Uçan Süpürge Film Festivali'nde FIPRESCI ödülünü alan ilk Türk filmi Zefir, 10-11 yaşlarındaki dik başlı kızın büyükleriyle yaşadıklarından yola çıkan, ölüm, yalnızlık ve aile ilişkileri üzerine derin bir hesaplaşma
Belma Baş'ın 13 dakikalık kısa filmi Poyraz'ın ardından çektiği ilk uzun metrajlı denemesi Zefir, Uçan Süpürge Film Festivali'nde 9 yıldan bu yana verilen Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Ödülü'nü ilk alan Türk filmi. İstanbul Film Festivali'nde de En İyi Senaryo Ödülü'ne layık görülen film, Karadeniz'in küçük bir köyünde geçiyor. “Ölüm, doğa, yalnızlık, sevdiklerini kaybetme korkusu, çocukluk, aile ilişkileri zaten oldum olası zihnimi kurcalayan temalardı” diyen Belma Baş, Zefir'i de bu duygular üzerinden kurguluyor. Zefir'in ergenlik çağına girmekte olan herhangi bir çocuk gibi duygusal ve zihinsel karmaşalar yaşadığını ancak yine de onu diğerlerinden farklı, özel bir çocuk olduğunu belirten Baş, “Psikotik ve doğaüstü bir durum söz konusu. Bu yönüyle “Kötü Tohum”, “The Omen”, “Lanetliler Kasabası”, “Benny'nin Videosu” gibi filmlerdeki soğukkanlı 'kötücül' çocuklarla bir akrabalığı olsun istedim” diyor.
Evet, bildiğim mekânlardan ve tanıdığım insanlardan yararlandım. Filmi çektiğimiz yayla evi pek çok çocukluk anımı barındırıyor. Ayrıca ailem halen yazları orada yaşıyor. Son 13 yıldır kardeşim ve ben 8mm film ve video kamerayla yayladaki hayatımızı belgeliyoruz ve bu çekimlerin Zefir için de bir ön hazırlık olduğu söylenebilir. Ayrıca bölgenin yıldan yıla hızla değişmesi, betonlaşma, kontrolsüz turizm vb. insan etkinlikleriyle doğanın tahrip edilmesi bir aciliyet duygusuyla beni burada bu filmi yapmaya yöneltti.
Uzun metrajlı film çekmek çok daha yorucu ve zordu. Zefir'den önceki 13 dakikalık kısa filmim Poyraz, bir kısa filmin çekilebileceği en zor şartlarda çekildi. Filmi 35mm olarak, profesyonel olmayan oyuncularla, doğa muhalefetiyle ve kısıtlı bir bütçeyle büyük zorluklarla 12 günde çekmiştik. Zefir'i ondan 4-5 kat kalabalık bir ekip ve oyuncu kadrosuyla, daha yükseklerde, dolayısıyla şehrin konforundan daha uzaktaki bir mekânda, yedi buçuk haftada, yine 35mm olarak ve çok kısıtlı bir bütçeyle çektik. Yani bizim tecrübe ettiğimiz şekliyle kısa filmin zorluklarını 10'la çarparsak uzun metrajın zorluğu ve yoruculuğu hakkında bir fikir verir sanırım.
Zefir, ergenlik çağına girmekte olan herhangi bir çocuk gibi duygusal ve zihinsel karmaşalar yaşıyor, doğrudur. Ama yine de onu diğer yaşıtlarından farklı, özel bir çocuk olarak düşündüm. Eser bol miktarda psikotik ve doğaüstü bir durum da söz konusu. Bu yönüyle “Kötü Tohum” (Marvyn Lee Roy, 1956 / Nevzat Pesen, 1963), “The Omen”, “Lanetliler Kasabası”, “Benny'nin Videosu” gibi filmlerdeki soğukkanlı 'kötücül' çocuklarla bir akrabalığı olsun istedim.
İnsan, kendi bireysel sorumlulukları ve hedefleri öncelikle neyi gerektiriyorsa onu yapmalı bence. Filmde Ay karakterini alışkın olduğumuz anne kodlarıyla peşinen yargılamayı bir kenara bırakıp ayrıntılara biraz dikkat ettiğimizde onun çocuğunu terk etmenin acısını derinden yaşadığını görebiliriz kanımca: Ancak onun yazgısı, çocuğunu bırakıp gitmektir, yoksa bu film başka bir film olurdu, orta bir yol olabileceğini sanmıyorum.
Zefir'i, Poyraz'ın öyküsü ve temaları üzerine inşa ettim. Poyraz'ı aslında bir anlamda Zefir'e hazırlık olarak çekmiştim. Ölüm, doğa, yalnızlık, sevdiklerini kaybetme korkusu, çocukluk, aile ilişkileri zaten oldum olası zihnimi kurcalayan temalardı. Elimin altından kayıp gittiğini hissettiğim bu güzel mekânlarda, yakın çevremdeki güzel insanlara bir tür vefa borcu ödeme arzusunun bu filmlerin fitilini ateşlediği söylenebilir.






