Adil kapitalizm mümkün mü?

Hıdır Geviş
Adil kapitalizm mümkün mü?

Birinci Dünya savaşı sonrası yıllar, Amerika için önemli bir dönüm noktasıydı. Kimileri bu dönemi ikinci endüstri devrimi olarak görürken, kimileri de Amerikan rüyasının en ışıltılı yılları olarak değerlendirir. Elbette o dönemde her iki iddiayı da destekleyen bir sosyal ve ekonomik manzara vardı. Çalışanlara yüksek ücretler veriliyordu, dolayısıyla halkın alım gücü gün günden yükseliyordu. Hatta bu tüketiciler, Ford modellerine kolayca 250 dolar verebiliyorlardı. Amerika'nın bir ucundan diğer ucuna uçakla seyahat etmek bu dönemde başladı. Çamaşır makinası gibi pek çok elektrikli eşya yine bu dönemde evlere girdi. Ancak Amerikan rüyası dedikleri bu tatlı hayatin ışıkları, 1929 da başlayan Büyük Ekonomik Buhranla birlikte aniden söndü. Amerikan halkı için, iyileşmesi çok uzun zaman alan, zor yıllar böyle başladı, herkes fakirleşti.

İşin ilginç yanı şuydu: Buhran öncesindeki ışıltılı yılların başarısı herkesi o kadar büyülemişti ki uygulanan ekonomik sisteme karşı kayıtsız şartsız bir teslimiyetçilik, gözü kara bir güven söz konusuydu. Dolayısıyla bu sistemin oyuncuları, varolan sistemin mükemmel biçimde işlediğine inaniyor, ne bu sitemi sorguluyor ne de en ufak bir kuşku duyuyorlardı. Bu konuda farklı düşünenlere ise çatlak sesler olarak bakılıyordu. Ancak ekonomik buhran o çatlak sesleri haklı çıkardı; sistem çöktü.

Bütün dünyayı etkileyen son ekonomik kriz öncesinde de benzeri bir süreç yaşandı. Varolan piyasa ekonomisini eleştirenlere suç isliyorlarmış gibi davranıldı ve önerilerine kulak asılmadı. Çünkü ortada inanılmaz bir zenginlik ve bunun verdiği bir özgüven vardı. Ancak krizle birlikte gelinen dramatik durum bize bu zenginliğin bir çesit illuzyon olduğunu düşündürmeye başladı.

GLADYATÖR REAGAN

Bugün herkes bu duruma nasıl gelindiğini soruyor ve haliyle tarih koridorundan geriye giderek, sorunun köklerine ulaşmaya çalışıyorlar. Bu iz takipçiliği, onları , Hollywood dan tekavud olduktan sonra, Beyaz Saray'a yerleşen ve kendinden bir soğuk savaş gladyatörü yaratan Amerikan Başkanı Ronald Reagan'a kadar götürüyor.

Gerçekten de bugünkü krize neden olan ekonomik sistemin temeli, esas olarak Reagan döneminde (1981-1989 ) atıldı. Bu model, devletin ekonomideki rolünü sıfıra indirmeye çalışan fundemantel (köktenci) bir serbest piyasacılıktı. Nitekim Reagan'ın, daha seçim kampanyası sırasında ağzından çıkan sözler, onun devlet ve ekonomi ilişkisi konusunda perspektifini tartışmasız bir netlikle ortaya koyuyordu. Şöyle diyordu Reagan: “Devlet toplumun problemlerine çözüm olamaz, tam tersine problem olur” ve ekliyordu: “İngilizcedeki 9 berbat sözcük şudur: Ben devletten geliyorum ve burada size yardım için varım.”

Regan'ın bu ekonomik modeli, dönemin soğuk savaş atmosferinden beslenerek güçlendi ve sosyalist Sovyet sisteminin radikal bir antitezi olarak şekillendi. Şekillenmenin ideoloğu Milton Friedman pratisyeni ise eski Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan'di. Bu ikilinin önderliginde piyasayı kontrol eden yasal düzenlemeler bir bir kırildi, devletin ekonomik piyasalarla olan bağı iyice zayıfladı. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” (laissez faire) ilkesinin sancak edildiği bu ekomik iklim, şirketlere abartılı bir özgürlük verdi. Ancak Regan döneminde başlayan, Baba Bush'a kadar süren, Clinton döneminde ışıltılar saçan bu sistemin yan etkileri, esas olarak oğul Bush'un başkanlığının, ikinci döneminde ortaya çıktı. İrili ufaklı krizleri, en son yaşadığımız ana kriz izledi

Son krize gelinceye kadar herkes halinden memnun gibiydi. Buna rağmen hâlâ bazılarını kaygılandıran noktalar vardı. Neydi bunlar: Piyasalarda istedikleri gibi at koşturan şirketler, giderek daha da kontrolden çıkıyor, dolayısyla attıkları adımlarla halkın çıkarlarını ezip geçiyorlar, yüksek karlar için sağlığa zararlı kimyasal gıda katkı maddeleri kullanıyorlar, önlem almadıklari için çevresel kirliliğe yol açıyorlar, finans şirketleri yasal boşluklardan yaralanarak haksız kazanç sağlıyor, hissedarlar çok kazanırken işçiler az kazanıyor, büyük şirketler küçükleri satın alarak güçleniyor ve piyasalarda haksız rekabete yol açıyor, dünyaya yayılarak ülke politikalarına kendi çıkarlarına göre yön veriyorlar…

Hatta Gar Alperovitz America Beyond Capitalism adlı kitabında bu durumu şirket feodalizmi olarak tanımlamış ve buna karşı daha adil bir piyasa ekonomisi geliştiriebileceğini iddia etmişti.

SOROS'UN TEZİ

Nitekim global kapitalizmin en meşhur finans oyuncularından biri olan 78 yaşındaki Amerikalı milyarder Soros, bu konuda şikayetçi olanlardan biriydi. O, yaşadığımiz krizin, sorumlusu olarak Reagan'ı görüyor ve onun yarattığı sistemi “Fundamental Kapitalizm” olarak tanımlıyordu.

Soros'un eleştirilerine Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz de katılıyordu. Bir zamanlar dünyada hayranlık yaratan Amerikan ekonomik sistemine artık kimsenin saygı duymadığını ve bu sistemin sorgulandığını söylüyordu. Ona göre dünyadaki krize, bu sistemdeki bozukluklar yol açmıştı. Bu sebepledir ki Obama yönetiminin, ekonomiyi tamir ederken hareket noktası, Reagan'ın tam tersinden hareket etmek oldu; öncelikli olarak, devletin finansal piyasalarda daha etkili olmasını sağlayacak yasal düzenlemeler getirildi, bununla birlikte, devletin 80'lerden bu yana tümden dondurduğu alt yapı yatırımları ile sosyal gelişim yatırımları için büyük ödenekler çıkarıldı, zor durumdaki AIG gibi şirketler devletleştirildi.

KAPİTALİZM KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞACAK MI?

Şimdi herkes, fundamental kapitalizmin krizin ardindan nasıl bir şekil alacağını tartışıyor. Bu konuda en çarpıcı yaklaşım Hindistanın ünlü sanayi grubu Tata'nın (Tata Nano'nun üreticisi) isimlerinden biri olan R.K. Krishna Kumar'dan geliyor. Kumar, bu ekonomik çüküşün kapitalizmi yeni bir forma sokacağını iddia ediyor. Ona göre yeni sitemin kapısını açacak olan iki anahtar var: 1. Gelişmemiş ülkelerde satın alma gücünün arttırılması 2. Etik, yani ticari ahlak konusunda atılım yapmak. Bu anlamda sadece kâr odaklı değil, maneviyatla hareket etmek ve yanlışları görüp değişmek.

WorldCom'un eski CEO'su Bernard Ebbers'in, mevcut ekonomik sistemde şirketlerin kontrolden çıktığı iddiası hatırlandığında, Kumar'ın çözüm konusundaki önerileri ve Obama'nın piyasayı kontrol etme çabası daha da akla yatkın hale geliyor. Yakın gelecekte mevcut fundamental kapitalizmin ne yöne evrileceğini hep birlikte göreceğiz. Benim dileğim, ahlaklı bir kapitalizme dönüşmesi yönünde...

* Pazarlama Uzmanı -Yazar