Türkiye küresel bir oyuncu mu?

Artık bölgesel bir güç olan Türkiye'nin, küresel aktör olması; başta ekonomi, askeri ve sivil istihbarat konusunda kendisini hızla dışa bağımlılıktan kurtarması ile olur

Ercan Karakoç
Türkiye küresel bir oyuncu mu?

2008 yılının ilk aylarını yaşadığımız şu günlerde, uluslararası basını dikkatle takip ettiğimizde, Türkiye ile ilgili haberlerin eskisine oranla daha çok yer aldığını açık bir şekilde müşahede etmekteyiz. Şüphesiz artan bu haberlerin bir diğer özelliği daha var ki, o da söz konusu haberlerin neredeyse tamamının Türkiye ile ilgili olumlu haberleri içermesidir. Eskiden Türkiye hakkında, insan hakları ihlalleri, Kürt sorunu, demokrasi dışı hareketler vb. konularda sürekli olumsuz haberler sunan dış basın; şimdi ise, Türkiye'nin hızla kabuk değiştirdiğinden, “bölgesel güçten küresel aktör” olmaya doğru ilerlediğinden bahsetmektedir. Biz de bu makalemizde “küresel aktör” olmaya namzet olan Türkiye'nin, bunu başarabilmesi için yapması gerekenler üzerinde fikir yürütmeye çalışacağız.

Kuşkusuz, ülkemizin küresel aktör olarak telakki edilmesi hoşumuza gidiyor olsa da bu durum Türkiye'ye daha fazla sorumluluklar yüklemektedir. Küresel aktör veya uzun süreçte küresel güç olmak, zor da olsa elde edilebilir bir şeydir. Ancak, asıl önemli olan ise böyle bir konuma gelen Türkiye'nin bu pozisyonunu muhafaza edebilmesi ve hatta güçlendirmesidir. Bu ise Türkiye'ye daha fazla mesai, daha fazla dikkat ve daha fazla mesuliyet yüklemektedir. Tüm bunların olabilmesi için, her şeyden önce Türkiye, orta ve uzun vadeli olarak stratejik planlamasını yapmalı ve buna göre gerekli politikalarını oluşturmalıdır. Söz konusu stratejilerin oluşturulmasında, başta devletin ilgili bütün birimlerinin (Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Milli Güvenlik Kurumu, Milli İstihbarat Teşkilatı vb.) eşgüdüm halinde çalışmaları gerekmekte ve her bir birime önemli vazifeler düşmektedir.

EKONOMİ VE DEMOKRASİ BELİRLEYİCİ

Bir ülkenin dünya kamuoyunda sözünün dinlenilebilir olması, o ülkenin sahip olduğu “güç” ile doğru orantılıdır. Bu gücü şekillendiren unsurların başında ise, ülkenin ekonomik gücü ve büyüklüğü önemli yer tutar. Ancak, ekonomik büyüklüğün “hormonlu bir büyüklük” olmaması gerekir. Aksi durumda, sağlıksız bir ekonomik yapı ortaya çıkar ki, en küçük bir rahatsızlık durumunda bile ciddi sorunlar söz konusu olabilir. Sağlıklı ekonomik büyüklüğün temel göstergeleri ise sanayiye dayalı, ihracatı güçlü, kişi başına düşen milli geliri yüksek bir ekonomidir. Bir diğer önemli gösterge ise hem dış hem de iç borcun düşük seviyede olmasıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin halen kırılganlık durumunu muhafaza eden ekonomisini hızla sağlıklı bir yapıya oturtması, “küresel güç” olma yolunda yapması gereken ilk ve en önemli işlerden biridir.

Güçlü ve sözü dinlenir devlet olmanın bir diğer göstergesi de askeri kapasitenin büyüklüğüdür. Şüphesiz bunda da sayısal büyüklük ve eldeki silah malzemesinin fazlalığı önemli değildir. Nitekim günümüzde bir ordunun gücü, sahip olduğu teknolojik üstünlük ile ölçülmektedir. Belki de Türkiye'nin en sıkıntılı olduğu husus budur. Zira her ne kadar ordumuzun büyüklüğü ve vurucu gücü ile övünsek dahi, TSK'nın kritik bilgi, materyal ve istihbarat toplama açısından dışa bağımlılığı maalesef sürmektedir. Bu durumun en acı neticelerini, geçen aylarda yaşadığımız menfur Dağlıca baskınında gördük. İstihbarat eksikliğinin ve teknolojik yetersizliğin nelere mal olduğunu o günlerde yaşadık. Bugünlerde ise ABD'nin sağlamış olduğu teknolojik istihbarat ile PKK'nın üzerine rahatlıkla ve etkili bir şekilde gitmekte ve istediğimiz sonuçları da almaktayız. Ayrıca yine İsrail ve ABD'nin sağlamış olduğu teknik alt yapı ile savaş uçaklarımız gece operasyonu yapabilmektedir. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, günümüzde bir ordunun gücü ve etkinliği, sahip olduğu teknolojik kapasite ile doğru orantılıdır. Burada bir husus daha önem kazanmaktadır ki, o da sahip olunan teknolojik kapasitenin milli olması gerektiğidir. Dışa bağımlı bir kapasite, takdir edileceği üzere, en zor zamanlarda büyük problemlere yol açabilir. Bu teknolojiyi sağlayan ülkeler, istedikleri an desteklerini kesebilirler ve hatta onların modernize ettiği silahlar istedikleri an bize karşı dahi kullanılabilir. Bu cümleden olarak, uluslararası ilişkiler ve dış siyasette, kalıcı düşmanlıklar gibi, sürekli dostluklardan bahsetmek de pek mümkün değildir. Zira konjonktürel gelişmelere bağlı olarak bir anda her şeyin tersine döndüğü siyasi ve askeri gelişmeler, nadirattan olan şeyler değildir. Öte yandan, dışa bağımlı olmak, birtakım kuşkuları da beraberinde getirmektedir. İsrail'in modernize ettiği Türk savaş uçaklarından bazılarının, modernizasyondan kısa bir süre sonra eğitim uçuşları sırasında düşmeleri, ister istemez bazı şüpheleri de beraberinde getirmektedir. Ayrıca, gece operasyon yapma kabiliyetini, NATO üyesi (mesela Yunanistan'a karşı) ülkelere karşı kullanabilecek miyiz? Kullanamayacaksak bunlara sahip olmanın orta ve uzun vadede nasıl bir faydası olabilir? Diğer yandan, bunları elde etmek için göğüs germek zorunda kaldığımız ekonomik külfetin boyutu da düşünülmelidir. Dolayısıyla, “küresel aktör” olmak isteyen Türkiye dışa olan askeri bağımlılığını en azından minimize etmelidir. Bu bağımlılık, ABD ve İsrail gibi birkaç ülke ile sınırlı ise, bu daha da tehlikelidir. Nitekim Kıbrıs Barış Harekâtı'nda yaşadığımız acı tecrübe, hâlâ hafızalardaki yerini korumaktadır. Türkiye, dışarıya olan askeri bağımlılığını, Rusya, Çin, Fransa vb. ülkelerle yapacağı işbirliği sayesinde “yedekleyebilir” ve “çeşitlendirebilir”. Ancak böyle bir durumun, ülke ekonomisine büyük bir yük getireceği aşikârdır. Netice olarak, Türkiye kendi imkânları ile savunma sanayiini ve askeri gücünü çağın gerektirdiği modernliğe getirmeli yani tam manasıyla millileştirmelidir. Bu anlamda, Cumhuriyet'i kuran kadronun ihdas ettiği Milli Savunma Bakanlığı'nın kuruluş amacı da layıkıyla gerçekleştirilmiş olacaktır. Bu süreçte en önemli vazife ise koordinasyon görevi ifa edecek olan Savunma Sanayii Müsteşarlığı'na düşmektedir.

Küresel aktör olma yolunda ilerlemek isteyen Türkiye'nin bir diğer dikkat etmesi gereken konu da istihbaratını güçlendirmesi meselesidir. Burada istihbaratın güçlendirilmesinden kastımız, dış istihbaratın kuvvetlendirilmesidir. Çünkü devletimizin en önemli zafiyetlerinden birisi de, ülke dışındaki istihbarat konusunda dışa bağımlı olmasıdır. Millet olarak bunun acılarını geçmişte çok yaşadık.

KURUMLARARASI İŞBİRLİĞİ

Örneklendirmek gerekirse, bir bilgisayarın teknik donanımı ne kadar güçlü olursa olsun, o bilgisayarda kaliteli bir virüs programı yoksa en basit bir virüs veya trojanın bilgisayara girmesiyle, bilgisayar mahvolmakta ve bir işe yaramamaktadır. Aynı şekilde bir beden ne kadar sağlıklı ve atletik görülürse görülsün, o vücut içindeki bağışıklık sistemi yetersizse (bünye zayıfsa, antikorlar -istihbarat elemanları- görevlerini ifa etmiyorsa) en basit bir rahatsızlık o bedeni yatalak kılmakta ve hasta etmektedir. Burada benzerlik kurduğumuz üzere, kaliteli virüs programı ve bağışıklık sistemi, bir ülkenin istihbarat teşkilatıdır. Bu vesileyle Türk istihbaratı en kısa sürede kendini yenilemeli, yeniden teşkilatlanmalı ve kendi ayakları üzerinde durmalıdır. Kritik istihbaratta dışa bağımlı olmamak, bu açılardan büyük önem taşımaktadır. Güçlü Türkiye'nin güçlü bir istihbarat kurumuna ihtiyacı olduğu su götürmez bir gerçektir.

Sonuç olarak, kendisini bölgesel bir güç olarak kabul ettiren Türkiye, küresel aktör olma yolunda yukarıda saydığımız noktalara azami dikkat göstermelidir. Hiç şüphe yok ki, Türkiye'nin dikkat etmesi gereken hususlar sadece bunlar değildir. Bunlara, birbirlerini tamamlayan başka unsurları da ilave edebiliriz. Bununla birlikte bir devletin tam manasıyla güçlü olması, ancak bahsettiğimiz mevzulardaki kapasitesi, gücü ve bağımsızlığı ile alakalıdır. Bunların başarılabilmesi ise, ülkemizin birlik ve beraberlik içinde hareket etmesine, devletin ilgili kurumlarının birbirleri ile koordineli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Dâhili ve harici düşmanlarımızın kışkırtmaları sonucunda, birtakım siyasi ve ekonomik menfaatleri elde etmek için Türkiye'nin huzurunu bozanlara hiçbir zaman prim verilmemelidir. Tarih gösteriyor ki, Türk milleti iç birlikteliğini ne zaman sağlamışsa o zaman büyük devlet olmuştur. Ve ne zaman kendi içinde kısır çekişmelere kapılmışsa, ufalmış, yıkılmış ve kendisine, mazisine yakışmayan bir şekilde tarih sahnesinden silinip gitmiştir.

* Marmara Üniversitesi Araştırma Görevlisi