Yükseköğretimde reform, sadece bizde değil gelişmekte olan tüm ülkelerde tartışmaların nirengi noktasını oluşturmaya devam etmektedir. Sanılanın aksine, değişime en büyük tepki, toplumun vicdanı olan üniversiteden gelebilmektedir.
Üniversitelerin değişim olgusuna ve toplumsal sorunlara çözüm üretmede öncülük etmesi belki de 2000 yılında Lizbon Stratejisi ile ilk adımı atan AB üyesi ülkelerdir. Köklü üniversite geleneği olan bu ülkeler bile, kürselleşen dünyada en rekabetçi ekonomi olma yanında, kültürel çoğulculuğu ve birlikte yaşama gibi konularda çözüm bulmayı kendi üniversitelerinden talep etmişlerdi.
Paris, Oxford, Cambridge ve Bologna gibi geleneği olan köklü üniversiteler bile bu değişim talebine kayıtsız kalamadılar ve bu çağrıya olumlu cevap verdiler. Fildişi kulelerinde yaşamaya devam eden, değişime direnenler de olmadı değil. Ama bu azınlık grubu üniversitenin çok sesli yapısı içerisinde değerlendirmek lazım diye düşünüyorum. AB üniversiteleri bu değişimi zamanında yapmamış olsalardı, günümüzdeki ekonomik krizin etkileri onlar için daha olumsuz ve yıkıcı olabilirdi.
ÜNİVERSİTELERİN DEĞİŞİMİ
Bundan hareketle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın rektörlerle yaptığı toplantıda altını çizdiği çok önemli noktalar bulunmaktadır. “Üniversitelerin, özgür bir ortamda, özgür bir zeminde, terör meselesinden kalkınmaya, farklı inanç gruplarının sorunlarından dış politikaya kadar her alanda Türkiye'ye ışık tutmalarını” isteyen Başbakan haklıdır. Belki de ülkemizde bir Başbakan bu kadar açık ve net olarak yükseköğretim kurumlarından daha aktif olmalarını; ülke sorunlarını anlama, algılama ve çözme konularında alternatif çözümler üretmelerini istemektedir. Başta terör, etnik, kültürel ve ekonomik sorunlar olmak üzere toplumu ilgilendiren her konuda devlet, vakıf ve özellikle de yeni kurulan üniversitelerden daha çok katkı yapmalarını haklı olarak talep etmektedir.
Üniversiteler çok sesli yapıları ile bu çağrıya cevap vermelidir. Daha doğrusu, içerisinde yaşadığımız toplumsal sorunlara alternatif cevap(lar) üretmelidirler. Bu aynı zamanda demokratik sisteme oy vermenin ötesinde katılımdır.
Daha çok demokrasi, daha çok katılım ve daha çok insan hakkının hâkim olduğu çoğulcu bir toplum inşa etme görevi sadece siyasilerin değil; başta üniversiteler olmak üzere herkesin birincil görevidir. Bu talebe cevap üreten toplumların dünyanın en dinamik ekonomilerini ve müreffeh toplumlarını da inşa eden demokrasi ile yönetilen ülkeler olması dikkat çekicidir.
Değişim talebine sağlıklı bir şekilde cevap üretemeyen toplumları ise kaos, şiddet ve bazen de ayrışmaların beklediğini yaşadığımız ve tanık olduğumuz tecrübeler göstermektedir.
Bu bağlamda sorulması gereken soru bu değişim talebine üniversitelerin verdiği cevap ve yaptığı katkıdır. Bunun farkında olan UNESCO “kapsayıcı ve çok çeşitli bir bilgi toplumu inşa etmek; araştırma, yenilik ve yaratıcılığı ilerletmek için yüksek öğretime temel kuvvet olarak yatırım yapmak tarihte hiçbir zaman bu kadar önemli olmamıştır” tespitinde bulunmuştur. Bundan hareketle yükseköğretim “ekonomik, kültürel ve demokratik değişim ve dönüşümün motor gücü olmak zorundadır” tespitinde bulunmuştur.
Dahası, UNESCO'ya göre “başta biyolojik zenginlik ve çeşitlilik olmak üzere, kültürel zenginlik ve çoğulculuğun korunması; faklı etnik ve kültürel arka plana sahip insanların birlikte yaşamsının yolu” da yükseköğretimin yeniden yapılanmasından geçmektedir.
Bundan dolayı, çağdaş üniversiteler farklılıkları anlayarak ve koruyarak; birlikte yaşamayı, yani demokratik kültürü oluşturma göreviyle karşı karşıyadır.
Çok kültürlülüğün ve farklılıkların yapıcı bir çözüm bulunamadığı takdirde demokratik toplumlar için potansiyel bir tehdit ve tehlike olduğunun farkında olan Avrupa Konseyi 2006 yılında “Demokratik Kültür için Yükseköğretimin Sorumlulukları” adlı uluslararası bir konferans düzenledi. Demokratik kültür inşasında “sorgulayan, araştıran ve eleştiren” dahası toplumsal sorunların çözümüne katkı yapan bireylere ihtiyaç olduğu özellikle vurgulandı. Bu bireyleri yetiştirme görevi de öncelikle üniversitelerdedir.
ÇAĞDAŞ BİR ÜNİVERSİTE
Üniversitelerin bir görevi de toplumu tehdit eden sorunları -ekonomik, siyasi ve çevresel- önceden sezmek ve bu sorunlara çözüm(ler) üretmektedir.
Kısaca, tabiattaki biyolojik zenginlik ve çeşitlilik tehdit altında olduğu gibi, kültürel ve dini çoğulculuk ve farklılıklarımız da tehdit altındadır. İnsanlık için bir zenginlik olan bu olguya, bilgi temelli ve karşılıklı diyalog ekseninde birlikte yaşama çerçevecinde çözüm bulunmadığı takdirde aynı olgu sosyal patlamalar, çatışmalar ve trajedilere sebep olmaktadır.
Bundan hareketle, çağdaş bir üniversite bu sorunları görmezden gelemez. Dahası üniversite sadece piyasaya nitelikli iş gücü sağlamak ve ekonominin motor gücü olma görevini yapmakla bu sorumluluğundan kurtulamaz. Lizbon Stratejisinde ifadesini bulan “ dünyanın en rekabetçi ekonomisini oluşturma” anlayışı, ancak güçlü bireylerle ve sağlam demokrasi kültürünün hâkim olduğu yerlerde gerçekleştirilebilir.
Çağdaş bir üniversite toplum hayatındaki etnik, kültürel, dini ve politik sorunlara çözüm üretmek ve toplumun bu konudaki taleplerine cevap vermek durumundadır. Toplumun vergileri ile finanse edilen üniversiteler toplumun sorunlarına gözlerini kapayamaz.
Dahası, Başbakan'ın “özgür bir ortamda, özgür bir zeminde, terör meselesinden kalkınmaya, farklı inanç gruplarının sorunlarından dış politikaya kadar her alanda Türkiye'ye ışık tutmaları” talebine cevap vermek ve sorumluluğunu omuzlamak durumundadır
* Prof. Dr.; Gazikent Üniversitesi Rektörü