Dilâ 'idd'est herkesi dest-i yâr-ı hîş bûsed, Ğerîbem, bîkesem men dest-ı û, û dest-i men bûsed
967 baharıydı…
Yurtdışı doktora sınavını kazanmış, bu yazıda anlatılması doğru olmayan sebeplerden dolayı, İngiltere'ye değil, Fransa'ya gönderilmiştim. Benim gibi doktora sınavını kazanmış olup, Fransa'ya gönderilmiş olan başka öğrenciler de vardı.
Fransızca öğrenmek için, Paris'te, Alliance Française denen dil okulunda Fransızcayı öğrenmeye çalışıyordum. Ders aralarında değişik ırk ve dinlere mensup insanlarla tanışıyor, herkes kendine özgü aksanıyla Fransızcanın belini kırıyordu.
Ve bir gün, bu ders arası sohbetleri sırasında, benim gibi Türkiye'den gelmiş olan, keza benim gibi İslâmî ilimlerde doktora yapacak olan birisiyle tanıştım. Benden dört yaş büyük olan bu öğrencinin adı, İbrahim Canan'dı… İşte onunla gurbet diyarında, Paris'in meşhur Luxembourg Bahçesi'ne bakan bu dil okulunda tanıştım. Ve 14 Ekim 2009 günü Allah'ın rahmetine kavuştuğu güne kadar irtibatımız hemen hiç kopmadı.
Rahmetli Canan'la o kadar çok hatıram var ki, hangi birini anlatayım? Fransızca öğrenmek için, kitaplarda geçen kelimeleri küçük küçük kâğıtlara yazıp cebine doldurmasını mı (beni çok zorlamasına rağmen, cebimde böyle kağıt parçacıklarını taşımaktan pek haz etmiyordum), zaman zaman beraber Risâlelerden parçalar okumamızı mı, talebe yurdunda pişirdiğimiz yemekleri mi, beraber gerçekleştirdiğimiz onca seyahatleri mi, bilmem ki nereden başlayayım?
Bütün bunlar güzel amma, Viyana'da, sabah kalktığımda internetten gazetelere göz atıp İbrahim'in o zalim otobüs altında kaldığını öğrenince öyle bir hâle girdim ki, bu hatıraların çoğunu anlatamayacak bir ruh çöküntüsüne girdim. Ne de gafiliz biz insanoğlu? İşte İbrahim de gitti öteye… İbrahim'i sevenler için yine birkaç hatırayı anlatamadan geçemeyeceğim.
HALİL'İN PASAPORT OYUNU
Paris'te Fransızcayı öğrenip doktoraya kaydolduktan sonra, Arapçamızı geliştirmek için, tatil için gittiğimiz Türkiye'den, maceralı bir yolculukla, meşhur Kadeş vapuruyla Tunus'a gittik.
Ben tatil için Siirt'e, İbrahim de Konya'ya gitmiştik. 1959 doğumlu emektar “VW taka”mla (İbrahim ona “Düldül” diyordu) İbrahim'i Konya'dan alacak, oradan İstanbul'a, İstanbul'dan da vapurla Tunus'a gidecektik. Ben Siirt'ten hareket ettikten sonra, İbrahim de Aksaray'da görev yapan Komiser ağabeyinin yanına gittiğinden, onu oradan alacaktım.
Aksaray'da rahmetli İbrahim'le buluşup ağabeyinin evinde yemek yedikten sonra, hemen yola çıkmak istedim. İbrahim'in ağabeyi (yanlış hatırlamıyorsam adı Halil'di), o gece kalmamızı, ertesi sabah yola devam etmemizi istiyordu. İbrahim müstenkifti, yani onun için kalsak da bir, yola devam etsek de… Ben “illa gidelim” diye ısrar edince, İbrahim'in ağabeyi, “gidemezsin!” dedi. Sanki beni provoke etmek için sarf edilen bu cümleden sonra, “ben giderim!” dedim ve İbrahim'le ayağa kalktık. Halil ağabey bize yolu tarif ettikten sonra vedalaştık ve yola koyulduk.
Güzel güzel yola çıkmışken, Aksaray çıkışında trafik ekipleri bizi çevirip, kâğıtlarımızı istedi. Normal bir kontroldü bu yapılan. Kâğıtlarımızı eksiksiz bulan trafik polisi, bu sefer pasaportumu istedi. “Kardeşim pasaportumun arabayla ne alakası var?” deyip pasaportumu vermek istemedim. Fakat polis diretip, “efendim, arabanız yabancı plakalı, pasaportu görmem lazım!” diye diretince, rahmetli İbrahim, kendi pasaportunu çıkartıp, bana, “pasaportlarımızı yiyecek değil ya, çıkar göster!” dedi. Kerhen pasaportumu çıkartıp, İbrahim'inkiyle polise verdim. Polis biraz arabadan uzaklaştıktan sonra geri dönüp, “kardeşim, şimdi mesai kapandı; yarın merkeze gelip pasaportlarınızı alabilirsiniz!” demez mi! Tepem attı. Sonra birden İbrahim'in, polis ağabeyi aklıma geldi. O zamanlar cep telefonu olmadığından, mecburen geri dönüp, onu devreye sokmak istedik. Fakat eve gidip İbrahim'in ağabeyini bulunca, bana gülümseyip, “Süreyya kardeşim! Ben sana gidemezsin dememiş miydim? Hadi içeri geçin!” dedi. Durum anlaşılmıştı. Bize bu “pasaport oyunu”nu oynayan İbrahim'in ağabeyi Halil'di. Olan oldu; ancak ertesi sabah hareket edip İstanbul'a vardık.
TUNUS GÜNLERİMİZ
Daha önce anlaştığımız gibi, kafileye Emrullah Yüksel de katıldı ve Kadeş vapuru ile Tunus'a hareket ettik. Bu yazının çerçevesi müsait olmadığından, denizdeki maceralarımızı yazmıyorum.
Tunus Limanında bizi, bir hafta önce Tunus'a gitmiş olan Şerafettin Gölcük karşıladı.
İlk defa bir İslâm devletine gittiğimiz için heyecanımız dorukta olmasına rağmen, pek yabancılık çekmiyorduk. Çünkü Fransız emperyalizmi Tunus'u o hâle getirmişti ki, duvarlarda, camekânlarda, vitrinlerde gördüğümüz yazıların tamamına yakını Fransızcaydı…
Bardo talebe yurduna yerleştikten sonra, bir yandan Bourguiba School'da dil kurslarına, diğer yandan da Zeytune Üniversitesi'nde, büyük sosyolog ve İslâm bilgini rahmetli Fadıl b. 'Aşûr'un sosyoloji seminerlerine katıldık.
Bardo yurdunda, İbrahim'le aynı odaya yerleştik. Yurda yerleşmemizin ilk günündeki bir hatırayı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Sabahleyin uyandıktan sonra rahmetli İbrahim'e şöyle demiştim:
- İbrahim! Tunus'un zeytinleri meşhurdur. Ben çayı hazırlayıncaya kadar, sen gidip bakkaldan ekmek ve biraz zeytin alıver!
İbrahim itiraz etmeden çıktı ve bir müddet sonra, elinde yalnız ekmek olduğu hâlde kapıdan içeri girdi.
- İbrahim, Zeytin nerede? diye sordum. Rahmetli bana,
- Bakkalda zeytin yoktu! demez mi? Biraz tuhaf oldum ve İbrahim'e,
- Kardeşim, zeytin olmaz olur mu? Gel beraber gidelim! dedim. Rahmetli,
- Canım bugün zeytin yemeyiver, yarın başka yerden alır yersin! dedi. Ama serde gençlik (çocukluk dememek için) olduğundan, İbrahim'i alıp bakkala götürdüm ve,
- Haydi iste bakalım! dedim. İbrahim zeytini istemeye başladı:
- Fi zeytin? (Zeytin var mı?) Bakkal cevap verdi:
- Lâ! (Hayır!)
- İbrahim! şimdi de ben isteyeyim dedim ve bakkala:
- Fi zeytun? Bakkal cevap verdi:
- Ne'em fi (Evet var!)!
Rahmetli İbrahim, Arapça bir kelime olan zeytun'u Türkçeleştirip zeytin dediği için bakkal anlamamıştı…
“ŞARK EKSPRESİ”NDE BALAYI
Rahmetli İbrahim o yaz evlendi ve Eylül ayı başında “Şark Ekspresi” (Express d'Orient) ile Paris'e döndük. Kompartımanı ben, hanımım ve bir yaşındaki oğlum Muhammed ile İbrahim ve hanımı paylaşıyorduk. Bitişik kompartımanda da, sık sık yanımıza gelip giden, yaşlı bir Ermeni karı-koca seyahat ediyordu. Ermeni kadın zaman zaman bizim bir yaşındaki oğlanı alıp seviyor; rahmetli İbrahim de bana işaret edip, dikkatli olmamı ima ediyordu. Anlaşılan, 1915'ten dolayı olabilecek bir “vandetta”dan korkuyordu.
Tren Milano'ya varınca, bazı ihtiyaçları için istasyona inen Ermeni yolcu treni kaçırdı ve hanımı trende yalnız kaldı. Durumu görevlilere abildirdik ve bir dahaki istasyonda kocasıyla buluşturmak üzere kadını da trenden indirdiler. Sonra akıbetleri ne oldu, bilmiyoruz…
İbrahim, Şerafettin ve ben aynı hocadan, yani Prof. Jacques Berque'ten doktora yapıyorduk. Böyle olduğu için de hemen her gün beraberdik. Fransızlar, rahmetli Canan'ı, “Kanan” diye çağırıyorlardı. Çünkü Fransızcada “c”den sonra “a” gelirse, o “c”, “k” olarak okunur.
YOĞUN OKUMA PROGRAMIMIZ
Kendi kendimize yaptığımız programlar oldukça yüklüydü. Salı günleri Collège de France'ta doktora seminerleri, Cuma günleri öğleden sonra, keza Collège de France'ta Henri Laoust'un İslâm Düşüncesi ile ilgili dersleri, cumartesileri rahmetli Arnavut Ziya Hoca'dan, Fransızca belagat dersleri, Pazar sabahları Paris'te doktora yapan diğer ülkelerden gelmiş Müslüman öğrencilerle kurmuş olduğumuz AEIF'ın lokalinde, kendi kendimize verdiğimiz seminerler ve nihâyet Pazar günleri aynı lokalde öğleden sonra rahmetli Muhammed Hamidullah Hoca'nın seminerleri…
Yazımızın çerçevesi sınırlı olduğundan, sadece kendi seminerlerimizden söz etmek istiyorum:
Pazar günleri sabahleyin yukarıda zikri geçen öğrenci lokalinde yaptığımız seminerlere Emrullah Yüksel, bazen de Mustafa Tahralı da katılırdı. Burada iki faaliyetimiz vardı: