RÖPORTAJ

Din siyasetle siyaset dinle barışıyor

Tüm Türkiye dün yapılan AK Parti kongresini konuştu. Başbakan Erdoğan'ın yeni döneme ilişkin yapacağı konuşmanın yeni anayasa ve Kürt sorununun çözülmesinde yeni bir sayfa açacağı beklentisi hakim. Kongre bu hafta da konuşulmaya devam edecek. Herkesin kongreyi ve yeni dönemi konuştuğu bu haftada Kadir Has Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ile AK Parti'nin geçmiş on yılını ve Türkiye'deki değişimi konuştuk.

Murat Aksoy Yeni Şafak

Türkiye 2002'de AK Parti iktidarı ile tanıştı ve üzerinden 10 yıl geçti. Siyaset bilimci olarak nasıl okuyorsunuz bu 10 yılı?

Türkiye için büyük bir değişim dönemini ifade ediyor. Bu 10 yılı üçe ayırmak gerek. 2002-2007, 2007-2011 ve 2011 sonrası. 2002-2007 dönemi, Türkiye'nin 1990'lı yılların problemlerini toparlamak, bir envanter çıkarmakla geçirdi. Diğer taraftan son yıllarda ortaya çıkan belgelerden anlıyoruz ki 2003-2004 yıllarında hükümete karşı ama hükümetin farkında olduğu ciddi darbe arayışları yaşanmış. Yine bu dönemde Irak krizi doğdu. Bu dönem uzun olmasına rağmen çalkantılı bir dönemdir ve AK Parti çaresiz bir biçimde kendi hedeflerinin altında kaldı diye düşünüyorum. Ama bu dönemde AB'ye aday üyeliğin ortaya çıkışını ve 2005'le birlikte daha önce AK Parti'ye çok ters davranan bazı kesimlerin onunla büyük koalisyonlar kurmaya başladığını da eklemek gerekir ki, bence bu dönemin en önemli oluşumu budur.

MUHAFAZAKARLIK MODERNLEŞİYOR

2007-2001 dönemi...

AK Parti'nin gerçek kimliğine ve etkinliğine dönüştüğü dönem olarak kabul edebiliriz. Hem Türkiye'nin demokratikleşmesi bakımından hem de Türkiye'nin toplumsal, sosyolojik ve ekonomik dönüşümü bakımından çok önemli bir dönemdir. AK Parti bu dönemde iki konuda karar vermiştir. Bir, siyasetten kesinlikle taviz verilmeyecektir ve kitleler alabildiğine siyasallaştırılacaktır ki, bu çok önemlidir; iki, demokratikleşme militer ve devletçi, vesayetçi yapı aşılarak sağlanacaktır. Bu dönem Türkiye'nin ergenleştiği dönemdir. Türkiye'nin tarihsel modernleşme ve siyaset yapısı bu dönemde dönüştürülmüştür. Bence henüz başındayız ama 2011 sonrasını da yeni bir dönem olarak değerlendirmekten yanayım ben.

Neden?

Bu dönemin en temel özelliği ise Türkiye'nin "modern muhafazakârlaşma" ya da "muhafazakâr modernleşme" dönemidir. Türkiye muhafazakârlaşıyor. Bu bir gerçek. Bu muhafazakârlaşmanın kurucu unsuru İslam'dır. Biz kabul etsek de, etmesek de; beğensek de, beğenmesek de Türkiye ertelenmiş ama yaşaması gereken bir toplumsal gerçeği yaşıyor. Bu dönemi 1920'lerde 1930'larda yaşamış ve atlatmış olabilirdik. Bu açıdan Türkiye gecikmiş bir modernleşme yaşıyor. Bu geçilmesi gereken bir eşiktir.

TÜRKİYE ÇOCUKLUKTAN ÇIKTI

Yani Türkiye hem demokratikleşti hem de muhafazakârlaştı mı?

Öyle. Bu 10 yıllık modernleşme, taşra sermayesinin ilk defa gün yüzüne çıktığı, birikmiş taşra sermayesinin mobilize edildiği ve siyasallaştığı dönemdir. Bir daha söyleyeyim, Türkiye hem siyasal olarak hem de toplumsal olarak çocukluktan çıktı ve ergenleşti. Yaşadığımız dönemin popüler ve provokatif tanımı şudur: Amerikalaşma.

Ne demek Amerikalaşma?

Bu DP'nin "her mahalleden bir milyoner yaratacağız" söyleminden çok farklıdır. Daha toplumsal ve sosyolojik bir değişimden bahsediyorum. Dünyada modernlikle-muhafazakârlığın bir arada yaşayabildiğini, çelişmediğini gösteren en önemli örnek Amerika'dır. Amerika hem modern hem muhafazakâr hem de sekülerdir. Türkiye büyük bir hızla oraya doğru gitmektedir. Yani bu üç unsurun birarada olduğu, birbiriyle çelişmediği bir toplumsal modeldir Amerikalaşma.

Bu sürecin sonu nedir?

Türkiye'de artan muhafazakârlaşmayı bir tehlike olarak görmüyorum. Belki istemiyorum o ayrı bir konu. Ama bundan korkmamak gerek. Bu görünürlük uzun yıllardır baskı altında kalmanın da bir sonucu olarak da okunabilir. Ben bu sürecin sonunda bu muhafazakârlığın törpüleneceğini ve daha sekülerleşeceğini düşünüyorum. O yüzden muhafazakârlık artarken aynı derece artan şey sekülerleşme. Sekülerleşme dini dışlayan değil ona mündemiç olacak.

Muhafazakârlaşma toplumsal dönüşümün ana ekseni sanki...

Türkiye'nin modernleşmesinin ve sekülerleşmesinin en temel aracı. Ama burada sekülerleşme derken çok daha geniş bir yorum çerçevesini kabul ediyorum. Kitlelerin siyasallaşması, sisteme katılması, muhafazakarlığını toplumsal alanda ifade edebilmesi, ortak yaşama paydalarından kimsenin rahatsızlık duymaması...

TOPLUM SİYASETİN ÖZNESİ OLUYOR

Bu değişim ana unsuru toplum mu, siyaset mi?

Gerçek siyaset, toplumdan kopuk ve bağımsız olamaz. Türkiye'nin bugüne kadar izlemiş olduğu modernleşmenin temel sorunu buydu, yani toplumsuz ve siyasetsiz modernleşme. Kısaca politikasız, apolitik bir modernleşme. Askeri darbelerin de mantığı budur. Kazanımlarını önemli bulduğum Kemalist dönemin de esas duruşu da budur. Şimdi o dönem geride kalmıştır. Toplum artık siyasallaşmıştır, siyasetin içindedir. Zaten bahsettiğim muhafazakârlığa eşlik eden sekülerleşme de budur yani toplumun siyasallaşması yani siyasete katılmasıdır. Türkye'de siyasetin ister içerden ister dışarıdan olsun temel referansı Türkiye'de pozitif ve negatif algısıyla din olmuştur. Şu anda olan din ile siyasetin, siyasetle dinin barışmasıdır.

POST-KEMALİST DÖNEME GEÇİYORUZ

Bu 'Erdoğancı modernleşme' Kemalizm'den kopuş mudur?

Şüphesiz. Türkiye'de mesela CHP gibi bir partinin algılayamadığı dolayısıyla kendisini konumlandırmak ve tanımlamak sorunlarına düştüğü nokta da budur: Post-kemalist döneme geçiş. Post-kemalist dönemin post-militer döneme geçişle eş zamanlı oluşu düşündürücüdür ama konuları ayrıntısıyla bilenler için şaşırtıcı değildir. Olamaz da. Kemalizmle militarizm askeri darbeler eliyle bütünleştirildi. Kemalizm özündeki özgürleştirici mantığından hızla koparıldı doktrinleşti ve militer enstürmanlar aracılığıyla topluma rağmen, topluma karşı bir toplum projesine dönüştürüldü.

Şimdi olan bu kalıbın kırılması mı?

Evet. 1983 sonrası kısmen böyle bir zemin hazırlamıştı. Şimdi dönüşüm siyasal ve ekonomik unsurlarıyla tamamlanıyor. Unutmayalım ki kemalist modernleşme kentli burjuvazinin ve bir hareketiydi, oysa şimdi taşra burjuvazisinin kurucu unsur olduğu bir dönemdeyiz. Türkiye bir anlamda post-Kemalist dönemle geç kalmış burjuvalaşma dönemini de tamamlıyor.

SADECE İSTANBUL SERMAYESİ İLE KOALİSYON YAPMADIAK Parti'yi bu dönemde güçlü kılan bir unsurda toplumun farklı kesimleriyle kurduğu koalisyonlar değil mi?

Evet. AK Parti, toplumun her kesimi ile neredeyse koalisyonlar kurmuştur. Koalisyon kurmadığı tek kesim İstanbul sermayesidir. Bu doğaldır. AK Parti hareketi bir sınıf ve sermaye hareketidir. İstanbul sermayesini Anadolu, taşra burjuvazisi ile ikame etme girişimidir. Küreselleşmeyi İstanbul sermayesi kullanamadı ama Ak Parti tabanı ve sermayesi onu çok iyi gördü ve araçsallaştırdı. Neticede daha önce eski cumhurbaşkanlığı seçimi de bu oluşumun bir uzantısıydı şimdi ekonomi konusunda yaşanan gaz-fren tartışması da bunun sonucudur.

Nasıl bir ilgi var?

Taban ve küçük sermaye korkunç bir hızla değişmek istiyor. Büyük sermaye ise yavaşlamaktan yana. Ayrıca unutmayalım ki bu dönemde başlı başına bir fenomen olan İstanbul bir AK Parti projesidir. Sadece bu dönemin İstanbul'u başlı başına bir olgudur.

Neden İstanbul sermayesi ile koalisyon kuramadı, İstanbul sermayesinin kemalist rejimi temsil ettiğinden mi?

Yukarıda verdim bu sorunun yanıtını ama kemalizm meselesine de değineyim. Büyük ölçüde öyle. Türk modernleşmesi III. Selim'i bir yana bırakalım II. Mahmud'dan, Abdülmecid, Abdülaziz, Abdülhamid'den beri kentli, üst sınıf hareketidir. İttihatçılar bu mirası devraldı. Ona milli sermaye eklemek kararlılığını gösterdi. Bu benim saptamalarımdan biridir. İtthatçılar iş başına geldiklerinde aslında bugünkü AK Parti zihniyetine sahiptiler. Anadolu sermayesiyle bütünleşmek ve Abdülhamid ve öncesi dönemin modernleştirme araçlarını kullanmak istiyorlardı. Sonra güçleri yetmedi. İstanbul'la uzlaştılar ve sonları geldi. Kemalizm de benzeri yıllardan geçti. Son kertede büyük sermayeye karar verildi. Demirel aynı yolu denedi. 1970'te parti içindeki küçük Anadolu sermayesi unsurları Demirel hükümetini, kendi hükümetlerini düşürdü ve partiyi böldü. Büyük sermayeyle uzlaşma statüko ve kitlelerden kopuşu getiriyor.

Öncelik yeni anayasa ve Kürt sorununun çözümüne verilmeli Liberal solla kurduğu koalisyonun AK Parti'ye katkısı oldu mu?

AK Parti'nin özellikle 2005'de AB müzakerelerine başlamasıyla birlikte o zaman kadar AK Parti'ye mesafeli duran liberallerle kurduğu koalisyon çok önemlidir. Bu koalisyon, AK Parti'nin 2007'de yaşanan kaos ortamını aşmasında çok önemli olmuştur. Ama şunu belirteyim. Şimdi tartışılıyor, başladı ama ben bu liberal demokrat konusunu ne fazla anlamış ne de fazla önemseyen biriyim. Liberallik başka bir ideoloji ve kategoridir demokratlık ona AK Parti'nin kendisini muhafazakâr demokrat diğerlerinin sosyal demokrat diye tanımlaması nedeniyle ekleniyor. Bu geç keşfedilmiş demokratlığın fazla sevilmesinden kaynaklanan bir durum. Gene de 2005 koalisyonu önemliydi. Ve 2007 krizinin aşılmasında bu çok işlevsel oldu. Daha önemlisi AK Parti büyüklüğünde bir partinin bu koalisyonlar olmadan ayakta durması zordur. AK Parti'yi başarılı kılan toplumun farklı kesimleri ile demokrasi eksenli ortaklık kurması ve bunu taşımasıdır. Bu koalisyonların devamı, toplumun anayasa ve Kürt sorununun çözülmesi taleplerinin de hayata geçirilmesi ile doğrudan bağlantılıdır.

Yeni anayasa nasıl olmalı?

Anayasa toplumun farklı birimlerini bir arada tutan temel bir sözleşmedir. Türkiye son 10 yıl içinde büyük bir değişim yaşamıştır. Toplumsal farklılıklar artık daha belirgindir. Bu farklılıkları bir arada tutmak, bir anlamda Türkiye'yi yeniden kurmak zorundasınız. İşte yeni anayasa bunun için önemlidir. Türkiye demokrasisi hala bıçak sırtında. 90 hatta 100 yıllık bir rejimin 10 yılda dönüşmesi vaki değildir. 100 yıldır darbeler ve militarizm kültürü içinde yaşamışız. Bunun dokusunda demokrasi yok. Çok partili hayata geçiş demek, demokrasiye geçiş olmamıştır. Bu açıdan içinde bulunduğumuz dönem çok önemlidir.

KÜRT SORUNUNDA VAKİT KAYBEDİYORUZ

Kriterleri ne olmalıdır bu anayasanın?

Üç tane temel kriteri vardır: Özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik olmasıdır. Bunların üçünün aynı anda olması gerekiyor. Biri eksik kalırsa olmaz.

Kürt sorununda neler yapılmalı?

Türkiye başörtüsü-türban, İslam, şeriat geliyor meselesiyle ne kadar zaman kaybettiyse aynı zamanı Kürt meselesiyle kaybediyor. Yıllar önce olmaz, olmaz, olmaz, olmaz denilen Kürtçe yayın bugün devlet kanalı tarafında 24 saat yapılıyor. Ne oldu? Bir şey olmadı. Yine olmaz, olmaz, olmaz, olmaz denilen Kürtçe eğitimi ama eksik ama fazla seçmeli olarak eğitim sistemine girdi. Ne oldu? Hiç. Demek ki, Kürt meselesi denilinde akla gelen talepler pekala oluyormuş ve bunlar Türkiye'yi bölmüyormuş. İnsan şunu soruyor kendine; biz olmazlarla niye bu kadar zaman kaybettik? Bugün en uç nokta olarak konuştuğumuz çözüm araçları da bir evrede gerçekleşecek ve Türkiye bölünmeyecek. Bence artık bu konuda Türkiye'nin vakit kaybetme lüksü yok. Türkiye'nin pek çok sorunun çözülmesi soruna azınlığın gözünden bakılması ile olacaktır.

Yorum

+

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.