|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Sadrazam Talât Paşa birgün aylak aylak dolaşan ve parası-pulu olmayan Neyzen'e güya iyilik yapmak niyetiyle "Gel seni devlete memur olarak alalım" der. Neyzen de "Niçin?" diye sorar. Talât Paşa "Niçin'i var mı, iş güç sahibi olursun, para kazanırsın" diye cevap verir. Konuşma şöyle devam eder: — Peki sonra?
— Sonra?
— Sonra?
— Sonra?
— Peki daha sonra? O devirde sadrıâzamın üstünde sadece padişah vardır ve padişahlık da verasetle olup çalışıp çabalamakla kazanılamadığından Talât Paşa çaresiz der ki: — Hiiiiiç! Neyzen'in cevabı enfestir: — Ben zaten şimdiden hiçim paşam! O halde niçin bu kadar yorulayım ki!?! (Neyzen Tevfik gerçekten de göğsüne 'Hiç' yazılı bir kağıt asar, öyle dolaşırdı.) Ortada bir değer, bir anlam yoksa hangi çaba, hangi gayret, hangi çırpınma sırf birer çaba, gayret ve çırpınma oldukları için değer kazanabilir ki?!? Sanırım Neyzen'in cevabı da bu tesbite mütebessim bir açıklık kazandırıyor. Sonu hiç ise, hiçlikle neticelenecekse insanoğlu niçin çabalasın? Ulaşmak istediğimi başlangıç noktası olarak alacağım kendime ve bu yüzden sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim: Dünyanın ve/veya hayatın kendisinde bizzat bir değer bulunmaz! Çünkü değeri, şeylerin kendisinden elde edemeyiz; 'değer' dediğimiz, 'anlam' dediğimiz —her ne ise— eşyanın kendisinde bulunmaz. Bizi orada, şeylerin kendisinde bekleyen birşey yoktur ki gidip onu oradan alalım. Değeri ve/veya anlamı şeylerden alamayız, bilakis anlamı ve değeri o şeylere biz veririz. Değer ya da anlam alınan değil, verilen bir şeydir. Çünkü bir şeyi 'iyi' ya da 'kötü' kılan o şeyin zatı, doğası, kendisi değildir. Şeylerin kendisinde kendiliğinden iyilik ya da kötülük yoktur. Nasıl olsun ki? Onlar sadece vardır. Varolanlar hakkında 'iyi' ya da 'kötü' değerlendirmesi, adı üstünde bir değer-lendirme, şu veya bu şekilde bir değer-verme demektir. Şeyler (dış dünya) değerlendirmez, yani değer vermez, veremez, sadece bir değer vermenin, bir değerlendirmenin konusu olabilir, yani değerlenebilir, başkaları nezdinde değer kazanabilir. Değer değerli olana dışarıdan gelir. Altının, elmasın, yakutun ne değeri olabilir ki şayet biz onlara bir değer vermesek?!? Tıpkı "özel günler" gibi... Özel günler de birer gündür ama onları bizim için özel kılan, anlamlı kılan, değerli kılan bir neden vardır ve bu neden günlerin kendisinde değil, onların dışında bir yerde durur, onlara dışarıdan gelir. Özelliği de bundandır, özel olduğu için özelliği vardır. Bize özeldir, özelliği bize özgülüğünden, bize özel olduğundandır, bizdendir kısaca. O güne veya şeye biz özellik veririz, onu bize biz özel kılarız. Özel olan her ne varsa bize nisbetle özeldir. Biz olmazsak o neye özel olabilir ki? Tek başına nisbet olmaz. Çünkü tek olmak nisbetsiz olmak demektir! 'Münasebet' sözcüğü tam da burada biraz açıklayıcı olabilir. Münasebet öncelikle iki şeyi gerektirir, nisbet iki şeyin arasında durur. Anlam ve/veya değer bir münasebetin ürünü... değerlenen ve değerlendiren iki şeyin... Değer işte bu ikisinin arasındaki nisbetten türer. Bir değerlendirmeye konu olan (değer-lenen) olmalı, bir de değer veren (değer-lendiren) ki değerden söz etmek imkânımız olsun, olabilsin! Bu dünyanın veya hayatın bir anlamı, bir değeri yoksa, boşsa, anlamdan ve değerden yoksunsa, böylesine anlamsız ve değersiz bir dünya için onca çaba niye?!? Değer-siz bir dünya için çabalamak, çırpınmak gerektiğini kim söyledi ki? Elbette izahı güç bir hamakatın neticesi bunca çabalama! Ortada bir değer, bir anlam yoksa hangi çaba, hangi gayret, hangi çırpınma sırf birer çaba, gayret ve çırpınma oldukları için değer kazanabilir ki?!? Aksine varsa, bu dünyaya gerçek değerini nasıl vereceğiz? O değeri nerede bulacak, nasıl elde edecek ve en nihayet dünyamıza verdiğimiz bu değerin meyvelerini tekrar ondan nasıl toplayacağız?!?! Sanırım, bu soru hâlâ gerçek anlamıyla sorulmayı bekliyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |