Yazarlar Zamanı algılama biçimi ve tarih şuurundaki yanılsamalar

Zamanı algılama biçimi ve tarih şuurundaki yanılsamalar

Ahmet Davutoğlu
Ahmet Davutoğlu Gazete Yazarı

İnsanoğlu varoluşun zaman boyutunu yıllara ve asırlara bölerek hayatın ve tarihin akışını anlamlandıran bir algılama düzlemi kurmaya çalışmıştır. Fakat zaman boyutundaki standartlandırma sosyal ve siyasi olaylara da uyarlandığı zaman ciddi yanılsamalar ortaya çıkarmaktadır. 31 Aralık ile 1 Ocak günlerini iki ayrı yılın son ve ilk günleri şeklinde birbirinden ayırmak kimi zaman zihinlerde sanki birbirini takip eden bu iki gün hatta bu iki gün içindeki iki saatin birbirinden kopuk zaman dilimleri olarak algılanmasına yol açar. Aynı şekilde 1999 yılı ile 2000 yılının iki farklı asrın ilk ve son yılları olarak bir asırlık bir zaman farkı ile idrak edilmesi de aslında kendi oluşturduğumuz bir algılama biçiminin zihinlerimizi esir almasından başka birşey değildir.

Bu yanılsama birçok insan için bile bile kabullenilen bir psikolojik avunma aracıdır. Yeni yıl ve asırla ilgili suni beklentiler ve umutlar oluşturulur, geçmişin muhasebesi gibi derin bir tefekkür hali yerini geleceğin hayallerine bırakır. Hele hele yeni bir asra girerken bu yanılsama bütün bir insanlığın geleceğini ifade etmeye çalışan ve çoğu zaman da bu siyaset yapımcıları tarafından belli bir yönlendirme ile kullanılan uzun dönemli projeksiyonlara dönüştürülür. Bu tür uzun dönemli projeksiyonların ve büyük çaplı açıklayıcı teori arayışlarının asrın sonlarına doğru artış göstermeleri bu algılama sapmasının siyasi anlamda kullanılmasından başka bir şey değildir. Unutulmamalıdır ki 18. yüzyıl sonunda gerçekleşen Fransız Devrimi olmasaydı 19. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran Napolyon liderliğindeki Fransız askeri yayılması olmazdı. Aynı şekilde 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan İngiliz-Alman sömürge rekabeti yaşanmasaydı 20. yüzyılın başlarında insanlık bir dünya savaşının yıkımı ile karşı karşıya kalmayabilirdi.

Yıllık birimler için de durum farklı değildir. İnsanlar gerçek toplumsal olayların baskısı altında iken yıllar ve asırlar arasındaki bu anlamsız ayrılığı düşünecek lükse de sahip değillerdir. Mesela 1994'ün Aralık başlarında Ruslar'ın saldırısına maruz kalmış olan Çeçenistan'daki sıradan bir insanın psikolojisini düşününüz, var olma savaşı veren o insan için 31 Aralık ile 1 Ocak arasındaki fark 9 Aralık ile 10 Aralık arasındaki farktan daha anlamlı olamaz. Buna karşılık Bosna için savaşın başladığı Nisan 1992 öncesi ve sonrası da sadece aynı yılın zaman birimleri oldukları için daha anlamlı bir bütünlük oluşturamazlar.

Yeni yıl ve yeni asır gibi kavramlar kültür-bağımlı oldukları için de başka bir yanılsamayı beraberinde getirirler. Bunu en çarpıcı şekilde dört farklı dini grubun yaşadığı Malezya'da geçirdiğimiz dönemde farkettim. Bir sene içinde her grup tarafından ayrı bir algılama düzleminde kutlanan Hindu, Budist, Hristiyan ve Müslüman yılbaşıları aslında o kültürün kendi iç yapısı içindeki anlamlılıkları belirleyen unsurlardı. Bir sene içinde dört kere aynı psikoloji yaşanmayacağı için her yılbaşı kendi kültür çevresi için anlam taşıyor ve burdan hareketle kimse insanlığın evrensel kaderi ile ilgili sonuçlar çıkarmaya çalışmıyordu.

Bu açıdan Batı medeniyetinin insanlığın evrensel kaderini standarize etme çabası ile yılbaşılarını ve asırları standardize etme çabası arasında kesin bir imaj bağlantısı olduğu söylenebilir. Böylece yerel kültürel anlamlılıklarla birlikte yerel kültürlerin kendi gelecekleri ile ilgili hayal kurma hakları bile yok edilmiştir.

Bu durum bizim gibi toplumsal kültür hafızası sıkıntısı çeken toplumlarda daha da bariz bir şekilde kendisini göstermektedir. Kendi özgün medeniyetini farklı bir zaman kurgusu ile kurmuş olan bir toplumun bu kurgudan koparılması aynı zamanda kendi tarihi algılama biçiminden de koparılması demektir. Geçen gün bir televizyon programında Mustafa Armağan Yahya Kemal'e atfen bu konuda çok güzel bir kıyasta bulunmuştur: "İstanbul miladi 1453 yılında Türkler'in eline geçti demek hristiyanlar İsa'nın doğumundan 1453 yıl sonra İstanbul'u kaybettiler demektir. İstanbul Hicri 897'de fethedildi demek ise Müslümanlar Hicret'ten 897 sene sonra İstanbul'u İslam'a kazandırdılar demektir." Gün aynı gün, zaman aynı zaman olay aynı olay ama zamanı algılama biçimimiz değiştikçe olayı anlamlandırma biçimimiz de değişiyor.

Gerçekten de toplumların zaman algılaması ile tarih şuurları ve gelecekle ilgili idealleri arasında doğrudan bir zihniyet bütünlüğü vardır. Bize ait bir geleceğin olmasını istiyorsak önce bize ait olan bir geçmişin farkına varmak zorundayız. Kendi medeniyetlerine has zaman algılamasını kaybetmiş olanlar ne geçmişlerini anlamlandırabilirlier ne de geleceklerini özgün bir tarzda kurabilirler.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.