Ergenekon soruşturması ile beraber Türkiye, darbeci ve cuntacı zihniyetlerle hesaplaşma yolunu açmıştır. Mevcut hukuki düzenlemelere göre, aslında suç teşkil eden, ama Türkiye'nin özel şartları içinde bir türlü soruşturulamayan, hukuki süreç içine alınamadığı ve yargılanamadığı için de tekrar eden darbe ve müdahale yapılanmaları ilk kez adli (sivil) yargı önüne çıkartılmaktadır. Bu büyük imkanın doğru bir şekilde değerlendirilmesi, hukuki sürecin aksaklığa fırsat verilmeden sonuçlandırılması büyük önem taşımaktadır.
Demokratik hukuk devletinde askeri müdahalenin suç olduğu konusunda hiçbir tereddüt olamaz. Darbeyi yapanlar da yaptıkları işin suç teşkil ettiğinin farkındadır. Genel kanaati teşkil eden, “sadece 'başarısız' darbeler, yani teşebbüsler cezalandırılabilmekte, gerçekleştirilmiş darbeler cezasız kalmakta” anlayışı da doğru değildir. Darbeyi başarılı şekilde icra edenler, kendilerini işledikleri suçun neticelerinden korumak üzere özel hukuki düzenlemeler yaptıkları için yargılanmaktan kurtulmaya çalışmaktadırlar. Yani, başarılı darbelerin de suç olduğunu, günün birinde yargılama konusu teşkil edebileceğini darbeciler kabul etmekte, bunu engellemek için “hukuki” tedbirler aramaktadır.
HER DARBECİ KENDİNİ KORUR
Her darbeden sonra, hazırlanan anayasalara darbecileri korumak üzere yerleştirilmiş özel hükümler bulunmaktadır. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası'na konulan geçici 4. maddede, “Milli Birlik Komitesi'nin ve 'Devrim Hükümetleri'nin karar ve tasarruflarından ve bunların idarece veya yetkili kılınan organ ve mercilerce uygulanmasından dolayı karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında cezai veya mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz” denilmektedir. 12 Eylül 1980'de anayasayı ilga ederek ve suç işleyerek devlet yönetimini ele geçiren darbeciler de kendilerini korumak üzere 1982 Anayasası'na geçici 15. maddeyi eklemişlerdir. Bu madde hükmü de aşağı yukarı aynıdır: “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Başkanlık Divanı'nı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanun'la kurulu Milli Güvenlik Konseyi'nin, bu Konsey'in yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanun'la görev ifa eden Danışma Meclisi'nin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz”.
Her iki anayasanın geçici bu maddelerinde, sadece suçluların korunması değil, belirtilen dönemlerde çıkartılmış olan kanunların anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceğine dair de hüküm getirilmekteydi. 2001 yılında yapılan anayasa değişikliği ile bu kısım, yani darbecilerin yapmış olduğu hukuki düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesini engelleyen hüküm çıkartılmıştır. Ancak, geçici 15. maddenin ilk fıkrası, darbecileri yargı önüne çıkartmaktan koruyan hüküm kalmıştır. Bu maddede değişiklik yapmayı düşünen ve madde metnini değişiklik konusu yapan ve bilinçli olarak darbecileri koruyan hükmü değiştirmemeyi seçen TBMM iradesini anlamakta zorlanmaktayız. Öyle ki, anayasa değişikliklerinin 3 Ekim 2001 günü TBMM'de görüşülmesi sırasında geçici 15. Madde'nin tamamının kaldırılmasını öngören bir teklif de verilmiştir. Mehmet Bekaroğlu ve arkadaşları (Metin Kalkan, Hüsamettin Korkutata, Bahri Zengin ve Fehim Adak) tarafından verilen bu önerge reddedilmiştir. Anayasa Komisyonu Başkanı öneriye katılmadıklarını ifade etmiş, oylamada da red kararı çıkmıştır. TBMM darbecilere yargı muafiyeti getiren hükmü korumayı bilinçli olarak seçmiş, böyle düzenlemeyi “içine sindirmiş”tir.
BAŞKA ÜLKELER YARGILADI
Bu türden hükümlerin başka ülkelerin anayasalarında da bulunduğunu görüyoruz. Ama bazı ülkelerde de darbeciler yargı önüne çıkartılmış ve işlemiş oldukları suçların cezalarını çekmişleridir. Latin Amerika ülkeleri ile Yunanistan'ı bu konuda örnek gösterebiliriz. Darbecilerini yargılamayı başarmış ülkeler darbe ihtimalini önemli ölçüde ortadan kaldırmış, asker-siyaset ilişkilerini hukuki bir zemine sokmayı başarmıştır.
Türkiye'de darbeler ve müdahaleler konusunda asker kadar sivil siyasetçiler de sorumluluk taşımaktadır. Her zaman elinde maddi güç bulunduran kişilerin siyasi iktidara sahip olmayı veya siyasi iktidarı yönlendirmeyi istemesi, hukuki olmasa da, tabiidir. Bu ihtimali sürekli gözönünde tutmak ve gerekli tedbirleri almak, buna rağmen bir hukuk dışı müdahale gerçekleşmişse en kısa zamanda bunun hesabını sormak hukuki iktidarın görevidir. Türkiye'de sivil siyasetçiler ise, darbelerle hesaplaşmak yerine, darbeciler tarafından çizilen sınırlara uyarak siyaset yapmaya razı olmuşlar, hatta bunu olağan hale getirmişler, içlerine sindirmişlerdir. Bu yüzden darbe ve müdahale döngüsü bir türlü kırılamamıştır. Çok yakın zamanda, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, hukuki süreci etkilemek ve bozmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri adına yayınlanan Nisan 2007 bildirisini hatırlamak gerekir. Bu bildirinin faalinin dönemin Genelkurmay Başkanı olduğu kendi itirafıyla ortaya çıkmıştır. Ne bildirinin yayınlandığı dönemde ne de suçun itiraf edilmesinden sonra ilgili kişi ve kişiler hakkında hukuki işlem yapılmamıştır. Askerin siyasetin tam ortasında olduğu, bütünüyle hukuk dışı olan bu durumun alışkanlık dolayısıyla “normal” algılandığı ülkemizde, olayı anlamak için benzetmelerden yararlanmak zorundayız. Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülkenin genel siyasetiyle ilgili olarak veya cumhurbaşkanlığı seçiminin nasıl yapılacağına dair görüş beyan etmekle Emniyet Genel Müdürlüğü adına görüş beyan etmek arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Hem anayasada hem diğer mevzuatta kamu görevlilerinin ve kamu kurumlarının tabi olduğu esaslar, görev ve sorumluluklar bellidir. Bunun dışına çıkan kim olursa olsun hukuki müeyyideyle muhatap olmalıdır. Gerçi hükümetin, bildiri akabinde vermiş olduğu cevap Türkiye şartların hem bir ilktir, hem de farklı bir siyasi tutumun, bir cesaretin göstergesidir. Ama yine de, bir hukuki sürecin işletilmesi, sorumluların tespit edilmesi ve yargılanması gerekirdi; bu hâlâ da mümkündür. 12 Eylül darbesiyle hesaplaşma kadar, “güncel” darbelerle de alakadar olunmalıdır.
NEDEN YARGILANMALILAR?
Anayasalarda yer alan darbecilere yargı muafiyeti getiren hükümler, somut olarak darbecileri korumakla kalmamakta, darbe için gerekli psikolojik ortama zemin teşkil etmektedir. Darbeciler başarılı oldukları takdirde hiçbir hukuki müeyyide ile karşılaşmayacaklarından emin olmakta, darbeciliğin anayasalarla sağlanmış korumalı istisnai bir statü olduğuna inanabilmektedir. Daha ileri giderek böyle bir hükmün darbeciliği teşvik ettiğini bile ileri sürebiliriz. Her ülkede askeri darbe olabilir; ama askeri darbenin “kerih” bir şey olduğunu, hukuk düzeninin bunu tasvip etmediğini, suç saydığını bilmek ve göstermek lazımdır. Bu bakımdan geçici 15. Madde'nin kaldırılması pratik bir faydadan ziyade çok önemli bir zihniyet değişikliği anlamına gelecektir. Hele 2001 anayasa değişikliklerindeki TBMM'ye yakışmayan tutum gözönüne alındığında, çok büyük bir zihniyet değişikliğinden söz etmek gerekecektir.
Geçici 15. Madde değişikliği, aynı zamanda, anayasanın değiştirilmesi yönünde atılmış, başarılı olma garantisi bulunan, bu sebeple de “kurucu iktidar” yetkisi sarsılmış TBMM'ye yeniden güç verecek stratejik bir değişiklik olma niteliğine de sahiptir. Yıllardır dile getirdiğimiz bu değişiklik zaruretinin, anamuhalefet partisince kabul görmesi de ayrı bir değer taşımaktadır. Zira Türkiye'de muhalefet iktidarla bürokrasi “mücadelesi”nde çoğu zaman bürokrasiden yana tutum takınmış, bürokrasinin teveccühü ile iktidar olma hesapları içinde bulunmayı seçmiştir. Halbuki darbelerle hesaplaşmak iktidar ve muhalefetin birli halinde hareket etmesiyle mümkündür. Darbecilikle mücadele iktidarın değil, TBMM'nin ve topyekün siyasetin sorunudur.
Geçici 15. Madde'nin değiştirilmesi, demokratik hukuk devletinin yerleştirilmesi ve güçlendirilmesi bakımından, Ergenekon soruşturması dahil her şeyden çok daha önemli bir adım olacaktır.
* Doç. Dr.; Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi