Bugünlerde dünya barışını en ciddi şekilde tehdit eden sorunlar listesinin tepesinde 'gıda krizi' oturuyor. Meksika'dan Pakistan'a kadar uzanan farklı coğrafyalarda şiddetli protestolar, ayaklanmalar yaşanıyor. Dünya kamuoyunu en çok endişelendiren husus ise krizin ne kadar süreceği, boyutlarının ne olduğu ve nelerin sebebiyet verdiği? Bu sorulara cevaplar çok farklı ve birbiriyle çatışıyor. Çözüm önerileri konusunda da keza durum benzer şekilde. Pekçok analiste göre krizin atlatılması ve gıda fiyatlarının normal düzeyine inmesi için en az on senelik bir sürece ihtiyaç var, elbette sorunun doğru teşhis edilmesi ve doğru adımların atılması koşuluyla. "Gıda mı, yakıt mı" tarzında bir ikilemi de içinde barındıran bir kriz içindeyiz, zira krize sebep veren önemli faktörlerden biri tarımsal ürünlerden elde edilen biyo-yakıtlar için verilen sübvansiyonların yüksekliği. Gıda krizini tartışırken aynı zamanda çok taraflı ticaret anlaşmalarını da sorunsallaştırmak gerekiyor.
Piyasaların artık her soruna deva olacağı varsayımının artık pek de geçerli olmadığını gösteriyor bugün yaşanan gıda krizi. Müdahale edilmeden kendi işleyişine bırakılan serbest piyasalar artık "ulusların zenginliği"ni değil, "ulusların açlığını" ifade ediyor. Her ne kadar uluslar kendi gıda ihtiyaçlarının temininin yabancıların insafına bırakılmayacak kadar hassas bir konu olduğunu bilseler de, neoliberal politikaların artan ağırlığı ile birlikte devletler gıda güvenliği sağlanması konusunda geri adım atıyor. Öte yandan konu temel gıda ihtiyaçlarının karşılanmasına geldiğinde herkes kendi hükümetine güveniyor, ya da sorumlu tutuyor.
FARKLI BAKIŞ AÇILARI
Sorunun derinliği ve yarattığı tehlikeler konusunda otoriter karamsar. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) yetkilileri krizi "açlığın yeni yüzü" olarak tanımlarken, altı ay evvel yüksek risk kategorisinde bulunmayan milyonların artık bu kategoriye müdahil olduğunu belirtiyor. Sırf Afganistan'da daha önce açlık tehlikesi yaşamayan 2.5 milyon insan bugün bu tehlike ile karşı karşıya. BM yaşanan kriz için 'sessiz tsunami' metaforunu kullanıyor. Sırf bu sorunlu benzetme bile BM'in pozisyonunu eleştirmek için yeterli. Eğer gerçekten de yaşananlar "sessiz" bir tsunami olsaydı ticaretin daha da liberalleşmesini çözüm paketi olarak sunmak, genetik olarak modifiye edilmiş ürünlere ağırlık vermek nispeten kolay olur, yardım kuruluşlarının daha rahat bir pozisyonu olurdu. Ancak yaşadığımız "gıda" krizi onyıllardır bağıra bağıra gelen ve dillendirilen bir süreç. Küreselleşme karşıtı eylemleri, Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) yönelik aktivist hareketleri ve benzerlerini hatırlatmaya gerek yok sanırım. Tsunami, zannedilenden daha gürültülü ve net. Neoliberal dönemde talepleri dikkate alınmayan sahipsiz bırakılan tarım kesimi ve "aç"lığa mahkum edilen kentli yoksullar bugün yaşanan küresel protestoların ve gıda isyanlarının merkezinde yer alıyor.
BM'in küresel 'kapitalist finansal mimari'yi eleştiren ve krizin yapısal kökenlerine değinen yaklaşımının aksine, OECD Genel Sekreteri Angel Gurria'nın çizdiği portre çok farklı. Gurria'ya göre ticaretin daha da serbestleşmesine yönelik çekinceleri bulunan hükümetler yüzlerce milyon insanın daha iyi bir gelecek kurma hayalini baltalıyor. Gurria'ya göre 50 senelik DTÖ sistemi önemli kazanımlar getirdi ve bu dönemde tarım ürünlerindeki koruma yüzde 50 azaldı, ancak liberalleşme seviyesi hala yeterli değil. Sorun, bugün varolan korumacı politikalar ve ticari anlaşmaların doğasından kaynaklanıyor. Gurria, "yüksek fiyatların en iyi çaresi yine yüksek fiyatlardır" diyor ve tarımdaki korumacı politikalar yüzünden gelişmekte olan ülkelerde üretimin artmadığına ve verim artışına mani olunduğuna işaret ediyor.
Tam da bu tartışmaların ortasında Washington'daki Küresel Kalkınma Merkezi'nden tarım ve kalkınma uzmanı Peter Timmer'a kulak vermek gerekiyor. Timmer, BM ve OECD'nin ötesinde çok daha somut ve kısa vadeli bir yaklaşım getiriyor. Aynı zamanda Endonezya'nın danışmanlarından olan Timmer'a göre sorunu büyük ölçüde "talep" kaynaklı olarak görmek gerekiyor zira arzdan çok daha hızlı artan bir talep yapısı ile karşı karşıyayız. Ayrıca yeniden dağıtım sorunu olarak da ortaya koymamak gerekiyor. Timmer'a göre kısa vadede, önümüzdeki 6 ay için Hindistan, Çin, Vietnam ve Tayland gibi ülkeler ortak hareket etmeli ve piyasalarını pirinç ithal ve ihracatına açmalılar, ta ki piyasalar bir dengeye erişene kadar. Ticaret dengesinin sağlanması ve küresel paniğin atlatılmasının ardından uzun vadeli verim artışına yönelik çalışmaların yapılması gerektiğini belirtiyor Timmer.
KOLEKTİF SORUN KOLEKTİF ÇÖZÜM
Gıda krizinin aşılması için iyi koordine edilecek "kolektif bir harekete" acil olarak ihtiyaç duyuluyor. Bugün yoksul ülkelere acil gıda yardımlarında bulunan Dünya Gıda Program'nın depoları tükenmiş durumda. Yardımlara devam edebilmesi için öncelikle piyasalardan alım yapmalı, hem de bu fiyat düzeyinde çok daha maliyetli olarak. BM'in ise ambarlarını doldurabilmesi için 755 milyon dolara ihtiyacı var. Bu yardım kuruluşlarına yüksek meblağlarda finansal desteğin sağlanması ise bugünlerde her zamankinden daha da zor. Yardım kuruluşları bu konuda kısmen felç olmuşken, gözler yoksul ülkelerin belini kıran uluslararası ticaret sistemine ve asimetrik ticari çarpıklıklara çevriliyor. Bu konuda biyo-yakıt sübvansiyonları büyük önem arzediyor. Bilindiği gibi tarımsal ürünlerden (mısır gibi) elde edilen ethanol tarzı biyo-yakıtlara yapılan sübvansiyonlar Amerika'nın enerji politikası açısından hayati önem taşıyor; ancak Başkan Bush'un biyo-yakıt sübvansiyolarına verdiği destek Amerika'nın Irak'ı işgalinden daha vahim sonuçlar da yaratabilir. Gelişmiş ülkelerin tarımsal ürünlerden elde edilen yakıt ihracatına ve üretimine verdiği bu destekler kuşkusuz gelişmekte olan ülkelerin yerel tarım sektörlerini adeta tahrip ediyor. Biyo-yakıt sübvansiyonlarının akibeti esasında daha genel iki kritik sorunsalla yüzleştiriyor bizleri: (1) kısa vadeli ulusal çıkarlar mı, yoksa uzun vadeli küresel isitikrar mı tercih edilecek? (2) Timmer'in altı aylık liberalleşme önerisi bu bağlamda neoliberal düzenin derinleşmesine mi, yoksa küresel istikrara mı hizmet edecek?
* Carleton Universitesi Araştırma Görevlisi