Böyle olmasını istemezdim. Ne de olsa, geçmişte adını duyduğumda heyecanlandığım, “kendisiyle oturup saatlerce konuşmak istediğim, her sabah önce internetten bakıp 'acaba bugün yazısı var mı?' dediğim, eğer varsa koşa koşa Radikal Gazetesi aldığım ve yazılarını doya doya okuduğum bir yazardı Nuray Mert. 16 Mayıs 2011 günü, beni, Milliyet'teki köşesinde eleştirdiğinde ise, kendisine nezaketen cevap vermedim ve sessiz kaldım. 11 Haziran 2011 günü yine aynı yazısına atıf yaptı. Sükûnetimi bozmadım. 20 Kasım 2011 Pazar günü tekrar o eski yazısına atıf yaparak, “Herkes Fikrini Bozmuş” başlıklı bir yazı daha yazdı ve üç etti. Artık cevap vermek şart oldu.
Öncelikle, benim bu sayfada çıkan yazımda (Suriye'de yaşananlar Türkiye'yi nasıl etkiler? 15.5.2011) Türkiye'nin emperyal güçlerin oyuncağı haline gelip, Suriye'ye müdahale etmesi gerektiğini savunmadım. Aksine, emperyal güçlerin Türkiye'yi de oyunun içine çekmesinden ve Suriye'nin kuzeyinde olası bir Kürt Devleti'nin kurulmasından bahsettim. Bugün, Suriye'de gelinen nokta ortada. Zaten, Nuray Mert'i bu denli kızdıran şeyin, Suriye hakkında yazdıklarım değil, Kürt meselesini ele alış biçimim olduğu kanaatindeyim.
Nuray Hanım,
Hemen belirteyim, Kürt meselesi konusunda, kapalı kapılar ardına gizlenmesi gereken, çok önemli ve çok gizli görüşlere sahip değilim. Görüşlerimi, daha önce de, yeri geldiğinde çeşitli vesilelerle ifade etmeye çalışmıştım. “Türkiye'nin demokratikleşmesi yönündeki çabaları, bu ülkede yaşayan tüm insanların kültürlerine, dillerine, inançlarına özgürce sahip çıkabilmesinin imkânını yaratmak yönünde gayretler olarak değerlendirip, destekliyorum. Ancak, Kürtler adına siyaset yapan bazı çevre ve söylemlerin öne çıkardığı, Kürtlerin Cumhuriyet'in 'kurucu' unsuru olduğunun tescillenmesi, Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabulü gibi önerileri, fazlasıyla sorunlu buluyorum. Üstelik bence, sorun sadece kamuoyunun muhtemel tepkisi değil, bu teklifleri üreten söylemlerin, topyekûn sorgulanması gereken yaklaşımlar olması. Dolayısıyla, bu konuların sonuna kadar tartışılmasından yanayım” (Nuray Mert, “Kürt Meselesi ve Aydınlar”, Radikal, 18.08.2005).
“Dahası, ben, bölgede ve daha büyük ölçekte tüm dünyada yaşananların, bir yeni büyük emperyalist paylaşma ve iktidar mücadelesi olduğunu düşünen birisiyim” (“Sırtlan Payı mı, Demokratikleşme mi?”, Radikal, 25.08.2005). “Bu ülke, bu bölge, yakın geçmişinde, emperyalistlerin talan projelerinin dövüş alanı oldu. Bu bölgede yaşayanların hepsi inanılmaz acılar, kayıplar yaşadı. Bunlar unutulacak, unutturulacak şeyler değil. Ben 'geçmişi unutalım' düşüncesinde değilim. Geçmişi hep hatırlayalım ki, aynı tuzaklara düşmeyelim, yeniden boğaz boğaza gelmeyelim” (“Geçit Vermeyelim”, Radikal, 16.08.2005). “Sizin de bildiğiniz gibi, tarih her iddiayı, tezi onaylayacak veya çürütecek örneklerle doludur” (“Geçit Vermeyelim”, Radikal, 16.08.2005). O yüzden, yazılarımda sık sık başvurduğum, yakın tarihimize gönderme yapma yöntemini anlayışla karşılayacağınızı umardım.
Nuray Hanım,
“Papağan gibi, demokrasi demokrasi demekle demokrasi gelmez” (“Sivil Siyasetin Önünü Açmak”, Radikal, 18.10.2007). “BDP demokratik siyaset açısından baktığımızda şiddet kullanan bir örgütle bağlantısı açısından başından sorunlu bir parti” (“DTP'yi Kapatmak Ya da Kapatmamak”, Radikal, 20.11.2007). “ Şiddeti siyasal bir yöntem olarak benimseyenler bir yana, bu yöntem ve anlayışa vakit varken gerekli mesafeyi koymayanlar, hepimizin felakete sürüklenmesinin sorumluluğunu paylaşmış olacaklar” (“Geçit Vermeyelim”, Radikal, 16.08.2005). “Kürtler adına konuşanların, ne yapıp edip bu yolu tıkaması şart. Türkiye'nin resmi siyasetinin darboğazlarına işaret etmek suretiyle, işin içinden sıyrılmaya çalışmanın hiçbir anlamı ve karşılığı yok. Şiddetin devreye girdiği bir ortamda hiçbir şey konuşulamaz, şiddet konuşulmamasına, konuşmak istemeyenlere hizmet eder, konuşmaya, anlaşmaya değil” (“PKK ve ABD”, Radikal, 04.08.2005). “Lütfen unutmayınız ki, bir toplumda demokratikleşmenin yolunu öncelikle muhalefet edenler açar. Bunu ya başarır, ya başaramaz. Başaramadığı yerde, 'Devlet gerekeni yapsın', 'Asker operasyon yapmasın' demek kadar sakil bir şey olamaz. Şiddetin kol gezdiği bir ortamda kimse kimseden bir şey talep edemez. Dahası ve en kötüsü toplumu şiddetin taraflarından biri haline getirirsiniz” (“Yeniden Kürt Meselesi”, Radikal, 21.07.2005).
Nuray Hanım,
“Son zamanlarda, 'Türkiye'nin iki kurucu unsuru Türkler ve Kürtlerdir' tezi, artık yaygın basında da yer almaya başladı. Siz de gayet iyi biliyorsunuz ki, Cumhuriyet'in kurucu ulus ideolojisi bile, bu şekilde, etnik köken çerçevesinde tanımlanmış değildi. Tarihsel gerçekleri bilen herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin, Anadolu'da öteden beri yaşayan ve birçok etnik grup ve Osmanlı'nın çöküşünden sonra buraya göç eden yine farklı etnik gruplardan oluştuğunu bilir. Türkiye diyoruz, çünkü Osmanlı'yı da asırlardır, yabancılar 'Türkiye' olarak tanıyorlardı, hâkim kültür Türk diye tanımlanıyordu. Cumhuriyet, bu coğrafyada bir ulus-devlet kurarken ister istemez bu mirası devraldı. Ulus-devletin kuruluşundan itibaren, Müslüman unsura genel olarak Türk denilmeye başlandı.
Cumhuriyet'in, farklı kültür ve kimlikler konusunda körlükte ısrara itiraz edip, demokratikleştirmeye çalışmak başka, kökünden değiştirmeye çalışmak başka. Kökünden her şeyi yeniden sorgulayıp kuracaksak, konuşulup tartışılacak o kadar çok şey var ki. Bunlardan biri, Kürtlerin Müslüman olmak hasebiyle, Osmanlı döneminden beri siyasal iktidarda ayrıcalıklı bir konuma sahip olmalarına karşın, bu iktidarın tarihimizin trajik noktalarındaki sorumluluklarını paylaşma konusundan hiç bahsetmemeleri, sonu gelmez bir mazlum/kurban söylemi benimsemiş olmaları. Bazı milliyetçi ve otoriter siyasal söylemler Kürt meselesinde, bağnazlık, dar kafalılık sergiliyor diye, uzun süredir, kendine demokrat diyen kimsenin Kürt siyasal söylemlerine 'Kaşının üzerinde gözün var' demek istememesi, bu ülkede sol ve demokrat siyasal tartışmaları olduğu kadar Kürt siyaset söylemlerini de zaafa uğrattı. Başka tabular gibi bunu da aşalım, ancak bu konuda o zaman doğru dürüst tartışmaya başlamış olacağız” (“İki Temel Unsur”, Radikal Gazetesi, 24.06.2004). “Sizce, sorunlarımızı, ırktı, mezhepti, soydu, soptu, bunları aşan bir toplumsal barış platformunda çözmenin yollarını aramak en iyisi değil mi?” ( “Sırtlan Payı mı, Demokratikleşme mi?”, Radikal, 25.08.2005).
Nuray Hanım,
“Ne yazık ki, Türkler de, Kürtler de ABD'nin pazarlık aracı olma tuzağından bir türlü kurtulamıyor: havuç, sopa döngüsü içinde birbirlerinin karşısına çıkmaktan kurtulamıyorlar. Halihazırda, Kürt politikaları, 'tarihi şans' deyip, havuca teslim olmuş vaziyette. Bu politikaları koşulsuz destekleyenler, Türkiye'nin politikalarını sonuna kadar eleştirirken, tamamen ABD rayına giren Kürt politikalarına hâlâ toz kondurmuyorlar” (“Kürt Kartı”, Radikal, 15.07.2003) “Sizin bu “avanaklarla” bugün biraya gelebileceğinize ve onların fikirlerini doğruymuş gibi köşenize taşıyabileceğinize şaşırmamak elde değil” (“Sakın ha!”, Radikal, 10.03.2005).
“Bahtiyar olun ve lütfen şunu unutmayın, “rüzgâra ve mevsime göre yön değiştiren yazarların dokundurmaları altında kalmak durumunda olan biri değilim.” Türkiye'de toplum ve siyaset üzerine fikir yürütüyorsam, tesadüfen yazı yazdığım için değil, en az 15 senedir bu konular üzerine çalışıp düşündüğüm ve bunlara dayanarak fikir yürüttüğüm içindir. Bir kısmı akademik ve somut kaynaklara dayalı olan, birçok çalışmam ve makalem var, ilgilenenleri bu konularda aydınlatabilirim. “Diğer taraftan siyasi çizgim, ne bir siyasi esintinin, ne entelektüel bir kuruntunun ne de ruhsal bir takıntının eseri değil. Belli bir siyasi duruş sergiliyorsam, bu, vicdanımın, aklımın, birikimimin ve ahlaki tercihlerimin buluşmasının sonucudur, her söylediğimi herkese karşı, her platformda, sonuna kadar tartışabilirim. Bunu kendimi önemsediğim için değil, siyasi duruşu önemsediğim için yaparım.” Öyle dememiştim, bunu demeye çalışmıştım diyerek kıvırtanlardan da değilim. Son olarak, “kimin neyin ne kadar karışımı olduğunun” takdirini ise, isterseniz okuyuculara bırakalım.
* Gazeteci-Yazar