alimuratg@yahoo.com
Nihayet, ulusça bugünleri de gördük ve İstanbul'un fethinden 559, sinemanın icadından 117, Cumhuriyet'in kuruluşundan 89, Ak Parti'nin iktidara gelişinden ise 10 yıl sonra, hem Türk, hem de dünya tarihinin en önemli askerî, politik, ekonomik, dînî olaylarından birini beyazperdede bir “üstün yapım” formatında anlatmayı başardık.
Waterloo'yu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nı, Kore'yi, Vietnam'ı, Irak'ı bu çatışmaların taraflarının bakış açısı ve meşrebince anlatan yüzlerce üstün yapımdan sonra…
Hakkını yemeyelim; sinema tarihimizde, Aydın Arakon'un yönettiği, ordunun yardımlarıyla çekilen ve dönemine göre de rahatlıkla “üstün yapım” sayılabilecek 1951 tarihli siyah-beyaz bir fetih filmi daha vardır gerçi, fakat balık hafızalı bir toplum olduğumuzdan onu çoktan unuttuk gitti. Televizyonlar da Fatmagül'ün iç gıcıklayıcı serüvenlerinden başlarını kaldıramadıklarından dolayı, gençlere sinema tarihimizin gizli hazinelerini tanıtacak, böylesi klasikleşmiş yapımları ekrana getirme kararlılığına sahip hiçbir kanal yok artık… O yüzden, neredeyse her 50 yılda bir tarihini ve kültürel birikimini resetleyen ülkemizde, büyük beklentiler eşliğinde gösterime sunulan bu yeni tarihsel drama, sinemamızda yepyeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilse çok daha isabetli olur gibime geliyor.
“Fetih-1453”ün yapımcı ve yönetmeni Faruk Aksoy, “Yıllar yılı Recep İvedik serisinden kazandığım her ne var ise bu projeye yatırdım” demiş. Ki bana göre bu bile üzerine başlıbaşına bir tam sayfa yazı yazılacak kadar önemli bir beyanat… Ancak, izlediğim film bundan çok daha fazla sözü, yanı sıra dostça taltifleri hak etmekte…
Aksoy, Türkiye'de milliyetçi-muhafazakâr kanadı oluşturan sinemacıların öteden beri böylesi “dînî-millî” temalı filmler söz konusu olduğunda sıklıkla içine düştükleri çok temel bir hataya düşmeyip, senaryoyu “izleyiciye tirad atan teatral metinler”den ziyade bir ana dramatik hikâye ve çevresinde mevzilenip onu besleyen birkaç alt hikâyecik üzerine kurgulamış. Ki aynı tekniği Hollywood'un benzer türdeki bütün üstün yapımlarında da görebilirsiniz. Bir savaş filminde iki-üç saat boyunca bomba patlamaları ya da kılıç şakırtıları izlemek, dünya üzerindeki her sağlıklı sinemaseveri bunaltır. “Ömer Muhtar”dan “Full Metal Jacket”e kadar sinema tarihinde derin izler bırakmış her tarihî film ya da savaş filminin, yine son kertede insan ruhunun böylesi kaotik ortamlarda yaşadığı trajedilere odaklanan iç burucu hikâyelerden oluştuğu bir gerçek…
Aynı şeyi rahmetli Akkad'ın da “Çağrı”da yaptığını ve karşımıza “sahabe” olarak birbirinden Avrupai görünümlü, gözleri sürmeli bir sürü yakışıklı adamı dizdiğini hatırlarsak, (gözleri lerde, larda esmer, pos bıyıklı ve göbekli Bizans askerleri görmeye iyice alıştırılmış bir toplum olarak) sinemanın kendi gösteriş yasaları içinde mâkûl kabul edilmesi gereken bu durumu hazmetmekte belki ilk anda biraz güçlük çekebiliriz; fakat gözlerimiz kısa sürede bu yeni sinemasal yaklaşıma da alışacaktır.
“Fetih-1453”ün yapımcılarının hem izlenmesi kolay, hem de zevkli olan bu klasik şablon sayesinde 17 milyon dolar bütçeli filmlerini dünyanın 30'u aşkın ülkesine satmaları hiç de sürpriz olmadı. Dediğim gibi, insanların gözleri sinema tarihi boyunca beyazperdeden gelip geçen yüzlerce epik filmde böyle bir kasting yaklaşımı ve akış tekniğine alıştırılmış durumda; sektördeki yerleşik dili zorladığınızda ise ortaya yalnızca kendinizin çekip kendinizin izleyeceği ”yerel” bir ürün çıkacaktır. Nitekim, film muhasebesine ilişkin matematik hesaplamalar şunu peşinen gösteriyor ki söz konusu yapımın Türkiye'de 10 milyon kişi tarafından izlenip bütün zamanların hasılat rekorunu kırması durumunda bile ilk harcamasını çıkartıp kâra geçebilme şansı yok. O durumda da dünya pazarına açılacak elastikiyette bir dramatik yapı, ülkemiz için hayli büyük ölçekli bir bütçenin yegâne geri kazandırıcısı olacaktır. Aksoy da yönetmenliğinden öte yıllanmış yapımcılığıyla bu gerçekleri çok iyi bilen bir piyasa kurdu olarak oyunu kuralına göre oynuyor. Başta türlüsü ise şimdiye kadar çektiği en görkemli filmden sonra şirketinin kapısına kilidi vurmasıyla sonuçlanırdı! Oysa mutluluk ve gururla görüyoruz ki film, kafadan talep aldığı İslâm ülkeleri bir yana, ABD'den Japonya'ya kadar muazzam bir coğrafî havzada görücüye çıkmış durumda… Ve bu da Türk sinema tarihinde pek nadir görülen bir durum…
“Fetih-1453”, bu anlamda Hollywood'dan dolayı çok iyi bildiğimiz, başarısı her zaman için garantili bir formülü harfiyen uygulayarak merkeze fethin hazırlık sürecini, onun çevresine de besleyici malzemeler olarak Çandarlı Halil Paşa-Zağanos Paşa ekipleri arasındaki amansız politik çekişmeyi, Fatih Sultan Mehmet Han'ın bilinçaltından bir türlü atamadığı, babasıyla arasına hep mesafe koymuş olan “Osmanlı saray bürokrasisi”ne yönelik derin öfkesini, Ulubatlı Hasan'ın sarsılmaz sadâkatini, Era'nın çocuklukta yaşadığı trajediyi, babalığı Macar mühendisi Urban Usta ile ilişkilerini, nihayetinde de Ulubatlı-Era aşkını oturtarak, filmi 160 dakika gibi ticarî açıdan riskli bir süre boyunca başarıyla sürüklüyor. Öte yandan, Bizans'ın iç dinamiklerini ortaya koyan diğer bazı yan hikâyelerle de o dönemdeki Katolik-Ortodoks mezhep çatışmalarının irkiltici boyutlarına ilişkin olarak yeterli düzeyde aydınlanıyoruz.
'Filmde tarihî ve teknik hatalar var' mı dediniz?
Türkiye'de, özellikle de medya piyasamızda kendince farklılık yaratıp öne çıkmanın en temel yollarından biri de ortaya konulan her yeni eserde ne yapıp ederek çapaklar bulup onu yerden yere vurmak olduğundan, bir yandan tarih bilgisi Emin Oktay kitapları düzeyindeki bir sürü internet kalemşörü, diğer yandan da isminin önünde etkileyici akademik sıfatlar bulunan elit bir zümre habire saydırmakta “Fetih-1453”e… Yok efendim, filmde birbirinden vahim tarihsel saptırmalar varmış, yok pek çok sahnesinde teknik hatalar göze çarpmaktaymış.
Bu insanların hepsinin ortak özelliği, “sinema” denilen çağdaş anlatı formunun kendine özgü doğası ve kurallarından zerrece çakmayıp, perdeye bakınca karşılarında “35 mm film şeridinin üzerine basılmış hamasî bir tarih kitabı” görmeyi arzulamaları… Böylelerine de mecburen her şeyi “en başa sararak” anlatmak gerekiyor.
Dolayısıyla, tarihî olaylar üzerine kurmaca bir filmin hikâyesi de attığı her adımda tarihî gerçeklerle, izleyiciye anlattığı -önemli ya da önemsiz- her olayla mutlaka bire bir örtüşmek zorunda değil. Senaristler, bu sanatın kendine özgü dili gereğince, tarihe geçmiş kişilikler ve bunların içinde yer aldığı önemli tarihsel süreçlere ilişkin olarak kitlelere ( dizisinde yaptıkları gibi) düpedüz, bilerek ve isteyerek yanlış bilgi verme noktasına ulaşmadıkları sürece, o kişiler ve süreçleri anlatırken mâkûl oranda hayâl güçlerine de başvurabilirler. Kaldı ki çağımızda bir kişiyi, dönemi ya da tarihsel olayı anlatırken kitaplar ve belgesel filmler bile bu kadar didaktik, birebirci bir yol izlemiyor artık. Tam aksine, hazmı zor bir bilgi, tüketimi görece daha kolay bir drajeye dönüştürülerek sunuluyor genç kuşakların beğenisine… Ha, siz gerçeğin yolundan bir satır bile sapmadan ilerlemek istiyorsanız, o durumda kendinizi ifade edeceğiniz doğru alan zaten sinema, tiyatro, edebiyat ya da diğer popüler kültür metinleri değil, doğrudan doğruya akademik dünyanın koridorlarıdır.
O yüzden, tarihî kişi ve olaylara ilişkin olarak “Fetih-1453”ün içinde yer alan kimi kısaltma ya da es geçmelerin, (bir tek 'nin filmdeki yanlış konumlandırılışını hariç tutarsak) dramatik yapının selameti açısından bağışlanabilir, dahası gerekli olduğunu düşünüyorum. Yapımcılar, bu görünümüyle bile 160 küsur dakika süren bir gösteride, popüler sinema filmlerine milliyetçi yayınevlerinin bastıkları ansiklopediler gibi bakma eğilimindeki yazar-çizer ve akademisyenlerin arzuladığı her ayrıntıyı katmış olsaydı, muhtemelen ortaya 13 bölümlük bir dizi çıkar ve kimileri yine de gördüğünden doymazdı!
Sinema teknolojilerinde henüz emekleme dönemlerindeki bir ülke için “eleştiri ahlâkı”, böylesi durumlarda kıyasın Hollywood ile, sözgelimi George Lucas'ın çoktan ölmüş bir sinema oyuncusunu mezarından diriltip karşımızda göbek attıran Lucas Film şirketiyle ya da yine ona ait Industrial Light and Magic adlı yüksek teknoloji fabrikasında üretilen birbirinden aşkın animasyonlarla değil, kendi bölgesel piyasası ve klasmanındaki rakiplerle yapılmasını gerektirir. Eğer söze böyle acımasız kıyaslamalardan girersek, o zaman ben de 2005 yılında “Cennetin Krallığı”nı gerçekleştiren İngiliz yönetmen Ridley Scott'un 17 milyon dolarla bırakın “Fetih-1453”ü, bu filmin ilk yarım saatini bile çekemeyeceğini ileri sürerim, olur biter! Bakın bakalım, ta epik sinemanın büyük ustası Cecil B. DeMille'in “On Emir”inden bu yana gösterişli tarihî/dînî filmlerin harcadıkları bütçelere… Akkad'ın “Çağrı”sı bile benzerlerine göre daha “ekonomik” kategoride bir yapım sayılmasına karşın, 1976'da 26 milyon dolara mâlolmuştu.
Özetle, elmalarla elmaların, armutlarla armutların kıyaslanması gereken bir sistem içinde böylesine anlamsız kıyasların hiçbir ciddiyeti yok. Önümüzdeki film, bugüne kadar Türk sinemasında üretilmiş en başarılı görsel efektleri içeriyor. Hele de İstanbul'un Konstantinopolis dönemlerini ve Vatikan'ın iç mekânlarını gösteren animasyonlar bir harikaydı.
Öte yandan, gelelim “Teknik hata buldum! Teknik hata buldum!” diye yırtınanlara… Mel Gibson'un 1995 yılında hem yönettiği hem de başrolünü oynadığı, İskoçyalı halk kahramanı William Wallace'ın “hayatını” anlatma iddiası taşıyan 5 Oscar'lı (yanısıra önemli ödülü daha olan) “Cesur Yürek”te dikkatli sinema meraklılarınca 50'nin üzerinde çekim ve devamlılık hatası saptanmış durumda. Bunlardan en komik olan bir tanesi de Wallace'ın ordusuyla birlikte “Özgürlük!” diye haykırarak saldırıya geçerken elindeki baltanın plan değiştikçe bir kılıca, sonra başka bir tür baltaya dönüşmesi; yine aynı sahnenin diğer bazı planlarında da elinde hiçbir şey olmayışı…
Sinema tarihi, George Lucas'ın efsanevî “Yıldız Savaşları”nda uzay gemisine girerken kafasını dekor kapının üst eşiğine çarpan imparatorluk askerinden, Wachovsky Kardeşler'in “Matrix”indeki üç ana karakter, Neo, Trinity ve Morpheus'un dövüşürken kırıp döktükleri onca cam ya da duvarın sonraki planlarda hiç bir şey olmamış gibi yeniden eski görünümlerini almasına kadar binlerce çekim, kurgu ve mantık hatasıyla doludur. Öyle ki anılan konudaki titizliğinden dolayı adı “ayrıntı manyağı”na çıkan dâhi yönetmen Stanley Kubrick'in günümüzde her biri klasik olmuş filmlerinde bile bulunabiliyor böylesi hatalar… Bundan doğal birşey de olamaz; çünkü sonuçta “kul yapısı bir ürün”den söz ediyoruz. Hollywood'dakiler de insan, onlar da setlerde yoruluyor, yorulunca dikkatsizleşiyor ve zaman zaman en bariz mantık hatalarını atlayabiliyorlar.
Pekiyi, hangi Batılı sinemasever, gerzeklikten değil, yalnızca dikkat eksikliğinden dolayı oluşmuş bu tür ufak tefek aksaklıklardan hareketle o filmleri tek hamlede birer “çöplük” düzeyine indirgiyor?
“Fetih-1453”deki teknik aksaklık ya da eksiklikler, bu filmin gerek Türkiye'de, gerekse gösterime sunulduğu diğer ülkelerdeki izleyici tarafından beğenilip benimsenmesine engel oluşturacak, başından sonuna kadar alaycı nazarlarla karşılanacak bir düzeysizliğe hiçbir surette inmiyor. Tam aksine, ara ara gözümüze çarpan hata ya da eksikliklerin hemen hepsi de mâkûl sayılabilecek sınırlar içinde kalmış. Bizler, geçmişte bu kusurlardan çok daha fazlasını içeren Yeşilçam gösterilerini bile hoşgörüyle izleyip bağrımıza basmış bir milletiz.
Filmi daha ilk hafta sonunda paçavraya çevirmeyi kendilerine görev bellemiş "sinema uleması" bunu da akıllarının bir köşesine yazsın.
'Fetih-1453'de erotizm falan yok!
Öte yandan, geriye kalan bir çift sözüm de bu filmde Fatih'in, Ulubatlı'nın hatırasına saygısızlık eden, aynı zamanda da İslâm ahlâkına aykırı “yüz kızartıcı sahneler bulunduğuna” ilişkin iddiaların sahiplerine…
Açık söyleyeyim, sizinle aynı filmi izlediğimden bile kuşkuluyum. Eğer ki birebir aynı filmi izlemişsek, o durumda da aynı dînî öğretiyi paylaştığımızdan kuşkuluyum!
Yüce Peygamber'in insanı, fıtratına alabildiğine saygılı, o fıtratı bütün cepheleriyle, zaman zaman da kul olmaya özgü zaaflarıyla birlikte bir bütün olarak kabul eden alabildiğine “sahici” din tebliğinden 1400 yıl sonra, tam olarak kimden ve nereden türediği belirsiz, hastalıklı bir “püriten ahlâk” algısını İslâm coğrafyasına "evrensel gerçek" diye dayatmayı bırakın artık be kardeşim! Sizin 20 'nci yüzyılda Anadolu'da saf gerçeğin kötü kalite bir replikası gibi yayılan bu benmerkezci ahlâk anlayışınız yüzünden çağımızda İslâm ümmeti birbirlerine düştü, mü'minler -çoğu kez Kitab'ın hadlerini bile aşan- şer'i (!) çıkarımlar nedeniyle topluca ruh hastasına dönüşüp en sevdikleri insanları “namus” diye diye hunharca öldürdüler. Sonuçta da kadın ya da erkek, Müslüman bireylerin çağdaş dünyada tesettür standardı, karşı cinsle kurulan duygusal ilişkilerin dozajı, evliliğe giden yolda nişanlılık, cinselliğin meşru dairede yaşanması, kadının çalışma hayatına katılımı ve ailede iktidarın paylaşımı gibi hassas konularda doğru yolu bulamaz hâle gelip bir ömür boyunca yalpaladıklarına tanık olmaktayız.
Kendinizce bir sakal biçimi belirlersiniz, sonra da o sakal biçimini “evrensel sakal bırakma biçimi” olarak ilân edersiniz. Ki aynı şey, “dünyanın merkezi” (!) olarak size ait olan her türlü tercih ve davranış için de aynen geçerlidir. Yeryüzündeki bütün Müslümanlar sizin gibi sakal bırakmak, sizin gibi saç uzatmak, sizin gibi giyinmek, sizin gibi konuşmak, sizin gibi yemek yemek zorundadırlar. Velev ki peygamber ve sahabesinin hayat tarzları, avama yönelik tavsiyeleri bu konuda ümmetin içindeki farklı farklı kültürel renklere, sosyolojik çeşitliliklere cevaz veriyor olsa bile!
Eşinize, çoluk çocuğunuza yıllar yılı bir tek tatlı söz söylemezsiniz, sonra da böyle kütük gibi davranmanın İslâm'da “ciddi bir aile ilişkisinin temeli" olduğunu varsayarsınız.
Bir kızı, bir oğlanı seversiniz, içiniz o sevgiden dolayı yanıp kavrulur, fakat diliniz bir tek romantik cümle bile dile getiremez. Gerekçe? Çünkü, sıkı Müslümanlar gönül işlerinde aynen bir "odun" katılığında olmalıdır! Karşı cinse iltifat etmek, Allah'a teslim olmuş gerçek bir mü'mine yakışmaz!
İnsanlar birbirlerini severler kardeşim, hem de delicesine severler! Allah, aşkı da, seksi de nesillerin devamı için yaratmıştır, her ikisi de şeriat dairesi içinde yaşandığında haktır, hayata güzellik katan ilâhî armağanlardır.
Yok efendim, Ulubatlı Hasan nasıl olur da nehrin başındaki sahnede Era'yı öpermiş, kadın öpmek Ulubatlı'ya yakışır mıymış?
Bir kere, sözü edilen sahne, benim hayatım boyunca izlediğim ahlâkî açıdan en masum, en temiz, en tutarlı sinematografik aşk anlarından biriydi. Hiçbir biçimsel çirkinlik içermediği gibi, bu iki karakter arasındaki duygusal yakınlaşma fıtraten olması gereken noktaya gitti ve öyle de bağlandı. Ki sevdiğinle elele tutuşmak, günü geldiğinde de onu öpmek son derece insânî bir reflekstir.
Velev ki böyle bir an tarihte gerçekten yaşandı (ki eminim milyonlarca kez yaşanmıştır), sen Ulubatlı'nın zabıt memuru musun be birader, hayatta attığı her adımda yanında mıydın ki onun ahlâk bekçiliğini yapıyorsun?
13'üncü yüzyılda birbirini seven iki insanın “şer'en” hayatlarını birleştirmesi, iki şahit, bir de nikah kıyıcıdan (memur bile değil) oluşan 3 kişinin toplam 5 dakikalık bir seremonisine bakardı. O çağlarda, senin ahlâklarını korumaya çalıştığın insanlar, tamamlanması 2-3 yıla yayılan ve toplam bütçesi 200-300 bin doları bulan söz, nişan, nikah, düğün, balayı tantanalarıyla kapitalist cenderelerin içine alınmıyorlardı. Ünlü Müslüman gezgin, Faslı şeriat kadısı İbn-i Battuta yalnızca 9 ay kaldığı Maldivler'de tam 12 kez evlenmişti, merak edenler “Seyahatname”sini iyi okusunlar. Öyle ki Battuta, şeriata riayette, Peygamber'in sünnetinde adı geçmeyen meyve ve sebzeleri bile ağzına dokundurmayacak kadar titiz bir adamdı.
O bakımdan, “Fetih-1453”ün ucuz erotizm gösterileri yaptığını ileri sürmek kadar haybeye bir yaklaşım düşünemiyorum. Tam aksine, film Ulubatlı'nın da Fatih Sultan Mehmet Han'ın da aziz hatıralarına bu anlamda son derece saygılıydı. Gülbahar Hatun ile Saray'da girilecek bir halvetin yalnızca simgelerle dile getirilip kısa kesilmesi de bu konuda belirlenmiş ahlâkî sınırın perdeye bir diğer yansımasıydı. Öte yandan, Bizans Sarayı'nda çalgılı dansözlü eğlenceler düzenlenmediğini, yemeklerde şarap içilmediğini ileri sürenler çıkarsa da onlara diyecek bir sözüm yok doğrusu... Ki bunlar da iki buçuk saatlik bir film içinde toplam süreleri 2 dakikayı bile bulmayan bir kaç kısacık plandan ibaretti.
Velhasıl, sinema, hayatın bütün gerçekleri gibi kadın-erkek arasındaki duygusal ilişkileri de, dahası cinselliği de belli bir noktaya kadar tasvir edebilir. İşin nirengi noktası, ağırlıklı ve öncelikli olarak zarif simgelerin kullanılması gereken böylesi anlarda haddi aşıp “banalleşmemek”tir. Ben de filmin bu anlamda banalleştiğini hiç düşünmüyorum.
Ah, seni püritan ahlâk! Toplumu öylesine riyâkâr bir hâle getirdin ki kendi mahreminde bütün gün porno sitelerin başından kalkamayan kimi tıfıl klavye kabadayıları, her fırsatta hayata karşı öfkelerini kustukları sanal ortamlarda "masum bir aşk öpücüğü" üzerinden bile ahlâk vaizliğine soyunabiliyorlar! Hadi len ordan sizi yeniyetmeler, hadi hadi! Büyüyüp de birine âşık olduğunuzda "aşkın insanı allak bullak edici kimyası"nın ne demek olduğunu, insanın pır pır çarpan yüreğini nasıl târûmar ettiğini, sizin o fütursuzca lanetlediğiniz masum öpücüğün ya da yârin elini heyecan içinde şöyle bir tutmanın “sahici hayat” içinde nasıl özel bir yeri/değeri olduğunu hepiniz zaman içinde burnunuz sürtüle sürtüle öğreneceksiniz. “Mesnevî” okuyun meselâ, Hz. Mevlânâ size aşkın da cinselliğin de bu kısa hayat içinde kapladığı alanın büyüklüğünü öğretecektir.
Ben, Sayın Başbakan'a filmi iyileşince bir de sinema salonunda, gerçek sunum yeri olan geniş perdede izlemesini tavsiye ediyorum. O şekliyle daha da beğenecektir.
Son söz olarak, “Fetih-1453”ü büyük ölçüde beğendim, verilen emeklere de cidden saygı duyup takdir ettim. Faruk Aksoy'dan başlayarak, savaş sahnelerinde rol alan o yüzlerce isimsiz figürana kadar herkesi tek tek kutluyorum. Olmuştur bu iş... Umarım, gişede de başarılı olur ve yenilerinin yolunu açar. Yine de beğenmeyenler varsa, onlar da millî ve dînî değerler noktasında -kimilerince “şarapçı” (!) diye nitelenip aşağılanan- Aksoy'dan daha hassas olduklarını öteden beri gayet iyi bildiğimiz mütedeyyin iş çevrelerinden bir 15-20 milyon dolar sermaye toparlayıp bundan çok daha başarılısını, aynı şekilde daha “İslâmî” sini çeksinler, oturup hep birlikte izleyelim, onları da sayfalarımızda geniş geniş takdir edelim. Bizim mahallenin önde gelen kodamanlarının bu tür iddialı kültür-sanat projelerine kesinlikle kayıtsız kalmayacaklarına eminim!
* * *
FİLMİN DUYGUSAL AÇIDAN EN ÇARPICI 3 SAHNESİ
1- Ulubatlı Hasan'ın Bizans surlarına Osmanlı sancağını dikmek için verdiği son mücadele… Müziğiyle, görüntü yönetimiyle, kurgusuyla, oyunculuğuyla ve izleyicide uyandırdığı duygusal patlamayla, bir bütün olarak dört dörtlük…
2- Fatih Sultan Mehmet Han ve ordusunun, yapılacak son sefer öncesi surların karşısında topluca namaz kılması… Tüyler ürpertici bir manzara!
3- Fatih Sultan Mehmet Han'ın kuşatma öncesi hazırlanırken, babasıyla arasında bir ömür boyu süren duygusal mesafeyi hatırlayıp, onu uzaktan sessizce izleyen küçük oğlu Bayezid'i yanına çağırması ve sevgiyle kucaklaması…
* * *
FİLMİN EN İYİ 3 OYUNCUSU
1- İBRAHİM ÇELİKKOL / Ulubatlı Hasan
2- DEVRİM EVİN / Fatih Sultan Mehmet Han
3- ERDEN ALKAN / Çandarlı Halil Paşa
* * *
- (Bence) Çok sağlam bir son vuruşla bitmemesi… Sözgelimi, geçmişin bilgisayarda üretilmiş İstanbul görüntüsünden günümüzün reel İstanbul görüntülerine bir geçiş ya da Fatih Sultan Mehmet Han'ın sonraki iktidar dönemi ile vefâtına ilişkin olarak görüntü üzerinde (yazılı ya da anlatıcı sesli) birkaç bağlayıcı cümle ziyadesiyle yakışırdı!
- Bazı yan oyuncuların performansları ve aksanlarının bu boyutta bir gösteriyi taşıyamayacak kadar derme çatma olması
- Fetih sürecindeki stratejik rolüne rağmen, büyük bilgin Akşemseddin'in hikâye içinde tatminkâr bir düzeyde kullanılamaması
* * *
FİLMİN TEKNİK AÇIDAN EN BAŞARILI 3 SAHNESİ
(En az bunlar kadar başarılı olduğunu düşündüğüm bir düzineyi aşkın sahne arasından zorlukla seçilmiştir)
- Ulubatlı Hasan ile Şovalye Justiniani'nin finaldeki hesaplaşması
- Şehit askerlerin yan yana toprağa verilişi ve Fatih Sultan Mehmet Han'ın bu definleri üzüntüyle izleyişi
- Macar usta Urban ve adamları tarafından “şâhî top”un dökülüp ilk kez huzura çıkartılması
* * *
FİLMİN DRAMATİK YAPI AÇISINDAN 3 ZİRVESİ
- Fatih Sultan Mehmet Han'ın kuşatmanın sonuç vermemesi üzerine otağında kilitlenip kalması ve duygusal açıdan çökmüş bir durumda kılıcını yere gelişigüzel vurup durması; yanı sıra kuşatmayı yaran düşman gemilerini görünce yaşadığı cinnet krizi
- Çandarlı Halil ve Zağanos Paşalar'ın savaş çadırında kuşatmanın akıbeti ve aralarındaki görüş ayrılıkları üzerine yaptıkları kavga (Senaryo, Osmanlı tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan ekipleri arasındaki nüfuz mücadelesi noktasında da son derece dengeli bir yaklaşım sergiliyor)
- Filmin son kertede (kenti savunmak için canlarını vermiş olan) İmparator Konstantin ve Şovalye Justiniani'ye karşı ucuz bir saygısızlık gösterisine girişmeyip, onlara da kendi dâvâlarının cesur kahramanları olarak haklarını teslim etmesi