Hayat Her kuşağın sevdiği kitap Ermiş

Her kuşağın sevdiği kitap: Ermiş

Halil Cibran’ın Ermiş kitabını Türk okurlarıyla ilk tanıtan isim Ömer Rıza Doğrul olmuştur. 1945 yılında gittiği Kudüs’te bir kitapçı vitrininde kitabı gören Doğrul, o gece kitabı tercüme atmaya başlar. Eser Arapça’ya ise 1926 yılında çevrilir gördüğü alaka üzer üç yıl içinde on kere basılır.

Haber Merkezi Yeni Şafak
Halil Cibran
Halil Cibran

İBRAHİM DEMİRCİ

Halil Cibran’ın The Prophet adıyla Amerika’da 1923 yılında yayımlanmış olan kitabı, 1945 yılının kasım ayında Kudüs’te bir kitapçı vitrininde Ömer Rıza Doğrul’un dikkatini çeker. Satın aldığı nüsha, eserin 44. baskısıdır (Nisan 1945). Kitap her ne kadar “Nebi” adını taşıyorsa da Ömer Rıza Doğrul’a göre bu ad, pek de isabetli değildir: “Fakat bu kitabın kahramanı hakikaten bir Nebî miydi? Bana pek öyle gelmedi... / Çünkü bu, daha doğrusu bir Veliydi, bir Hak Erenlerdi.” Kitabı, çağımızın Mesnevi’si sayan Ömer Rıza Doğrul, yazarı için “Mevlâna gibi”, “Attâr gibi”, “Sa’di gibi” benzetmelerini yaptıktan sonra başa dönüp “bilhassa Mevlâna gibidir.” demekten kendini alamaz. Eseri hemen o gece Türkçeye çevirmeye karar veren Ömer Rıza Doğrul, “otuz kırk sahifesini bir nefeste tercüme etmiş”tir.

Hak Erenler adıyla Ahmet Halit Kitabevi tarafından yayımlanan tercümenin başına koyduğu “Lâleli: 2 Şubat 1946” tarihli önsözde “Hak Erenler”le nasıl buluştum?” sorusunu cevaplayan mütercim, “Yazar ve Eser Hakkında” başlığı altında değerli bilgiler vermiştir. Eseri Arapçaya çevirmiş olan Antonyos Beşir’in yazardan 1926 yılında aldığı bir mektuptan aktardığı parçadan öğrendiğimize göre, kitap üç yıl içinde on kez basılmış, on dile ve ayrıca Japonca ve Hintçeye de tercüme edilmiştir.” Eserinin gördüğü “umumi alâka ve sempati karşısında ara sıra utanıyorum” demekten kendini alamayan Halil Cibran’ın bu eseri, “Ermiş” adıyla da birkaç kez çevrildi. İlk çeviri Aytunç Altındal tarafından yapılmıştı (e Yayınları, 1974). Cahit Koytak, çevirisine Tanrı Elçisi / Nebi adını uygun gördü (Kapı Yayınları, 2012). Ayşe Berktay da Ermiş adını tercih etti (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2014).

ABD’DE 30 MİLYON SATMIŞ

M. Hakkı Suçin’in çevirisi de Ermiş adını taşıyor (Kırmızı Yayınları, 2016). Suçin’in bu çevirisi Hece Yayınları tarafından eski harflerimizle yeniden yayımlandı (Ocak 2020). 158 sayfalık kitapta aynı zamanda ressam olan Halil Cibran’ın resimlerine yer verilmemiş. Hece Yayınları, daha önce de Exupéry’nin Küçük Prens’ini Osmanlı Türkçesiyle yayımlamıştı (2015).

M. Hakkı Suçin, “Halil Cibran ve Ermiş’e Dair” başlıklı sunuş yazısında bir öğrencisinin “Hocam, doğunun Küçük Prens ayarında bir eseri var mı?” sorusuna cevap ararken aklına Ermiş’in geldiğini belirttikten sonra eseri neden ve nasıl çevirdiğini de anlatmış. Sunuştan öğrendiğimize göre, Ermiş, “bugüne kadar (2016’ya kadar), Amerika’da dokuz milyon satmış, ellinin üzerinde dile tamamen, yüze yakın dile de kısmen çevrilmiş” (s. 14-15). Sunuşun son cümlesi güzel bir temenni: “Zulümlerin, haksızlıkların, terörün kol gezdiği; insanlığın topyekûn bir cinnetin eşiğinde olduğu böylesi bir ortamda Ermiş’in, günümüz insanının ‘kendine gelmesi’ için bir vesile olması dileğiyle.” (s. 15).

OSMANLICA ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ

Osmanlı Türkçesi demek doğru mu?

Yirmi birinci yüzyılın Türkçesiyle kaleme alınmış metinleri eski yazımızla yahut eskimez yazıyla, Arap / Osmanlı / İslam / Kur’an elifbasıyla yazdığımız zaman ortaya çıkan metinler “Osmanlı Türkçesi” vasfını kazanmış oluyor mu? Bu soruya evet cevabını vermek kolay olmasa gerek. Çünkü Osmanlı Türkçesi, üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyada yüzyıllar içinde oluşmuş kendine mahsus bir dildi ve bu dilin içinde Arapça ve Farsçanın sadece kelimeleri değil, birtakım kaideleri ve terkipleri de yer almaktaydı. Devletin çok dinli, çok dilli, çok kültürlü yapısının çözülmeye yüz tuttuğu süreçte başlayan “Yeni Lisan” hareketi ve ona bağlı olarak gelişen Millî Edebiyat Akımı, bir bakıma Osmanlı Türkçesinin sahneden çekilmesi, Türkiye Türkçesinin öne çıkması olarak okunabilir. Bu hareketin Osmanlı Türkçesinin imlâsını değiştirme çabalarını hatırlamalıyız. Yüzyıllarca “T-r-k” harfleriyle yazılan kelimenin “Terk” ile karışmasını önlemek için bir “vav” harfi eklemişler, “Türk” kelimesini öyle yazmışlar, böylece “Vavlı Türk” gibisinden alaycı hitaplara muhatap olmuşlardı. Osmanlı döneminde yaşanan imlâ tartışmalarını Ahmet Haşim, bir yazısında “yılan hikâyesi” diye tanımlamıştı.

Osmanlı Türkçesi adıyla yayımlanan yeni çalışmalar, bu yılan hikâyesini daha da uzatacak yeni örnekler barındırıyor. Ermiş’in “Osmanlıca Transkripsiyon” işini üstlenmiş olan Nurettin Ceviz ile Ahmet Demir’in uygulamalarında gördüğüm birkaç örneği anmak isterim: “sadece” kelimesi, iki yerde “sadesçe” şeklinde okunabilecek şekilde yanlış yazılmış. Bu gözden kaçmış bir dizgi yanlışı sayılabilir ama kelimenin bir yerde “sin” harfiyle başlatılarak doğru yazıldığını gördükten sonra başka bir yerde “sad” harfiyle başlatılmış olduğunu görmek, okuyucuyu şaşırtabilir. Kitabın daha ilk sayfasında “önce” kelimesinin “n” sesini vermek için “nun” harfi kullanılmış, oysa aynı satırda “sonra” kelimesinin “n” sesi sağır kef ile yazılmış. 1928 Kasım’ından önce iki kelime de sağır kef ile yazılırdı. Sağır kef kullanımında fiil çekimlerinde de yanlışlar yapılmış: “gitmesen”in son harfi nazal n’dir ama “gitmesin”in sonu “nun” harfiyle yazılır.

Bu yazıyı bitirirken “te” harfiyle “Tehran” yazıp Google araması yaptım 289 milyon veri çıktı. Kelimeyi “tı” harfiyle başlatıp arayınca 19 milyon iki yüz bin sonuç çıktı. Bu duruma bakarak “Tahran” demekten vazgeçebilir miyiz?

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.