Brien, içinde bulunduğu orta karar maddî koşullar, ekonomik-toplumsal standartlar ve dinsel inançlarıyla her ne kadar barışıksa, Bay O'Brien da eşinin tam aksine, bütün bunlardan dibine kadar huzursuz biri… “Hayatı ıskaladığı”na dair sabit fikri, kafasında her geçen gün âdetâ bir virüs gibi yayılıp, yıllar içinde adım adım bütün bedenini ve ruhunu ele geçiriyor. Öyle ki geleneklerine bağlı bir Teksas ailesinin tarihindeki en anlamlı kilometre taşlarına dönüşmesi, mutluluğa doğru yelken açmaların baş gerekçesi olması beklenen bir dizi tanrısal armağan, “ardı ardına gelen üç gürbüz erkek çocuk” bile, ailenin reisinin benliğini kaplayan “Ben doğarken ölmüşüm” psikolojisini değiştirmeye yetemiyor.
Bayan O'Brien, o suskun bakışlarının ardında elbette ki aptal biri değil; eşindeki kronik mutsuzluğun, “hayatını bozup para gibi harcayıp tükettiği” hezeyanının dibine kadar farkında… Onu önce üç güzel oğlan çocuğuyla, ardından da dindar bir kadının olanca sadâkati, sevgisi ve saygısıyla hem evine, hem de hayata bağlamaya çalışıyor. Ancak, 1950'lerin ABD'si, bu tür sorunların -hele de tutucu Güney'de- ortaya pervasızca dökülüp konuşulacağı bir yer olmadığından, sorunların çözümü de ancak beden dilinden, sessiz bir iletişimden ve en nihayetinde bizzat Allah'ın duruma el koymasından bekleniyor.
Değerlendirmelerimizin burasında, sözü daha fazla uzatmadan şu önemli hususu vurgulamak gerekiyor:
Brad Pitt'in hayranlık uyandırıcı bir görsel/duygusal uyum ve inanmışlık içinde canlandırdığı Bay O'Brien karakteri aslında bizzat benim, sizsiniz, bizleriz… Daha doğrusu, ilk gençlikte bir sürü pembe hayâller kurup kariyer yolculuğuna da o parlak planlar eşliğinde çıkan, sonrasında ise hayatın acımasız koşulları ve gerçekleriyle yüzleşince bu planların çoğunu derin dondurucuya kaldıran “erkek milleti”nin kahir ekseriyetinin hissiyatını beyazperdeye yansıtıyor bu karakter… O yüzden, kahramanımızın Teksaslı olmasının ve İngilizce konuşmasının bu noktada artık hiç bir önemi kalmamakta; çünkü ağzından çıkan her isyan cümlesinde, Teksas'tan Erzurum'a, İstanbul''dan Tokyo'ya kadar bu çağda yeryüzüne erkek olarak gelme imtihanından geçen bütün kullar rahatlıkla kendi duygu ve düşüncelerinden yansımalar bulabilir.
Derken, Bay O'Brien'ın hayat hakkındaki bitmez tükenmez şikayetleri, tevekkül yoksunu hoyrat tavırları iyice zıvanadan çıkıp ailenin bütün üyelerini bunaltmaya başladığında da Yüce Allah bu kesintisiz nankörlük ortamına el koyuyor ve ortanca oğul R.L.'i ( diye okunur) katıldığı savaşta () ebeveynlerinin ellerinden alıyor.
Film, başından sonuna kadar anne ve babanın gözlerinden ilerleyecekmiş gibi bir tavır takınmakla birlikte, özellikle R.L.'in ölümünden sonra hikâyenin dümenine en büyük oğul Jack'in geçtiğini görürüz.
Bakterilerin, hücrelerin, kan damarlarının her an sayısız gelişmeye sahne olan mikro kâinatından dünyanın en eski çağlarına, dinozorların yaşadığı dönemlere sıçradığımızda görürüz ki herşey ve herkes yaradılışın ilahî yasalarıyla sonuna kadar uyumludur. Öyle ki, çağımız insanı tarafından popüler kültürde vahşi bir saldırganlığın simgesine dönüştürülmesine rağmen, hastalanmış (belki de yaralanmış) hemcinsini acınası bir vaziyette gördükten sonra ona dokunmayan ve sessizce uzaklaşıp giden ürkünç dinozor bile sergilediği yüksek merhametle o uyumun bir simgesi olarak kullanılır yönetmen tarafından… Doğada ancak bu kusursuz döngüyü yürütme adına “ölüm” vardır; yoksa “körü körüne vahşet” adına değil… O yüzden, doğum ne kadar doğal ise ölüm de o kadar doğal kabul edilmelidir.
Fakat, Bayan O'Brien'ın -olanca kırılganlığına rağmen- nispeten daha kolay kabul edip içselleştirdiği bu yalın gerçeği, yaşadığı çağın ve ülkenin değer yargılarının esiri olmuş Bay O'Brien ise bir türlü lâyıkıyla kavrayamaz. Bazen (özellikle de doğumun ve doğanın mucizevî güzellikleri, insanlara sunduğu armağanlar karşısında) kendine gelip merhametli ve sevecen bir baba-koca olmalar, fakat çoğunlukla da pişmanlıklar, “keşke”ler, “ah”lar, “vah”lar eşliğinde hayatını sürdürür. Daha bir fenası, bu depresif bakış açısını kendi çocuklarına da aşılamaya kalkışarak (“Hiç bir zaman aşırı iyi olmayın, çünkü iyiler asla kazanamaz”) hayatını yorgun bir şekilde tamamlar.
Ben yalnızca şunu biliyor ve şunu söylüyorum:
Bir çok sinemaseverin haberdar olmadığı bu stratejik aile sırrını burada paylaşınca, sanırım kovboylar, silahlar, sığırlar ve Başkan Bush gibilerinin diyarı Teksas'tan, çektiği her filmi bin bir türlü metafizik arayışlar ve göndermelerle bezeyen böylesine aykırı bir adamın nasıl çıktığı meselesi, yanısıra benim de Azerî kökenli biri olarak, şeklen Anadolu'dan çok uzaklardaki bu adamı içgüdüsel bir şekilde neden bu kadar sevdiğim biraz daha kolaylıkla anlaşılacaktır.
Malick'in, çağdaşı konumundaki hiç bir Amerikalı sinemacıda bulunmayan mistik duyarlılıklarının ve estetik yetkinliğinin sırrı işte tam olarak burada, dedesinin genetik olarak kendisine naklettiği etnik zenginliklerde gizli… Ailesine Doğu'dan taşınan ve miras olarak bırakılan o ata kültüründe… Yoksa, ne “İnce Kırmızı Hat”, ne “Yeni Dünya”, ne de “Hayat Ağacı”, tasavvuf düşüncesinden nasiplenmemiş birinin salt kendi kendine arayışlarla üretebileceği türden filmler değillerdi. Bu yüzden de Hollywood'un dar kalıplarına sığması imkânsız olan “derinleşmiş” bir sanatçı sıfatıyla, Malick de tıpkı aynı meşrebe mensup olduğu Kubrick gibi Amerikan sineması içinde kendi özel tarihini yazmaya devam edecektir.
Bu arada, filmi izlerken, hikâyenin değişik anlarında perdeye yansıyan o hayranlık uyandırıcı, için için kıpraşan ve sürekli form değiştiren rengarenk ışığın ne olabileceğine kafa yormayı da unutmayın sakın. Ben o ışığın neyi temsil ettiğini buldum; bakalım sizler de bulabilecek misiniz?
* * *
“HAYAT AĞACI”NDAN BAZI UNUTULMAZ MONOLOGLAR
Doğayı seçerek, ya da erdemi seçerek…
Hangisini takip edeceğiniz bütünüyle size kalmıştır.
Erdem, kendisini memnun etmeye çabalamaz.
Önemsenmeyi, sevilmemeyi, unutulmayı kabullenir.
Aynı şekilde, hakareti ve yara almayı da…
Doğa ise sürekli kendisini memnun etmek ister.
Aynı şekilde, diğer insanların da kendisini memnun etmesini…
Bu isteğini, başkalarına dayatmak hoşuna gider.
O hep kendi için, kendi yolunda ilerleyerek yaşar.
Bütün dünya etrafında parıldarken ve sevgi her şeyin içinden bizlere gülümserken, o ise mutsuz olmak için sürekli bahaneler bulur.
Derler ki erdemin yolunu seçen her kimse, onun sonu asla hüsran olmazmış.”
* * *
“Tanrı, bağışlayan ve esirgeyendir. Onun mizacı bu… İyileştirmek istediği yaraların üzerine kelebekler gönderir.”
* * *
* * *
“Yanlış insanlar aç kalıyor, sevgisiz yaşıyor ve erken ölüyor… Ve yanlış insanlar kazanıyor, seviliyor, uzun yaşıyor…”
“Hayatta başarılı mı olmak istiyorsun? O zaman, asla çok iyi biri olmayacaksın.”
* * *
“HAYAT AĞACI”NDAN (HER YERDE BULAMAYACAĞINIZ) İLGİNÇ AYRINTILAR
- Film, sinema tarihinde “kaynak format” olarak en fazla çeşitlilik gösteren yapımlar sıralamasında muhtemelen birinci sıraya oturacak kadar farklı kamera ve hammadde tipleri kullanılarak çekildi. Yönetmen Malick, bu film için kaydettiği yeni görüntülerde standart 35 mm'den yatay ve dikey 65 mm Panavision'a, Redcode RAW'a kadar (hem negatif film malzemesi tüketen, hem de direkt hard-diske kayıt yapan) yarım düzineye yakın farklı modelde kameradan yararlanırken, daha önceden çekilmiş (uzay boşluğu ve doğal manzaralar gibi) bazı stok görüntülerde de kaynak, IMAX şirketinin dev perde için hazırladığı 70 mm yatay format belgesellerdi. Filmin gelecekte IMAX formatındaki büyük salonlarda da rahatlıkla oynatılabilmesi için (ister negatif film, isterse de dijital video tabanlı olsun) bütün kaynak görüntülerin azamî düzeyde yüksek çözünürlüklü olmasına özellikle dikkat edildi.
- Filmin başrollerinde yer alan Brad Pitt ve Sean Penn, duygusal gelgitler yaşayan bir baba-oğulu canlandırdıkları bu hikâyede yalnızca bir tek sahnede birlikte gözüküyorlar. O da finaldeki "düşsel buluşma"da...
- Filmin yapım ekibinde bir Türk animasyon sanatçısı da yer alıyor. Bitiş jeneriğini sabırla sonuna kadar izleyip isimleri tek tek okursanız, “Digital Artists” bölümünde “Gurel Mehmet” (muhtemelen gerçekte ) ismini de görebilirsiniz.
Mehmet Güler, 2000'li yılların başından bu yana Hollywood'un ürettiği pek çok bilim-kurgu ve fantazi filminde “digital matte painter” pozisyonunda görev yapan bir özel efekt uzmanı… Ki kendisinin Christopher Nolan'ın geçen yıl sektörü birbirine katan filmi “Başlangıç”ta (Inception) görsel efektlerin sanat yönetmenliğini üstlenmişliği de söz konusu… Hollywood'daki bu -adı fazla ön plana çıkmamış- gizli yeteneğimizi biraz daha yakından tanımak isteyenler, kendisinin IMDb'de yer alan göz kamaştırıcı filmografisine göz atabilirler:
http://www.imdb.com/name/nm1634061/
- Tıpkı, takipçisi olduğu ve bu filminde kendisine bir kaç bölümde selam gönderdiği meslektaşı Stanley Kubrick gibi, Terrence Malick de beyazperdede “teknik/estetik kusursuzluk”tan yana bir sanatçı… Ancak, “sakınılan göze çöp batar” misali, kendisi her ne kadar titizlenirse titizlensin, bizim de her işte mutlaka bir kusur arayan gözlerimiz “Hayat Ağacı”nda küçük bir kusur bulmayı başardı.
Yine, sabırlı davranıp bitiş jeneriğini başından sonuna kadar dikkatlice takip ederseniz, akan yazılar “Digital Motion Picture Laboratory: Laser Pasific” bölümüne geldiğinde “Picture” sözcüğünün “Picure” şeklinde dizildiğini görebilirsiniz.
Aynı şekilde, Bayan O'Brien'ın bulaşık yıkarken kullandığı sıvı deterjanın şeffaf kutusu da filmin sanat yönetimi ekibine ait kronolojik bir hataya işaret etmekte… Bu tür şeffaf deterjan paketleri 1950'lerde henüz yoktu, ilk kez 1960'lardan sonra piyasada görülmeye başlandı.
- Film, Terence Malick tarafından, 1998 yılından bu yana evli olduğu üçüncü eşi Alexandra Malick'e ithaf edilmiş. Yönetmenin eşine özel teşekkürünü bitiş yazılarının en sonunda görebilirsiniz.
- “Hayat Ağacı”nın ilk planı Mart-2008'de, son planı ise Eylül-2010'da çekildi. İlk katıldığı yarışma Mayıs-2011'deki Cannes Film Festivali'ydi ve onda da Robert Ne Niro başkanlığındaki uluslararası jüriden büyük ödül “Altın Palmiye”yi kazandı.
* * *
YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / YILDIZ PUANLAMA TABLOSU
* * * *
(4 Yıldız) Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.
* * * 1/2
(3,5 Yıldız) Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.
(3 Yıldız) Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…
* * 1/2
(2,5 Yıldız) Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.
* *
(2 Yıldız) Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.
* 1/2
(1,5 Yıldız) Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.
*
(1 Yıldız) Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!