Stanley Kubrick'ten sonraki EN İYİ AMERİKAN YÖNETMENİ

Amerikan sinemasının yaşayan en büyük ozanı Terrence Malick'in 'Hayat Ağacı'nı izledikten sonra, '139 dakika boyunca perdeye yansıyan bu yaman aile hikâyesine ve ona eşlik eden muazzam görüntüler silsilesine yalnızca bir film deyip geçmek ne derece adaletli olur?' diye düşündüm kendi kendime... Çünkü, Malick, tıpkı son 15 yıl içinde çektiği diğer iki başyapıtı 'İnce Kırmızı Hat' ve 'Yeni Dünya' gibi, kamerayı kalem, film şeridini de kâğıt olarak kullandığı bir 'destan' yazmıştı. 'İnsanın kâinattaki varoluş serüveni' ve toplumsal düzendeki varlığımızın yapı taşı 'aile'ye ilişkin, mümkün olduğunca az konuşan, fakat çok önemli şeyler söyleyen bir destan... Dahası, 'aile' odaklı böylesine çarpıcı bir hikâyenin, 'aile' kurumunu kendince iki paralık etmeye çabalayan 'Celal Tan' adlı filmden hemen bir hafta sonra gösterime girmesi ne kadar da anlamlı bir karşılaştırma yapmaya vesile oldu!

Ali Murat Güven
Stanley Kubrick'ten sonraki EN İYİ AMERİKAN YÖNETM

alimuratg@yahoo.com

HAYAT AĞACI (The Tree of Life)

Yapım Yılı ve Ülkesi: 2010, ABD yapımı

Türü ve Süresi: Aile odaklı drama, 139 Dakika

Yapım Bütçesi: (Tahmini) 32 milyon Amerikan Doları

Gösterim Formatı: 35 mm standart sinema filmi

Perdedeki Resim Formatı: 1.85:1

Ülkemizde Gösterime Sunulan Kopya Sayısı: 11

Yönetmen: Terrence Malick

Senarist: Terrence Malick

Görüntü Yönetmeni: Emmanuel Lubezki

Özgün Müzik Bestecisi: Alexandre Desplat

Kurgucular: Hank Corwin, Jay Rabinowitz, Daniel Rezende, Billy Weber, Mark Yoshikawa

Yapım Tasarımcısı: Jack Fisk

Sanat Yönetmeni: David Crank

Set Dekoratörü: Jeanette Scott

Kostüm Tasarımcısı: Jacqueline West

Makyaj Tasarım Ekibi Şefi: Darylin Nagy

Saç Tasarım Ekibi Şefi: Kelly Nelson

Oyuncuları: Brad Pitt (Bay O'Brien), Jessica Chastain (Bayan O'Brien), Hunter McCracken (Jack O'Brien-Küçüklüğü), Sean Penn (Jack O'Brien-Erişkinliği), Joanna Going (Jack O'Brien'in karısı), Tye Sheridan (Steve O'Brien), Laramie Eppler (R.L. O'Brien), Fiona Shaw (Büyükanne), Kelly Koonce (Peder Haynes), Will Wallace (Mimar), Cole Cockburn (Harry Bates), Brayden Whisenhunt (Jo Bates)

/resim/site/basyapit_logo1ad19f331ad1232c5by.jpg
İthalatçı Şirket: Fida Film

Dağıtıcı Şirket: Tiglon Film

İçerik Uyarıları: Her yaş grubundan izleyici için uygun bir yapımdır. Ancak, içerdiği duygusal öğeler ve metaforlarla bezenmiş durağan anlatımı nedeniyle, küçük sinemaseverlerin kendilerini (anlatımın çetrefilli ilerlediği bölümler hakkında) aydınlatacak erişkin bir refakatçi eşliğinde izlemesinde yarar bulunmaktadır.

Ailece izlenebilir mi? / EVET

Yeni Şafak-Sinema Puanı: * * * *

Resmî İnternet sitesi ve Fragmanı: www.twowaysthroughlife.com

::::::::::::::::::::::::::::

/resim/site/01ad17a0afad1232c3by.jpg

1950'li yılların başı… Amerikan donanmasında teknisyen subay olarak görev yapan , kırılgan eşi ve üç erkek çocuğuyla birlikte 'ta tipik bir orta sınıf hayatı sürmektedir. Gençliğinde hep iyi bir müzisyen olmayı hayâl etmiş, fakat hayatın kendisini savurduğu son noktada bu hayâlinden oldukça uzaklara, gibi sanatla bütünüyle ilişkisiz bir kurumun tam orta yerine düşmüş durumdaki , olduğunu varsaydığı hayatının acısını zaman zaman eşi ve çocuklarından çıkarmaktadır.

Oysa, bu anlamda kaderiyle çok daha uyumlu ve mütevekkil bir görünüm sergilemektedir. Oğulları büyüdükçe onlarla kocası arasında daha bir sıklıkla kalmaya başlayan bu iyi niyetli kadın, kendisine teslim olduğu kaderin en ağır imtihanlarından birini de ortanca çocuğunun henüz yaşındayken hayatını kaybetmesi haberini alınca yaşar. Bir postacının ordu yazışmalarında kullanılan sarı zarflardan birinin içinde getirdiği o acı haber, yalnızca 'ı değil, hayata hep bardağın boş tarafından bakmayı alışkanlık hâline getirmiş 'ı da derinden sarsacak, kocaman bir harcanmışlığı temsil ettiğine inandığı ve sürekli yakındığı varlığının, kurduğu aile içindeki anlamını ta en baştan sorgulamasına yol açacaktır.

'nin fertlerinin bu beklenmedik kaybın ardından hayat ve ölüm üzerine giriştikleri yoğun sorgulamalar katlana katlana onlarca yılı aşar; babasıyla her gencin yaşadığı didişmelerin tezgâhından geçerek büyüyen, sancılı bir çocukluğun ardından da ünlü bir mimar olan büyük oğul 'ın bugünlerine kadar yansır. Ancak, sonunda aradığı cevapları bularak çalkantılı ruhunu sükûna kavuşturmayı başaracaktır.

::::::::::::::::::::::::::::

Uzun zamandır, hattâ net bir tarih vermek gerekirse Coen Kardeşler'in “İhtiyarlara Yer Yok”undan (No Country for Old Men, 2007) bu yana izlediğim hiç bir yabancı film, beni böylesine ağır bir şekilde hırpalamamıştı.

/resim/site/malick2bab92e45ba9d1107by.jpg
Tamam; Amerikan bağımsız sinemasının en parlak yıldızlarından senarist-yönetmen Malick'i onlarca yıldır, hattâ (onun adını ilk kez 'deki ile duyup, tek bir filmle kesilen taze sinemaseverlere inat) henüz 1970'lerde çektiği birbirinden sağlam iki hikâye, “Kanlı Toprak” (Badlands, 1973) ve “Cennet Günleri”nden (Days of Heaven, 1978) bu yana tanımaktaydım. Dahası, tıpkı izini sürdüğü diğer bir abidevî sanatçı, Stanley Kubrick gibi, iki film arasında uzun molalar verip soluklanan, giriştiği her yeni projeyi -sektörün yapım ve dağıtımdaki yerleşik kurallarını zerrece sallamaksızın- olabildiğince zamana yayarak, her planını içine iyice sindirerek çeken bu başına buyruk adamdan âhir zamanda gelecek bir “olgunluk dönemi filmi”nin öyle karavana atış falan olmayacağının da pekâlâ farkındaydım.

Ancak, Malick'in, 2005'de çektiği, kimilerine inanılmaz sıkıcı gelen, benim ise her karesini yine büyük bir keyifle, âdeta yudum yudum içerek izlediğim “Yeni Dünya”sından sonra adına "sinema" denilen şu yüksek cazibeli temâşâ sanatında bir anda böylesine zirve bir noktaya sıçrayacağını, doğrusu ya, sıkı bir Malick takipçisi olma iddiasındaki bu fakir bile tahmin edemezdi.

Şimdiye kadar 5 uzun metrajlı film yöneten ve yönettiği filmlerin hepsinin senaryosunu kendisi yazan (yalnızca bir roman uyarlamasıydı, diğerleri özgün hikâyeleridir) Teksaslı yönetmen, son anlatısında bizleri toparlayıp hayatta en iyi bildiği tanıdığı yere, Teksas'a götürüyor. Üstelik de Teksas'ın -kendi çocukluğunun geçtiği- 1950'li yıllarına…

/resim/site/12baba43b9ba9d110aby.jpg
Karşımızda, “Amerikan tarzı refah”ı ve bunun doğuracağı varsayılan kesif mutluluk atmosferini en azından görünürde yakalamış bir çekirdek aile var: O'Brien Ailesi… Amerikan donanmasında teknik subay olarak çalışan Bay O'Brien (Brad Pitt), Waco kentinin banliyösünde, Hollywood tarafından dış dünyaya da yıllarca ithal edilmiş gıpta uyandırıcı bir hayat standardını simgeleyen bahçeli bir evde, geleneksel değerlere bağlı, içe dönük ve kırılgan hayat arkadaşı Bayan O'Brien (Jessica Chastain) ile gidebileceği son noktaya kadar bu mutluluk oyununu oynayıp duruyor.

Bayan O'Brien, içinde bulunduğu orta karar maddî koşullar, ekonomik-toplumsal standartlar ve dinsel inançlarıyla her ne kadar barışıksa, Bay O'Brien da eşinin tam aksine, bütün bunlardan dibine kadar huzursuz biri… “Hayatı ıskaladığı”na dair sabit fikri, kafasında her geçen gün âdetâ bir virüs gibi yayılıp, yıllar içinde adım adım bütün bedenini ve ruhunu ele geçiriyor. Öyle ki geleneklerine bağlı bir Teksas ailesinin tarihindeki en anlamlı kilometre taşlarına dönüşmesi, mutluluğa doğru yelken açmaların baş gerekçesi olması beklenen bir dizi tanrısal armağan, “ardı ardına gelen üç gürbüz erkek çocuk” bile, ailenin reisinin benliğini kaplayan “Ben doğarken ölmüşüm” psikolojisini değiştirmeye yetemiyor.

Bayan O'Brien, o suskun bakışlarının ardında elbette ki aptal biri değil; eşindeki kronik mutsuzluğun, “hayatını bozup para gibi harcayıp tükettiği” hezeyanının dibine kadar farkında… Onu önce üç güzel oğlan çocuğuyla, ardından da dindar bir kadının olanca sadâkati, sevgisi ve saygısıyla hem evine, hem de hayata bağlamaya çalışıyor. Ancak, 1950'lerin ABD'si, bu tür sorunların -hele de tutucu Güney'de- ortaya pervasızca dökülüp konuşulacağı bir yer olmadığından, sorunların çözümü de ancak beden dilinden, sessiz bir iletişimden ve en nihayetinde bizzat Allah'ın duruma el koymasından bekleniyor.

/resim/site/09bada8d18bad9bbc8by.jpg
Ancak, nafile… Gençliğinde iyi bir müzisyen olmayı dilemiş, bu uğurda fena sayılmayacak kadar piyano/org çalmayı da öğrenmiş olan Bay O'Brien, muhtemelen kendi anne ve babasının bunaltıcı baskısıyla girdiği orduda, donanmaya ait bir askerî tesiste günahı kadar sevmediği bir işi yaparken, yitip giden gençlik hayâllerinin acısını da eşinden ve özellikle üç oğlundan çıkarmayı sürdürecektir. Çocukların babalarıyla “Efendim” (Sir) hitabıyla konuşmasının “standart aile içi saygı kuralı” olarak şart koşulduğu, kabına sığmaz küçük adamlardaki hafiften sorgulayıcı bir bakışın bile yemek masasından kovulmakla ya da dayakla cezalandırıldığı bir atmosferde Bayan O'Brien da üç oğlu ve kocası arasında sıkışmışlığın olanca azabını yaşamaktadır. Çünkü, aynı saygı kuralları onun için de geçerlidir. İyi bir Teksaslı hanım olarak eşini hiç bir şekilde eleştiremez, onu davranışları nedeniyle alenen uyaramaz. Gidebileceği en ileri nokta, hayat arkadaşına beden diliyle (o da ancak belli ölçüde) tavır koymaktır.

/resim/site/063badf876dbad9bbd8by.jpg
Öyle ki, kahramanımız, samimi bir dindar olarak hayata maneviyatçı bakışlar atmaktan aldığı lezzeti, bununla gelen ruhsal doyumu bile eşiyle paylaşamamaktadır. Çünkü, kasvetli bir hayâl kırıklığı içindeki Bay O'Brien'a göre bütün dünya sistemli bir adaletsizlik üzerine kurulmuştur. Eşinin tevekkülle karşıladığı hiç bir durum karşısında benzer bir tevekkülü göstermez; işinin sıkıcılığından komşularının ekonomik üstünlüğüne kadar kafasını bozan her meseleye fütursuzca isyan eder. Arada sırada, sevimli çocukları sayesinde öfkeli kalbinde uyanan içgüdüsel bir babalık coşkusu ona dertlerini unutturup mutlu anlar yaşatsa da bir süre sonra yeniden o kronik karamsarlığına geri dönmektedir genç adam… İşte, böylesi anlarda da gerek karısı, gerekse çocukları evde kaçacak delik ararlar.

Değerlendirmelerimizin burasında, sözü daha fazla uzatmadan şu önemli hususu vurgulamak gerekiyor:

Brad Pitt'in hayranlık uyandırıcı bir görsel/duygusal uyum ve inanmışlık içinde canlandırdığı Bay O'Brien karakteri aslında bizzat benim, sizsiniz, bizleriz… Daha doğrusu, ilk gençlikte bir sürü pembe hayâller kurup kariyer yolculuğuna da o parlak planlar eşliğinde çıkan, sonrasında ise hayatın acımasız koşulları ve gerçekleriyle yüzleşince bu planların çoğunu derin dondurucuya kaldıran “erkek milleti”nin kahir ekseriyetinin hissiyatını beyazperdeye yansıtıyor bu karakter… O yüzden, kahramanımızın Teksaslı olmasının ve İngilizce konuşmasının bu noktada artık hiç bir önemi kalmamakta; çünkü ağzından çıkan her isyan cümlesinde, Teksas'tan Erzurum'a, İstanbul''dan Tokyo'ya kadar bu çağda yeryüzüne erkek olarak gelme imtihanından geçen bütün kullar rahatlıkla kendi duygu ve düşüncelerinden yansımalar bulabilir.

Derken, Bay O'Brien'ın hayat hakkındaki bitmez tükenmez şikayetleri, tevekkül yoksunu hoyrat tavırları iyice zıvanadan çıkıp ailenin bütün üyelerini bunaltmaya başladığında da Yüce Allah bu kesintisiz nankörlük ortamına el koyuyor ve ortanca oğul R.L.'i ( diye okunur) katıldığı savaşta () ebeveynlerinin ellerinden alıyor.

/resim/site/055bad9bbc5bad9bbc6by.jpg
Henüz 19 yaşındayken cephede hayatını kaybeden R.L. O'Brien'ın ölüm haberi, ordu yazışmalarına özgü saman sarısı renkte bir zarf içinde eve ulaşınca, önce Bayan O'Brien, ardından da olayı telefonla haber verdiği eşi çöküyor. Çocukluk çağlarında fiziksel olarak babasının minyatür bir kopyası görünümündeki ( bu rol için âdetâ 'in çocukluk ikizini bulmuş) R.L.'in ölümü, zahiren anneyi daha bir fena dağıtmış gibidir; fakat genç kadın kalbindeki güçlü imân ile bu çetin imtihanın üstesinden de şaşılası bir hızla gelmeyi başarır. Öte yandan, böylesine ağır bir kaybı göğüsleyecek imân ve tevekküle sahip olma noktasında zaten yeterince sığ durumdaki eşinin yaşadığı duygusal yıkım ise -dışarıdan fazlaca belli olmamakla birlikte- kat be kat daha yaman olacaktır. Bütün takıntılı kişilikler gibi, Bay O'Brien da belleğinde sık sık geriye sarmalar yapıp durur o acı haberin sonrasında; oğlunu gereksiz yere hırpaladığı zamanlar dönüp dolaşır ve vicdanına birer ok şeklinde saplanır yıllar yılı…

Film, başından sonuna kadar anne ve babanın gözlerinden ilerleyecekmiş gibi bir tavır takınmakla birlikte, özellikle R.L.'in ölümünden sonra hikâyenin dümenine en büyük oğul Jack'in geçtiğini görürüz.

/resim/site/6403134491_02d286cc08_zbafbac9abafbac9bby.jpg
Ve yönetmen bizleri R.L.'in genç yaşta yitip gidişinin ardından, Anne O'Brien'in dudaklarından dökülen erdemli sözler, onun buram buram tevekkül kokan iç sesleri eşliğinde “kâinatın kusursuz dengesi”ni hatırlattığı astral bir yolculuğa çıkartır. Filmin ana hikâyesini şeklen duraklatır gibi görünen, fakat aslında mistik açıdan gayet isabetli bir şekilde tamamlayan bu yolculuk, (tıpkı, 'in de 'a yaşattığı deneyimleri anımsatan) muazzam bir görsel şölene dönüşecektir. Hayattaki en değerli hazinesini, evladını yitirmiş bir annenin “Allah'ın sonsuz gücü ve azâmeti” karşısında her şeye rağmen sağlam durma çabasının izlerini sürdüğümüz, “mikro-kosmos”dan “makro-kosmos”a uzanan baş döndürücü bir keşif gezisine çıkarız. Öyle bir kâinat gösterir ki bize Malick, bu kâinatta rastlantıya, anlamsız zâlimliğe, gereksiz bir kıyıma ya da abartılmış bir zafere asla yer yoktur. Her şey inceden inceye planlanmış bir matematiğin eseridir; daha doğrusu filmin önermesiyle Yüce Allah'ın…

Bakterilerin, hücrelerin, kan damarlarının her an sayısız gelişmeye sahne olan mikro kâinatından dünyanın en eski çağlarına, dinozorların yaşadığı dönemlere sıçradığımızda görürüz ki herşey ve herkes yaradılışın ilahî yasalarıyla sonuna kadar uyumludur. Öyle ki, çağımız insanı tarafından popüler kültürde vahşi bir saldırganlığın simgesine dönüştürülmesine rağmen, hastalanmış (belki de yaralanmış) hemcinsini acınası bir vaziyette gördükten sonra ona dokunmayan ve sessizce uzaklaşıp giden ürkünç dinozor bile sergilediği yüksek merhametle o uyumun bir simgesi olarak kullanılır yönetmen tarafından… Doğada ancak bu kusursuz döngüyü yürütme adına “ölüm” vardır; yoksa “körü körüne vahşet” adına değil… O yüzden, doğum ne kadar doğal ise ölüm de o kadar doğal kabul edilmelidir.

Fakat, Bayan O'Brien'ın -olanca kırılganlığına rağmen- nispeten daha kolay kabul edip içselleştirdiği bu yalın gerçeği, yaşadığı çağın ve ülkenin değer yargılarının esiri olmuş Bay O'Brien ise bir türlü lâyıkıyla kavrayamaz. Bazen (özellikle de doğumun ve doğanın mucizevî güzellikleri, insanlara sunduğu armağanlar karşısında) kendine gelip merhametli ve sevecen bir baba-koca olmalar, fakat çoğunlukla da pişmanlıklar, “keşke”ler, “ah”lar, “vah”lar eşliğinde hayatını sürdürür. Daha bir fenası, bu depresif bakış açısını kendi çocuklarına da aşılamaya kalkışarak (“Hiç bir zaman aşırı iyi olmayın, çünkü iyiler asla kazanamaz”) hayatını yorgun bir şekilde tamamlar.

/resim/site/11bae2e97abad9bbddby.jpg
Hikâyede belli bir aşamadan sonra merkez kişiliğe dönüşen büyük oğul Jack ise annesinin merhameti ve iyimser maneviyatçılığıyla babasının otoriter ve kötümser maddeciliği arasında gelgitler yaşayarak büyürken, bu süreçte her iki rol-modelden alıntılanmış, birbirine tamamen zıt tutum ve davranışlar ortaya koyacaktır. Sınıfta uzaktan uzağa dikizlenen, okul çıkışında da sinsice takip edilen küçük kız üzerinden karşı cinsin iç gıcıklayıcı cephesini ilk keşfediş, kendisine sonuna kadar güvenen saf ve masum kardeşe oyun ortamında atılan sadistçe ilk kazık, bir mahalle arkadaşının havuzda boğulması üzerinden ölümün soğukluğuyla ilk yüzleşme…

/resim/site/028bae21b43bad9bbdbby.jpg
Jack, bu gibi tecrübeler sırasında bir tarafıyla annesi, diğer tarafıyla ise babasına dönüşmektedir. Sert bir zamansal sıçramayla, 40'lı yaşlarına ulaşmasına ve metropol ortamında kerli ferli bir mimara dönüşmesine tanıklık ettiğimiz adamımızın büsbütün kendisine ait özgün bir kimlik oluşturabilmesi, ruhunun iyiden iyiye huzura erebilmesi içinse bütün o merhaleleri tek tek idrâk etmesi gerekecektir. Yaşardığı ömür, olanca yıpratıcılığı, fakat aynı zamanda da öğreticiliğiyle, ('ın ünlü dizelerinde dediği üzere) vatanı, sevgilisi, dostu ve hocası, “her şeklin onda yerli yerine oturmasını” sağlayacaktır. Hayatının bu evresinde, babasını da annesini de kardeşlerini de olması gereken perspektiften görebildiği katıksız bir kemâlat hâline ulaşmıştır artık… Bugün için bulunduğu noktadan geriye dönüp baktığında, babasının hayâl kırıklıkları, maneviyata ilişkin açmazları, belli dönemlerde sergilediği öfke ve şiddet, bunların hiç biri çocukluk çağlarındaki gibi çözümsüz birer muamma olarak gözükmemeye başlamıştır kendisine… O da bu ermişlik hâlinin doğal bir gereği olarak bağışlamayı seçer ve ailesinin bütün üyelerini kendisine verdikleri emekler için sevgiyle, saygıyla yâdeder.

/resim/site/16badb3ed9bad9bbcbby.jpg
“Hayat Ağacı”, hikâyesini aktarmanın son derece meşakkatli olduğu bir film… Nitekim, ben de bu “imgeleri yorumlayarak anlatma” işini, birbirinden farklı pek çok alt okumaya imkân veren çok zengin bir görsel dünyanın sözcüklere dönüştürülme kapasitesini sonuna kadar zorlayarak yapabildim. Malick'in perdede kurduğu o dünyanın hakkı, bir kişinin bunu bir diğerine salt sözcüklerin sınırlarında gezinerek nakletmesiyle katiyen teslim edilemez, çünkü karşımızda “kamera” denilen o soğuk aygıtı duyguları görselleştirmede muazzam bir başarıyla kullanan sarsıcı bir gösteri var. Bundan ötelere taşan bir tasvir etme çabası, olsa olsa onu yazan, çeken, yöneten zekâya açık bir saygısızlık anlamına gelecektir.

Ben yalnızca şunu biliyor ve şunu söylüyorum:

/resim/site/malick1badc50e3bad9bbceby.jpg
Terrence Malick her ne kadar 1943-Ottowa-Illinois doğumlu olsa da, çocukluk ve gençlik yılları her ne kadar Austin-Texas'ta geçse de, genel görünümü itibarıyla çok tipik bir Teksaslı enerjisi yaysa da Mallick Ailesi'nde bu sıra dışı Amerikalı sanatçının hayatı ve sanatına derinlemesine nüfuz etmiş olanların bildiği çok özel bir yön var. O da büyükbaba Malick'in 20'nci yüzyılın başlarında ABD'ye İran'ın Urumiye kentinden göç etmiş bir Azerî Müslümanı oluşu… Nitekim, “Malick” soyadı da pek muhtemeldir ki Arapça “Mâlik”den bozma...

Bir çok sinemaseverin haberdar olmadığı bu stratejik aile sırrını burada paylaşınca, sanırım kovboylar, silahlar, sığırlar ve Başkan Bush gibilerinin diyarı Teksas'tan, çektiği her filmi bin bir türlü metafizik arayışlar ve göndermelerle bezeyen böylesine aykırı bir adamın nasıl çıktığı meselesi, yanısıra benim de Azerî kökenli biri olarak, şeklen Anadolu'dan çok uzaklardaki bu adamı içgüdüsel bir şekilde neden bu kadar sevdiğim biraz daha kolaylıkla anlaşılacaktır.

Malick'in, çağdaşı konumundaki hiç bir Amerikalı sinemacıda bulunmayan mistik duyarlılıklarının ve estetik yetkinliğinin sırrı işte tam olarak burada, dedesinin genetik olarak kendisine naklettiği etnik zenginliklerde gizli… Ailesine Doğu'dan taşınan ve miras olarak bırakılan o ata kültüründe… Yoksa, ne “İnce Kırmızı Hat”, ne “Yeni Dünya”, ne de “Hayat Ağacı”, tasavvuf düşüncesinden nasiplenmemiş birinin salt kendi kendine arayışlarla üretebileceği türden filmler değillerdi. Bu yüzden de Hollywood'un dar kalıplarına sığması imkânsız olan “derinleşmiş” bir sanatçı sıfatıyla, Malick de tıpkı aynı meşrebe mensup olduğu Kubrick gibi Amerikan sineması içinde kendi özel tarihini yazmaya devam edecektir.

/resim/site/15bae9afb5bad9bbe3by.jpg
“Hayat Ağacı”nı, ne yapıp edip mutlaka görün. Fakat, berbat bir korsan DVD'den değil, büyük bir sinema perdesinde ve 6 kanallı ses eşliğinde… Ancak o zaman gerçek anlamda bir “film” izlediğinizi hissedeceksiniz. Hele de şu sıralarda “Celal Tan” gibi "aile kurumunun insanın hayatında kocaman bir yalan dolandan ibaret olduğunu" savlayan iğreti mesajlarla dolu bir “yerli yapım” gösterimdeyken, "aile"yi hayatın merkezine oturtan, onu sevgiyle kucaklayıp kutsayan bir “kefere filmi” izlemek son derece anlamlı bir kıyaslamaya da imkân tanıyacaktır.

Bu arada, filmi izlerken, hikâyenin değişik anlarında perdeye yansıyan o hayranlık uyandırıcı, için için kıpraşan ve sürekli form değiştiren rengarenk ışığın ne olabileceğine kafa yormayı da unutmayın sakın. Ben o ışığın neyi temsil ettiğini buldum; bakalım sizler de bulabilecek misiniz?

* * *

“HAYAT AĞACI”NDAN BAZI UNUTULMAZ MONOLOGLAR

/resim/site/10badcdefebad9bbd0by.jpg
“Bir insanın kalbi, hayatı boyunca iki şekilde atar.

Doğayı seçerek, ya da erdemi seçerek…

Hangisini takip edeceğiniz bütünüyle size kalmıştır.

Erdem, kendisini memnun etmeye çabalamaz.

Önemsenmeyi, sevilmemeyi, unutulmayı kabullenir.

Aynı şekilde, hakareti ve yara almayı da…

Doğa ise sürekli kendisini memnun etmek ister.

Aynı şekilde, diğer insanların da kendisini memnun etmesini…

Bu isteğini, başkalarına dayatmak hoşuna gider.

O hep kendi için, kendi yolunda ilerleyerek yaşar.

Bütün dünya etrafında parıldarken ve sevgi her şeyin içinden bizlere gülümserken, o ise mutsuz olmak için sürekli bahaneler bulur.

Derler ki erdemin yolunu seçen her kimse, onun sonu asla hüsran olmazmış.”

* * *

“Tanrı, bağışlayan ve esirgeyendir. Onun mizacı bu… İyileştirmek istediği yaraların üzerine kelebekler gönderir.”

* * *

/resim/site/082badd803cbad9bbd2by.jpg
“Gençken her şey kariyere odaklıdır… Şimdilerde ise sanki bir duvara toslayıp durur gibiyim… Dünya yerle bir oluyor… İnsanlar aç gözlü ve gittikçe de kötüleşmekteler... Ben ise böyle bir dünyada artık yalnızca onların işine yaramak için çırpınıp duruyorum.”

* * *

“Yanlış insanlar aç kalıyor, sevgisiz yaşıyor ve erken ölüyor… Ve yanlış insanlar kazanıyor, seviliyor, uzun yaşıyor…”

“Hayatta başarılı mı olmak istiyorsun? O zaman, asla çok iyi biri olmayacaksın.”

* * *

“HAYAT AĞACI”NDAN (HER YERDE BULAMAYACAĞINIZ) İLGİNÇ AYRINTILAR

/resim/site/071bade2a7fbad9bbd4by.jpg
- Filmin tamamına yakını, Teksas eyaletinin (başta olmak üzere) Austin, Dallas, Houston, Astrop, La Grange, Waco, San Marcos gibi çeşitli kentleri ve kasabalarında çekildi. Ancak, hikâyede O'Brien Ailesi'nin yaşadığı yer olarak Teksas'ın Waco kenti gösteriliyor. Bunun dışında, film California-Ölüm Vadisi Ulusal Parkı, Utah-Goblin Vadisi Eyalet Parkı ve Lazio-İtalya'dan görüntüler de içermekte…

- Film, sinema tarihinde “kaynak format” olarak en fazla çeşitlilik gösteren yapımlar sıralamasında muhtemelen birinci sıraya oturacak kadar farklı kamera ve hammadde tipleri kullanılarak çekildi. Yönetmen Malick, bu film için kaydettiği yeni görüntülerde standart 35 mm'den yatay ve dikey 65 mm Panavision'a, Redcode RAW'a kadar (hem negatif film malzemesi tüketen, hem de direkt hard-diske kayıt yapan) yarım düzineye yakın farklı modelde kameradan yararlanırken, daha önceden çekilmiş (uzay boşluğu ve doğal manzaralar gibi) bazı stok görüntülerde de kaynak, IMAX şirketinin dev perde için hazırladığı 70 mm yatay format belgesellerdi. Filmin gelecekte IMAX formatındaki büyük salonlarda da rahatlıkla oynatılabilmesi için (ister negatif film, isterse de dijital video tabanlı olsun) bütün kaynak görüntülerin azamî düzeyde yüksek çözünürlüklü olmasına özellikle dikkat edildi.

/resim/site/13badeca18bad9bbd6by.jpg
- 32 milyon Amerikan Doları tutarında bir bütçeye sahip “Hayat Ağacı”, beklendiği üzere, ABD'de şimdiye kadarki gösterimlerinden kesin olarak zarar etmiş durumda… Anavatanında ilk kez 5 Haziran 2011'de izleyiciyle buluşan film, 23 Kasım 2011 tarihine kadar toplam 13 milyon 500 bin Amerikan Doları hasılat elde edebildi. Ki, ana akım ticarî filmlerin şablonlarını bütünüyle reddeden, her karesiyle kendine özgü bir üslûp ve akışa sahip böylesi bir başyapıt için bu hasılat bizce çok bile… Dahası, beğeni çizgisi Amerikan izleyicisine son derece yakın olan Türkiye'de de (yalnızca gibi gayet sınırlı bir kopya sayısıyla gösterime sunulmasına rağmen) benzer bir gişe hezimeti yaşayacağını öngörmek için kâhin olmaya hiç gerek yok!

- Filmin başrollerinde yer alan Brad Pitt ve Sean Penn, duygusal gelgitler yaşayan bir baba-oğulu canlandırdıkları bu hikâyede yalnızca bir tek sahnede birlikte gözüküyorlar. O da finaldeki "düşsel buluşma"da...

- Filmin yapım ekibinde bir Türk animasyon sanatçısı da yer alıyor. Bitiş jeneriğini sabırla sonuna kadar izleyip isimleri tek tek okursanız, “Digital Artists” bölümünde “Gurel Mehmet” (muhtemelen gerçekte ) ismini de görebilirsiniz.

Mehmet Güler, 2000'li yılların başından bu yana Hollywood'un ürettiği pek çok bilim-kurgu ve fantazi filminde “digital matte painter” pozisyonunda görev yapan bir özel efekt uzmanı… Ki kendisinin Christopher Nolan'ın geçen yıl sektörü birbirine katan filmi “Başlangıç”ta (Inception) görsel efektlerin sanat yönetmenliğini üstlenmişliği de söz konusu… Hollywood'daki bu -adı fazla ön plana çıkmamış- gizli yeteneğimizi biraz daha yakından tanımak isteyenler, kendisinin IMDb'de yer alan göz kamaştırıcı filmografisine göz atabilirler:

http://www.imdb.com/name/nm1634061/

- Tıpkı, takipçisi olduğu ve bu filminde kendisine bir kaç bölümde selam gönderdiği meslektaşı Stanley Kubrick gibi, Terrence Malick de beyazperdede “teknik/estetik kusursuzluk”tan yana bir sanatçı… Ancak, “sakınılan göze çöp batar” misali, kendisi her ne kadar titizlenirse titizlensin, bizim de her işte mutlaka bir kusur arayan gözlerimiz “Hayat Ağacı”nda küçük bir kusur bulmayı başardı.

Yine, sabırlı davranıp bitiş jeneriğini başından sonuna kadar dikkatlice takip ederseniz, akan yazılar “Digital Motion Picture Laboratory: Laser Pasific” bölümüne geldiğinde “Picture” sözcüğünün “Picure” şeklinde dizildiğini görebilirsiniz.

Aynı şekilde, Bayan O'Brien'ın bulaşık yıkarken kullandığı sıvı deterjanın şeffaf kutusu da filmin sanat yönetimi ekibine ait kronolojik bir hataya işaret etmekte… Bu tür şeffaf deterjan paketleri 1950'lerde henüz yoktu, ilk kez 1960'lardan sonra piyasada görülmeye başlandı.

- Film, Terence Malick tarafından, 1998 yılından bu yana evli olduğu üçüncü eşi Alexandra Malick'e ithaf edilmiş. Yönetmenin eşine özel teşekkürünü bitiş yazılarının en sonunda görebilirsiniz.

/resim/site/044bae75cb6bad9bbe0by.jpg
- Filmin yarım düzine dolayındaki finansör yapımcısı arasında baş sırayı Brad Pitt alıyor. Pitt, senaryosunu okuduğu andan itibaren gönülden inandığı bu projede hem ortaya son derece üstün bir oyunculuk performansı koymuş, hem de filmin bütçesinin önemli bir bölümünü karşılamış. Sanatçı, ayrıca filmi Cannes'da da “yapımcı” sıfatıyla temsil etti.

- “Hayat Ağacı”nın ilk planı Mart-2008'de, son planı ise Eylül-2010'da çekildi. İlk katıldığı yarışma Mayıs-2011'deki Cannes Film Festivali'ydi ve onda da Robert Ne Niro başkanlığındaki uluslararası jüriden büyük ödül “Altın Palmiye”yi kazandı.

/resim/site/037baea4c90bad9bbe5by.jpg
Ardından, şiir gibi akıp giden fragmanına “Golden Trailer Awards”ta, esaslı bir oyunculuk çıkartan baş aktristi Jessica Chastain'e de “Hollywood Film Festival”de birer büyük ödül gelecekti. Film ayrıca, Belçika'nın Ghent kentinde düzenlenen “World Soundtrack Awards”ta, özgün müziklerini besteleyen Alexandre Desplat'a “yılın kompozitörü” ödülünü kazandırdı. “Hayat Ağacı”nın dünya festivallerindeki katılımları halen sürüyor.

* * *

YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / YILDIZ PUANLAMA TABLOSU

* * * *

(4 Yıldız) Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.

* * * 1/2

(3,5 Yıldız) Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.

/resim/site/simge6424532c63f49eb5by.jpg
* * *

(3 Yıldız) Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…

* * 1/2

(2,5 Yıldız) Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.

* *

(2 Yıldız) Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.

* 1/2

(1,5 Yıldız) Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.

*

(1 Yıldız) Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!

/resim/site/makine_dairesisari31f412fab1f1f20baby.jpg