Hayat Kavramlarla Türkiyenin modernleşme tecrübesi

Kavramlarla Türkiye’nin modernleşme tecrübesi

Poetik ve Politik, kültürel sürekliliği teklif eden, Türkiye’nin son yirmi yılındaki uygulamaları aksayan yönleriyle tartışan, “Türkiye’nin Batı hayranları da Batı düşmanları da yüzeyseldir.” diyerek körlüğün açtığı çatlaklara işaret eden, modernlik tecrübesini modernleşme kıskacında tüketen toplumların kavramlarla hikâyesini anlatan bir kitap.

Yakup Öztürk Yeni Şafak
Kavramlarla Türkiye’nin modernleşme tecrübesi
Sözgelimi medeniyet başlığında Dellaloğlu bazı ülkelerin Batılılaşabileceğini ancak bir türlü medeniyet üretemeyeceklerini söyler.

Türkiye’nin istikamet arayışı resmî tarihin söylediğine bakılırsa Tanzimat’ın hemen sonrasıyla başlar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten günümüze bu arayışların türlü türlüsüyle karşılaştık. Devleti idare edenler Tanzimat’la beraber Batı tarzı bir modernleşme üzerine kurulu siyaset tercihiyle yüzyıllardır taşıyageldikleri mirası hafızalara gömerek yeni bir yön belirlediler. Bunu yerleşik hâle getirmek için toplumu inşa eden bütün unsurlar sonsuz bir gayretle çabaladı. Öte yandan yaklaşık iki yüz senedir bitmeyen kavganın bir tarafını temsil eden anlayışlar çıkış yolunun Batı uğrunda olmadığını sert, delillere dayanan iddialarıyla ortaya koydular. Türkiye’nin bu istikamet arayışı güçlü her devlet adamı döneminde yeniden tartışılır hâle geldi. Osmanlı Devleti’nin son iktidar sahibi padişahı II. Abdülhamid döneminden Cumhuriyet Türkiyesinin kurucu şahsiyeti Mustafa Kemal Atatürk’e kadar bu arayışların bazen kendisini kaybedecek bir biçimde savrulmalarla topluma reçeteler sunduğunu biliyoruz. Her biri devletin bekası için iyinin ardında yol aldıklarını dile getiriyorlardı. Bu masumane görünen çabaların en büyük krizi öteki üzerinde kurulan yıkıcı politikalardı. Gelenek ve modernlik etrafında Türkiye bu dönemlerini müşterek bir zeminde konuşmayı sağlayamadı. Eğitim, kılık-kıyafet, dil devrimi, dindarlık, hatta edebiyat gibi birbirinden kopuk alanlarda dahi kabullenilir bir irade oluşamadı. Neyse ki mezar taşı seviciliği ile heykel seviciliği arasında sıkışıp kalan Türkiye için asgari müştereklerimizi teklif eden düşüncelerin bu köhneliği ortadan kaldıracağına dair umutlarımız var. Bu umutları Besim F. Dellaloğlu’nun son kitabı Poetik ve Politik’te de görüyoruz.

MODERNLİK: KÜLTÜREL İNŞA SÜRECİ

Poetik ve Politik Besim F. Dellaloğlu Timaş Yayınları 2020 408 sayfa
Poetik ve Politik Besim F. Dellaloğlu Timaş Yayınları 2020 408 sayfa

Poetik ve Politik, kültürel çalışmalar disiplini çerçevesinde medeniyet, Rönesans, kanon, üniversite, kamusal alan, roman, yerlilik, kültürel hegemonya gibi evrensel onlarca kavramın ortaya çıkışını ve Türkiye’nin modernleşme serüveni içerisinde bu kavramlar karşısındaki yerini tartışan bir kitap. Yukarıda müşterek zemin ya da sıkışıp kalınmışlığın giderilmesine yapılan vurgu, kitaba adını veren kavramlarla açıklanıyor. Delalloğlu’na göre Avrupa tecrübesi poetik ve politik olanı birbirinden kolayca ayırt etmeyen bir tecrübe. Yazar, kurgu ile kurgudışılık (fiction/non-fiction) ayrımını tercih etmediği yani poetik olanla politik olan arasında ontolojik bir kopuşa inanmadığını dile getiriyor. Batı tecrübesinin bir ürünü olan modernliğin kültürel bir süreç olduğunu vurgulayan Dellaloğlu, bu kültürelliği kitabında poetik kavramıyla karşılıyor. Modernlik ile modernleşme arasında keskin bir fark var. Modernlik kültürel (poetik) bir inşa süreci. Modernleşme ise kalkınma ve siyaset odaklıdır. Türkiye’nin hikâyesi de modernlik değil, modernleşmedir. Kitap boyunca “modernleşen toplumlar” ifadesi bu ayrıma vurgu için sıkça kullanılır. Kitap, daha çok Batı’da olmak üzere Türkiye’de düşünce üreten entelektüelleri referans alan büyük bir kaynak eserler hazinesi. Kavramların tarihî seyirlerinden çok bunların Türkiye için ne anlam ifade ettiği üzerinde durmak bu kısa yazı için daha faydalı.

KANONSUZ TÜRKİYE

Sözgelimi medeniyet başlığında Dellaloğlu bazı ülkelerin Batılılaşabileceğini ancak bir türlü medeniyet üretemeyeceklerini söyler. Bir ülkede yerleşik burjuvazi yoksa medeniyet üretimi de yoktur. “Bir sınıfın ürettikleri alınabilir ama bizatihi kendisi alınamaz.” diyen Dellaloğlu, Batı’da medeniyetin kökeninin saray olduğunu ancak “bazı ülkeler”in Batılılaşırken saray kültürünü dışarıda tuttuğunu vurgular. Rönesans başlığında da Türkiye’nin “ileri” için neden “geri”den vazgeçtiğini sorar. Türkiye’nin modernleşme geleneği Rönesans’ı Batı’nın kökeni olarak kabul eder ancak onu yanlış okur tespiti de bu açıdan önemlidir. Kutsal ya da insan ürünü kitapların değerine ya da değersizliğine onları okumadan karar veren Türkiye toplumunda Rönesans olabilmesi Dellaloğlu’na göre mucizevidir. Klasik ve kanon başlıklarında da Türkiye’nin bu kavramlarla arasının hiç bir zaman yakınlaşmadığını hatırlatır. Shakespeare okumayana İngiliz demek mümkün değilken Nazım Hikmet okumayana Türk denmesi bu coğrafyaya mahsustur. Bugün hiçbir yenilik ve yaratıcılık taşımayan ebru, tezhip kursları da geleneği hapishaneleştirmektir. Türkiye ne Kuran-ı Kerim’i ne de Atatürk’ü kanonlaştırabilmiştir: “Kurucusunu kanonlaştırabilmiş bir Cumhuriyet, onun hakkında bir ‘Koruma Kanunu’ çıkartmak zorunda kalmazdı!”

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.