Hayat Kitap aşığı iki kadının 48 saatlikfuar yolculuğu

Kitap aşığı iki kadının 48 saatlik fuar yolculuğu

Ellerinde tıka basa kitaplarla dolu bavullarla 48 saat süren otobüs yolculuğuyla Almanya’ya kitap fuarına giden Ayla Ağabegüm ve Belkıs İbrahimhakkıoğlu’nun 33 yıl önceki fuar ve yolculuk izlenimleri.

Ayşe Olgun Yeni Şafak
Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Ayla Ağabegüm
Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Ayla Ağabegüm

Bundan 33 yıl önce. Yani ülkemizde ilk kitap fuarının yeni yeni yapılmaya başlandığı, okur ve yazarların kitap fuarıyla tanıştığı yıllar. İki genç kadın ellerinde tıka basa dolu bavullarla İstanbul’dan Frankfurt’a giden eski bir otobüsle yola çıktılar. İlk kez Türk Edebiyat Vakfı adına Frankfurt Kitap Fuarı’na katılacaklar. Henüz memleketten tek tük yazarın, yayıncının uluslararası fuarlara gidip geldiği yıllardan bahsediyorum. Almanya’da bir Türk ailenin yanında kalacaklar ama aileyle henüz tanışmamışlar. Frankfurt’a vardıklarında kendilerini almaya geldiklerinde tanışacaklar. Vakfın parası ancak otobüs bileti almaya yetmiş bu yüzden otelde kalmak mümkün olmamış.

Yolluklar yapılmış. Verilen görevi layıkıyla yerine getirebilme telaşıyla sayılarını bile hatırlamadıkları o ağır kitap dolu bavullarla yola çıkmışlar. Bindikleri otobüs eski mi eski. Kliması bile yok, kapıları ise kapandı mı bir daha güç bela açılıyor. Otobüsü öyle görünce üzülseler de yine de morallerini bozmadan önce bavullarını bagaja verip sonra koltuklarına yerleşmişler. Biraz tedirgin çokça heyecanlılar. Bindikleri otobüs İstanbul’dan, pasaport kontrolünden sonra ise Türkiye sınırından yavaş yavaş uzaklaşıyor. Yollar uzun mu uzun. Şoförün açtığı teypten bazen bir uzun hava bazen neşe dolu türküler yükseliyor yol boyu. Sigara dumanları, benzin kokusu gittikçe birbirine karışıyor. İçerideki hava ağırlaştıkça dışarıda güneş bir yaklaşıyor bir çekiliyor göğün yedi kat karanlığına.

YOLLAR UZUYOR BAVULLAR GİTTİKÇE AĞIRLAŞIYOR SANKİ

Saatler süren bir yolculuk bu. Bir şehirden diğerine, bir ülkeden diğer ülkeye devam ediyor. Yollar bir türlü bitmiyor. Sigara dumanından göz gözü görmüyor kimi vakit. Ama onları asıl zorlayan ne havadaki ağır koku ne de bitmeyen yollar. Her ülkeye vardıklarında sınırda durdurulup bavullarının aranması. Her seferinde “Başımıza bir şey gelirse, ya görevliler bir sorun çıkarırsa” korkusuyla koltuklarından kalkıp bağajdaki kitap dolu o taş gibi ağır bavulları sürükleye sürükleye görevlilerin bulunduğu noktaya getiriyorlar. Bavullar açılıyor, kitaplara bakılıyor ve sonunda geçin işaretini alınca derin bir soluk alıp araçlarına yöneliyorlar. Ama kitapları tekrar bavullara yerleştirip, bagaja yüklemek yolun yorgunluğuna yorgunluk katıyor. Bu yolculuk böyle iki gün iki gece sürüyor. Gözlerine uyku girmeyen, üzerlerinden hiç gitmeyecekmiş gibi çöken bitkinlikle o saatlerce süren yolculuğu ve ağır kitap bavullarını aradan yıllar geçse de ikisi de unutmuyor.

YILLAR ÖNCEYİ YENİDEN YAŞIYOR GİBİ OLUYORUZ

İstanbul’dayız. Aradan yıllar geçmiş. Ama o hikaye hala hafızalarda taptaze. Yolun yorgunluğunu bu defa gülümseyerek hatırlıyorlar. Önce Belkıs İbrahimhakkıoğlu’ndan sonra da Ayla Ağabegüm’den ayrı ayrı Frankfurt Kitap Fuarı’na yaptıkları yolculuğu dinliyorum. İkisi de hikayenin hep aynı yerinde gülüp aynı yerinde mahzunlaşıyor.

Yıl 1987. İkisi de otobüsle saatlerce bitmeyen o yolculuktan çok bunaldıklarını ve sınırlarda her kontrolde oflaya puflaya bagajdan taş gibi ağır bavulları sürüye sürüye indirdiklerini bugün gibi hatırlıyorlar.

Bu yolculuğun hikayesi ise aslında biraz daha eskiye dayanıyor. Ama “arkadaşını yolda tanırsın” sözünden önceye uzanan dostluk hikayelerinee dönelim: Belkıs İbrahimhakkıoğlu ve Ayla Ağabegüm Üsküdar’da aynı apartmanda 50 yıldır komşular. İlk gençlikleri birlikte geçmiş. Frankfurt Kitap Fuarı’na uzanan hikayeleri de yine o gençlik yıllarına ait. Bir gün edebiyat öğretmeni olan Ayla Ağabegüm, Ahmet Kabaklı’ya bir mektup gönderiyor. Mektuptaki soru şu: Neden Öğretmenler Günümüz yok? Kabaklı o yıllarda Tercüman gazetesinde köşe yazıyor. Bir yandan da Türk Edebiyatı dergisini çıkarıyor. Ahmet Kabaklı bu mektubu köşesine taşıyıp dönemin Milli Eğitim Bakanlığına aynı soruyu yöneltiyor. Büyük ses getiren mektuptan sonra alınan bir kararla okullarda Öğretmenler Günü kutlanacağı açıklanıyor. Evet o mektuptan sonra her yıl 24 Kasım günü okullarda Öğretmenler Günü olarak kutlanmaya başlıyor. Ayla Ağabegüm o kadar mutlu oluyor ki Ahmet Kabaklı’ya teşekkür etmek için evde güzel bir kek yapıyor. Üst komşusu Belkıs İbrahimhakkıoğlu’nu da yanına alıp Kabaklı’yı Tercüman gazetesinde ziyarete gidiyor. Sohbet sohbeti açıyor ve Ahmet Kabaklı kültür ve eğitimleriyle dikkat çeken bu iki genç kadını büyük emekle kurduğu Türk Edebiyatı Vakfı’nda gönüllü olarak çalışmaya davet ediyor. Dergilerin paketlenmesinden, yazarların ağırlanmasına kadar vakfın her işine koşturan bu iki genç hanım o günden sonra vakfın bir anlamda eli kolu oluyor. Bir gün Kabaklı, hanımları yanına çağırıp “Bu yıl Frankfurt Fuarı’na vakıf olarak biz de katılalım. Bizi temsilen fuara siz gider misiniz?” diye soruyor. Büyük bir heyecanla evet diyorlar. Sonrasında işte unutamayacakları o yolculuk başlıyor. “Düşün vakfın parası yok. Bu yüzden kalacak otel ayarlamak mümkün değil. Evet ‘gidelim’ dedik ama masrafı en aza indirmemiz lazım. Tüm imkanları seferber ederek iki kadın büyük bir heves ve özveriyle yola çıktık” diye o günleri Belkıs İbrahimhakkıoğlu anlatmaya başlıyor.

PASTA KIRINTILARIYLA DOYDUK

Ahmet Kabaklı derginin okurlarından Almanya’da yaşayan genç bir çiftin evinde misafir kalmaları için yer ayarlamış. “Frankfurt’ta fuara gidip gelirken, yemek yerken harcarsınız” diyerek de bir zarf içinde harcırah tutuşturur ellerine. “Ama biz vakfın maddi sıkıntı yaşadığını biliyoruz bu yüzden hocanın parasını harcamayalım diye evde pasta, börek yapıp kutulara doldurduk. 15 gün kalacağımız fuarda bunları yeriz diye düşünüyoruz. Kutuların dibindeki kırıntılara kadar yedik” diyor Ayla Ağabegüm.

Ellerinde yiyecek paketleri ve kitaplarla dolu bavullarla yola çıktıkları Frankfurt günlerini Belkıs İbrahimhakkıoğlu da şöyle anlatıyor: “ Vakfın her işine koştururduk. Mesela vakfın iftarları olurdu. Vakfa masraf olmasın diye malzemeleri alıp gelir, yemekleri vakıfta pişirirdim. 1980’li yıllardan bahsediyorum. Bir gün hoca Türk Edebiyatı yayınları adına Ayla abla ile beraber beni Frankfurt Kitap Fuarı’na yollayacak.Otobüsle iki gün iki gece yolculuk yaparak gideceğiz o fuara. Ekonomik sebeplerden uçakla gitmemiz o yıllarda imkansız. Ayla ablayla kitapları valizlere doldurup otobüse bindik. Yolda kapıları açılmayan bir otobüs... İçeri tıkılıp kalmışız gibi hissediyoruz. Sadece uzun yol değildi ki mesele. Sınırlarda durduruyorlar. Biz iki kadın kitap dolu bavulları sürükleye sürükleye götürüp görevlilere gösteriyoruz. Valizlerdeki kitaplar düzenli durmuyor. Onları topla, sonra yerleştir... Bin bir zahmetle nihayet Frankfurt’a vardık. Orada bizi gurbetçilerimizden Musa Önkol kardeşimiz karşıladı. Eşi Gülsüm ile birlikte yakın bir akrabası gibi ağırladı.”

Kitap fuarına Türk yayınevlerinin yeni yeni katıldığı yıllar bu yıllar. Dolayısıyla Almanya’da yaşayan Türkler kitap fuarına akın akın gelmeye başlamış. Ayla Ağabegüm fuar günlerinden şu izlenimlerini paylaşıyor: “Sanki bizim standa değil de vatan topraklarına gelmişler gibi sevinçliydiler. Sadece Türk Edebiyatı Vakfı’ndaki yazarların kitaplarını götürmemiştik. Sağ camiadan başka yayınevlerinden de kitapları yüklenip getirmiştik. Ancak kitapları satın alan okur çok azdı. Daha çok tanışmaya bizimle sohbet etmeye geliyorlardı. Belkıs ressam olan Fehim İbrahimhakkıoğlu’nun taşlarla yaptığı tablolarını da getirmişti. Standa o tabloları da yerleştirdik. ” diye fuarda geçen 15 günün hikayesini anlatıyor ve ekliyor: “Bizim dışımızda Adalet Ağaoğlu’nu hatırlıyorum kitap fuarına okurlarıyla buluşmaya gelmişti. Ben de fuarda hem stantta gelen gidenle ilgileniyor bir yandan da Ağaoğlu’nun kitaplarını okuyordum eleştirilecek bir şey bulur muyum diye büyük dikkatle kitaplarını okuduğumu hatırlıyorum.”

DAZLAK DEHŞETİ

15 gün boyu fuara metroyla gidip gelmişler. Bir sabah metroda iki arkadaş tatlı tatlı sohbet ederken karşılarında oturan Türk bir kadın uyarmış: “Susun Türkçe konuşmayın Dazlaklar bindi size saldırırlar”. “Korkuyla sustuk” diyor Ayla Ağabegüm. Dazlaklar metronun içinde etrafa saldırıp sonraki durakta da inmişler. Bir sefer de Türk bir aileye misafir gitmişler. “Dönüşte kaldığımız evin adresini kaybettik. Neyse evi telefonla aradık Musa bey gelip bizi aldı” diye kaybolma hikayesini anlatıyor Ağabegüm. Bir de yürüyen merdivenlere hiç alışamadığını hala çok zorda kalmadıkça kullanmadığını sözlerine ekliyor.

Fuar bitince iki gün daha kalın size şehri gezdirelim diye ev sahibi çok ısrar etmiş. Evden fuara, fuardan eve derken şehri gezmeye vakitleri bile olmamış. Ancak Ayla Ağabegüm’ün annesinden izin çıkmayınca bu geziyi yapamadan biraz üzgün İstanbul’a dönmüşler. “Dönerken Ahmet Kabaklı’ya bir masaj aleti aldık” diyor Ayla Ağabegüm. Belkıs İbrahimhakkıoğlu, dönüşte Ahmet Kabaklı’ya harcırahı geri verdiklerinde büyük bir şaşkınlık yaşadığını, ”Siz orada ne yiyip içtiniz? Niye parayı harcamadınız?” diye şaşkınlıkla sorduğunu hatırlıyor.

Ayla Ağabegüm, “Satış pek yapamadık ama bizim için çok büyük bir tecrübe oldu. Yine bavullarımıza kitapları doldurup İstanbul’a geri döndük” diyor.

Her işin ilk acemileri kendilerinden sonrakilere yol açar aynı zamanda. Pandemi dolayısıyla belki bu yıl fuarlara katılamasak da son yıllarda ülkemizden binlerce kitap, yüzlerce yayınevi, onlarca yazar dünyanın bir ucundan diğer ucundaki kitap fuarına uçuyor bundan sonra da uçmaya devam edecek. 40 yıl öncenin kitap fuarı hikayesi ise belki “Bir zamanlar kitap fuarlarına otobüsle günlerce giderdik” diye nesiller boyu anlatılmaya devam edecek.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.