Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Kemal Sunal"ın ruhu asıl şimdi şad oldu&8230;

Kemâl Sunal"ın ruhu asıl şimdi şâd oldu…

Ali Murat Güven
Ali Murat Güven Gazete Yazarı

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde fikir ve sanat eserlerine ilişkin entelektüel mülkiyet haklarını koruma altına alan 5846 Sayılı Kanun, hemen hemen çok partili demokratik düzenimizle yaşıttır. Hazırlandığı döneme göre son derece devrimci nitelikler taşıyan bu metin, nasyonal sosyalist ırkçılığın Almanya''nın akademik hayatında kendisini adım adım hissettirmeye başladığı 1933 yılında, yaklaşan büyük felaketi görerek aynı yıl ülkemize iltica edip Türk vatandaşlığına geçen Yahudi asıllı Alman hukukçusu Prof. Dr. Ernst Eduard Hirsch tarafından kaleme alınmıştı.

Ankara ve İstanbul hukuk fakültelerinde görev yaptığı 20 yıl boyunca Türk hukukuna çok değerli emekleri geçmiş Hirsch Hoca''nın ülkemizin kültür ve sanat dünyasına parlak bir armağanı sayılan 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, TBMM''de 5 Aralık 1951 tarihinde görüşülüp kabul edildi, 13 Aralık''ta Resmî Gazete''de yayımlandı ve 1 Ocak 1952''de de yürürlüğe girdi.

Dönemindeki koşullar doğrultusunda, ağırlıklı olarak resim, müzik, tiyatro, heykel, mimari ve edebiyat gibi entelektüel üretim alanlarındaki mülkiyet haklarını tanımlayıp koruma altına alan “Hirsch Kanunu”, ilerleyen yıllarda işin içine sinema-televizyon-video sektörleri için üretilen film ve programlar, yazılı-görüntülü-sesli medyadaki diğer fikrî üretimler ve nihayet 1990''larla birlikte internet ortamı da girdiğinden, Kanun''un omurgasını oluşturan metne 1983, 1995, 2001 ve 2004 yıllarında o dönemin hükûmetleri tarafından dört kez müdahelede bulunuldu. Bu müdaheleler sırasında, zaman içinde kadük kalmış bazı maddeler metinden çıkarıldı, bazıları da sıfırdan yazılarak metne eklendi. Ancak, hiçbir hükûmet, mantığı çok sağlam inşâ edilmiş olan 5846 Sayılı Kanun''u sil baştan yazmaya gerek duymadı.

* * *

7 Haziran 1995 akşamı… Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışma vaziyetinde ve üyeler de büyük bir ekseriyetle genel kuruldalar… Ülkenin iktidar koltuğunda ise en büyük hasmı SHP ile ite kaka koalisyon yapmış olan 1''inci Tansu Çiller Hükûmeti oturuyor. Aynı dönemin önde gelen politik hareketlerinden Anavatan Partisi de iktidarı kimseciklere kaptırmadığı Özal''lı yıllardan sonra kendisini aheste aheste muhalefet koltuklarına alıştırmaya çalışmakta…

Velhasıl, ardı ardına bir sürü kanun teklifinin görüşülmesinden sonra, sıra “gecenin ağır topu” konumundaki Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu''na geliyor. Daha doğrusu, 1951 tarihli özgün metnin artık çağın gereksinimlerine cevap veremeyen bazı bölümlerini revize etmeyi hedefleyen 4110 Sayılı Kanun''un oylanmasına…

Metin üzerinde yapılacak olan çıkarma ve eklemeler; ülkemizin sanatçılar cephesi, özelikle de sinema ve televizyon sektörlerindeki fikrî hak sahipleri açısından öylesine hayatî bir öneme sahip ki görüşmeler gecenin epeyce ilerleyen bir saatine sarkmasına rağmen, Türkiye''nin dört bir tarafındaki meslek erbabının gözü ve kulağı başkentte… Çünkü, Hirsch Hoca''nın evlâdiyelik metnine yapılacak olan bazı “iyi niyetli” takviyelerle, yapımcı milletinin o tarihe kadar çekilmiş binlerce yerli sinema filminin üzerine babalarının malı gibi tek başına oturmalarının önü kesilecek, Kanun''un modernize edilmesinin ardından sinema-TV filmlerinin yurt içi ve dışında her türlü mecrâya yapılan satışlarından, bundan elde edilecek gelirlerden, eserin yaratım sürecindeki katkısı oranında ("eser sahibi" sıfatıyla)yönetmenler, senaristler, diyalog yazarları, özgün müzik bestecileri ve (eser üzerinde "komşu hak" sahipleri olarak) oyuncular da pay almaya başlayacaklardı. Böylelikle, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde yarım yüzyılı aşkın süredir yürürlükte bulunan, pek çok emekli sanatçının ömürlerinin sonbaharında kimseye muhtaç olmadan ayakta kalmalarını sağlayan uygarca bir paylaşım sistemi ülkemize de kazandırılmış olacaktı.

İşte, o gece sırf bu yüzden sinema-TV sektöründeki binlerce, onbinlerce eski-yeni emekçi, özellikle de aktif çalışma yıllarında “parayı bulamamış”, yaşlılık günlerini fakr-ü zaruret içinde geçiren oyuncu, besteci, senarist ve yönetmenler pür dikkat bir vaziyette Ankara''dan gelecek güzel haberi beklemekteydiler.

İşin aslına bakılırsa, hiç kimsenin ne eski Kanun''un temel ilkelerinden, ne de onun üzerinde yapılacak olan eklentilerden yana ciddi bir itirazı yoktu. Çünkü, bu eklentiler zaten sinema meslek örgütü temsilcilerinin gözlerinin önünde hazırlanmış ve yaygın bir konsensüs elde edildikten sonra Meclis''in çatısı altına gelmişti. Yani, hiç mıncıklanmadan aynen oylanıp geçmeleri durumunda, o gece herkes mutlu bir şekilde yatağına girip huzur içinde uyuyacaktı.

Fakat, gece yarısı ortaya çıkan beklenmedik (aslında çok da beklendik mi demeli) bir gelişme, kurulan bütün hayâlleri yerle yeksân etti.

Türk sinemasını yıllar yılı hem yapımcı, hem de yönetmen pozisyonunda kendi özgü bir tiranlık düzeni içinde yönetmiş, düşmanı pek bol, zâhiren sevenlerinin de “Neme lâzım, sektöre haber salar, sonrasında bir tek emriyle benim bütün meslek hayatımı söndürür” diyerek kendisini alttan alta yoğun bir korkuyla övdükleri kıdemli bir sinemacımız, Kanun''un oylanacağını haber alır almaz çevresindeki has adamlarıyla birlikte alelacele Meclis''e gelmiş ve özellikle politik kankası pozisyonundaki ana muhalefet partisi liderinden “duruma ne yapıp edip el koyması” yönünde ricada bulunmuştur. Çünkü, Kanun''un mevcut şekliyle onaylanması demek, Türk sinemasının gayrıresmî patronu olarak nam salmış bu kudretli kişinin yalnızca o tarihten sonra değil, ondan önceki uzun yıllar için de yapımcılığını üstlendiği, mülkiyet hakları kendisinde bulunan yüzlerce filmin aslî ve komşu hak sahiplerine her yeni televizyon yayını ve video kaset-CD-DVD piyasası satışının ardından tıkır tıkır telif ödemesi anlamına gelmektedir.

O gece Meclis''te yalnızca bir-iki saat içinde bazı takkeler hızlıca elden ele alınır, bazı külahlar da aynı hızla elden ele verilir; en sonunda Kanun aynen ilgili komisyonda hazırlandığı şekliyle oylanıp kabul edilir. Yalnızca bir cümle farkla… Ki o cümleyi de “Türk sinemasının büyük ağabeyi” o gece Meclis''e cebinde bir kâğıda yazılı olarak getirmiştir:

“Bu Kanun''un sinema eseri sahipliği ile ilgili hükümleri, 4110 sayılı Kanun''un yürürlüğe girdiği 12/06/1995 tarihinden sonra yapımına başlanan sinema eserlerine uygulanır.”

İşte, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu''nun bazı maddelerini değiştiren 4110 sayılı Kanun''a gece yarısı son anda bazı mâhir eller tarafından ustalıklı diplomatik manevralar sonucu tıkıştırılan bu cümle, Türk sinemasında o güne kadar yalnızca emeğiyle ayakta kalmış ve ondan sonra da emeğinden, ortaya koyduğu eserlerden başka tutunacak dalı bulunmayan yüzlerce insanın ekonomik mahvına sebep olacaktır.

Sözünü ettiğimiz o “küçük” hukukî eklentinin içerdiği dehşetengiz anlamı kavrayamayanlar var ise ben kendileri için olayın tercümanlığını üstleneyim:

“Ek madde 2” başlığıyla araya usulca itelenen bu cümle sayesinde, ne söz konusu operasyonun baş müsebbibi olan büyük patron, ne de Türk sinemasını yıllarca yönetmiş diğer patronlar, Haziran-1995''den önce Türkiye sınırları içinde çekilmiş hiçbir sinema ve televizyon filmi için "eser sahibi" konumundaki yönetmenlere, senaristlere, diyalog yazarlarına, özgün müzik bestecilerine; yanısıra da "komşu hak" sahibi oyunculara ek ödemeler yapmak zorunda kalmayacaklardır. Bu da kabaca bir tahminle 5000 sinema filmi, binlerce televizyon filmi ve dizisi demektir.

İşte, şimdiye kadar neredeyse her iki-üç günde bir televizyon ekranlarında izlediğiniz, “Sokaklarda yoksulluk ve vefâsızlık içinde öldü, huzurevinde yapayalnız son nefesini verdi” tarzında trajik haberlere konu olan yaşlı-başlı sinema sanatçılarımızın pek çoğunun bu iç burucu akıbetinin sorumlusu, doğrudan doğruya o “cümle”dir.

* * *

Yargıtay 11''inci Hukuk Dairesi, 15 Ağustos 2012 Çarşamba günü, uzun yıllardır devam edegelen bir dâvâya son noktayı koyarak, İstanbul 1''inci Fikrî ve Sınaî Haklar Mahkemesi''nin almış olduğu, ancak sonradan dâvâlı tarafça temyiz edilen çok önemli bir kararı onayladı. Açıldığı ilk günden itibaren sinema sektörü tarafından dikkatle takip edilen, birkaç kez de medyanın gündeminde ön sıralara tırmanan bu dâvâ, sektörel çevrelerde “Kemâl Sunal Dâvâsı” olarak anılıyordu.

Mâlûmunuz, 2000 yılında henüz 56 yaşındayken bir kalp krizi sonucunda Hakk''ın rahmetine kavuşan unutulmaz sinema, tiyatro ve televizyon aktörümüz (Ali) Kemâl Sunal, Türkiye''de komedi sinemasının gelmiş geçmiş en başarılı ustalarından biri olarak milyonlarca seveninin gönlünde ayrıcalıklı bir yere sahip bulunuyor.

Sunal, mesleğindeki başarılı çalışmaları sonucu elde ettiği bu kolay erişilmez popülaritenin yanı sıra, aynı zamanda Türk sinemasında ortaya koyduğu artı değerler ticarî olarak da en fazla “sömürülmüş” kişilerden biridir. Yeşilçam oyuncularının Beyoğlu''nun izbe yazıhanelerinde ya da “artiz kahveleri”ndeki masaların üzerinde, her maddesi bütünüyle yapımcıların çıkarlarına göre düzenlenmiş uyduruk kaydırık sözleşmelere imza atarak çalışmak zorunda bırakıldığı talihsiz bir sanatçılar kuşağının son temsilcilerindendi o…

1972-1999 yılları arasında, büyük bir bölümü başrol olmak üzere 82 filmde oynayan rahmetli sanatçı, o dönemin Yeşilçam''ında -bir filmin ilk sinema gösterimi haricinde, gelecek yıllarda üretebileceği bütün artı değerleri olduğu gibi yapımcının kasasına aktaran- çarpık iş düzeni nedeniyle, ticarî açıdan tek kelimeyle “altın yumurtlayan tavuk” konumunda olmasına rağmen, kendi özel hayatında bu verimliliğinin hiçbir hayrını göremeyecekti. Sunal''ın, onunla çalışan bütün yapımcıların ziyadesiyle ihyâ olduğu yaklaşık 30 yıllık sinema kariyeri boyunca, kendisiyle aynı dönemde oyunculuk yapan diğer bütün aktör ve aktrist arkadaşları gibi, imzaladığı sözleşmeler yalnızca oynadığı filmden -bir defaya mahsus olmak üzere- aldığı oyunculuk performansı ücretini kapsıyor, bu sözleşmeler aynı filmin daha sonraki yıllarda yapılabilecek yeni ticarî gösterimleri, en önemlisi de video pazarı ve televizyon satışlarına ilişkin hiçbir ekonomik hak içermiyordu.

Sinema filmlerini “sanatsal bir ürün” değil, yalnızca “endüstriyel birer mal” olarak gören ve Türk sinemasını da yıllar yılı bu sakat bakış açısıyla yönetip yönlendiren, “O malı üretirken çalıştırdığım ırgatlara yevmiyelerini tek tek ödedim, iş bitince onların işleri de o dakika itibarıyla bitti, şimdi artık üretilen mal sonsuza kadar bir tek benimdir” mantığıyla hareket etmeyi kural edinmiş yapımcı sınıfının eseri olan bu tek taraflı sözleşmelere, sektörde ta 1950''lerin başlarından itibaren hiç kimse gıkını çıkarmaya cesaret edememişti. Yapımcıların -insanca koşullarda çalışma taleplerinden dolayı- kendisine uyguladığı katı boykot nedeniyle uzun süre işsiz kalıp en sonunda çareyi intihar etmekte bulan siyah-beyaz döneminin ünlü aktörü Suphi Kaner(1933-1963) gibi bazı trajik örnekler de Yeşilçam''da sermaye sahiplerinin kurduğu bu ödünsüz iktidara karşı başkaldırı refleksini zamanla iyiden iyiye zayıflattı. Herkes gibi sinema emekçileri de yaşamak için aralıksız çalışmak zorundaydı ve büyük ölçüde örgütsüz kalmış durumdaki bu kesimin, diğer tarafında sermayenin temsilcilerinin oturduğu masalara emeklerinden başka koyabilecek bir değerleri yoktu.

O yüzden de dünyadaki en sağlam dokunmuş Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu metinlerinden birine sahip olmalarına rağmen, Türk sinema oyuncuları, bestecileri, senaristleri ve yönetmenleri, yapımcıyla aralarında istisnai bir anlaşma yok ise yeni bir filmin çekim anlaşması sırasında (çoğu kez ileri vadeli senetler şeklinde) aldıkları oyunculuk ücretiyle yetinmek, onları bir dönemin vergi rekortmeni kerhanecisi Matild Manukyan''ın tefeci kardeşi Ferdinand Manukyan''a yüzde 3 ya da yüzde 5 ile kırdırarak yaşamak zorunda kaldılar.

Bu sömürü çarkının en büyük kurbanlarından biri de neredeyse oynadığı her film hem sinema salonlarında hasılat rekorları kırmış, hem de 1980''lerden itibaren ev sinemacılığının gelişimine paralel bir şekilde video kaset, CD ve DVD olarak büyük satış-kiralama rakamları elde etmiş, ülkemizde çok kanallı özel televizyon yayıncılığına geçilen 1990''lardan sonra ise o kanallardaki yayınlarında elde ettiği yüksek ratingler ile sinemacıların ardından bir başka sermaye grubunu daha ihyâ etmiş olan sevgili Kemâl Sunal''dı.

Aynı performansı Hollywood''da sergilese Marlon Brando ile yarışabilecek bir servet yapması işten bile olmayacak “Şaban”, bu parlak kariyere ve başrolünü üstlendiği onca filme rağmen, 56 yıllık hayatını ekonomik açıdan “iç güveyinden hâllice” bir devlet memuru görünümünde tamamlayıp ebediyete göçtü.

Kemâl Sunal''ın daha sağlığındayken peşine düştüğü ve inatla almaya çabaladığı bir haktı, filmlerinin televizyon satışından elde edilen gelirler ve bunların içinde yer alan -başrol oyuncusu olarak anasının ak sütü gibi helâl- telif ücretleri…

Ancak, sanatçının ömrü bu konudaki onur mücadelesini hukuken anlamlı bir noktaya taşımaya yetmeyecekti.

Türk sinemasının bu kendine özgü komedi ustasının 2000 yılında “Balalayka” filminin setine giderken uçakta geçirdiği bir kalp krizi sonucu ölmesinden sonra, Sunal''ın oğlu, kızı ve eşi, onun mücadelesini kaldığı yerden devam ettirerek, Fikrî ve Sınaî Haklar Mahkemesi''nde, “Düttürü Dünya” ve “Yoksul” filmlerinin yapımcısı Şerafettin Gür aleyhine dâvâ açtılar. Diğer bütün yapımcılar açısından da emsal teşkil etmesi umuduyla açılan bu dâvâ yıllarca sürdü ve nihayetinde sanatçının, özel televizyonculuğun olmadığı dönemlerde çektiği bu gibi popüler filmler için, aynı yapımlar video kasete, DVD''ye dönüştüğünde, yanı sıra bunların kamuya açık ve paralı kanallardaki gösterimlerinde de tıpkı batı ülkelerinde olduğu gibi “elde edilen ekstra gelirden -"komşu hak" sahibi olarak- belli bir pay alması” gerektiğine karar verildi.

Yapımcı Gür, beklendiği üzere bu kararı Yargıtay nezdinde temyiz etti. Temyiz aşaması da birkaç yıl sürdükten sonra, geçen 15 Ağustos günü, Yargıtay''ın 11''inci Hukuk Dairesi yerel mahkemenin verdiği kararın doğruluğuna hükmetti.

Sinema çevrelerinde kulağım bir parça uzun olduğundan, Yargıtay''dan sektöre ulaşan bu haberden sonra, yazımın giriş bölümünde genel bir portresini çizmeye çalıştığım “büyük patron” başta olmak üzere, elinde Sunal''a ve diğer popüler film yıldızlarımıza ait geniş film arşivleri bulunan, bunları yıllardır yerli-yabancı televizyonlara satıp duran yapımcı-işletmeci pozisyonundaki bazı sinema sektörü ağalarının bugünlerde pek fena tutuştuklarını duymaktayım. Hele de onlar arasında, an itibarıyla elinde en az bin dolayında yerli filmin televizyon gösterim hakları bulunan bir tanesi var ki bu ağabeyimiz söz konusu filmlerin satışlarından gelen paraları artık hangi kasaya sığdıracağını şaşırmış durumda… Hâliyle, Varyemez Amca görünümündeki böylesi işletmecilerin, filmlerini yıllardır bir o televizyona bir ötekine satıp durdukları onca oyuncuya, besteciye, yönetmene ve senariste bu saatten sonra gelirden paylar vermek zorlarına gidiyor. O yüzden de sektördeki bazı güç odakları, şimdilerde diğer oyuncu ve yönetmenlerin Sunal ailesinin açtığı yolu izleyip, bu kararı emsal göstererek tepelerine çökmesinden âdetâ ölümden korkar gibi korkmaktalar…

Söz konusu kararın izi inatla sürüldüğü takdirde neler olabileceğine basit bir örnek vermek, oluşan yeni manzarayı çok daha iyi ortaya koyacaktır hiç kuşkusuz…

Türk televizyonculuk tarihinde en sık ekrana gelen filmlerden biri, günümüzde artık klasiğe dönüşmüş bulunan “Hababam Sınıfı” serisidir. Bilindiği üzere, bu serinin yapımcısı Arzu Film şirketi ve bütün o filmlerin kanunî varisi de -rahmetli yönetmenimiz Ertem Eğilmez adına- oğlu Ferdi Eğilmez...

Yargıtay''ın içtihatı genel bir nitelik kazandığı takdirde, Eğilmez ailesi, “Hababam Sınıfı”nın herhangi bir televizyondaki gösteriminden sonra, elde ettiği gelirden yine Kanun''un ya da mahkemenin belirlediği orandaki dilimleri, filmin yaşayan oyuncularına bizzat, ölmüş oyuncularının ise mirasçılarına, yanı sıra senaristine (özellikle de senaryoya kaynaklık eden romanın yazarı rahmetli Rıfat Ilgaz''ın mirasçılarına) ve dahi 1970''lerden günümüze dillere dolanmış müziklerini yapan rahmetli Melih Kibar''ın mirasçılarına tıkır tıkır ödemek durumunda kalacaktır.

Ödenecek olan bu paralar, bir filmin iki-üç gösterimlik bir televizyon anlaşmasında atla deve olmayabilir. Ki zaten olmayacaktır da… Çünkü, eski tarihli filmlerin televizyon gösterimi fiyatlandırması dünyanın her yerinde görece küçük bedellerle yapılmakta… Yapımcının aldığı aslan payından geriye kalan gelir dilimi komşu hak sahiplerine pay edildiğinde, ABD''de bir oyuncunun, senaristin, yönetmenin ya da bestecinin banka hesabına bazen 40-50, bazen de 100-150 dolar para aktarılmış oluyor. Ancak, bu paylaşımın esprisi şu ki “damlaya damlaya göl olur” misali, o sanatçıların filmleri ülke ya da dünya televizyonlarında gösterildikçe, ardı ardına gelen telif ödemeleri en sonunda “yağmasa da damlayan”, kişiye yaşlılık günlerinde rahat soluk aldıran bir meblağa, bir tür “emekli aylığı”na dönüşüyor. Başka bir deyişle, eseriniz tüketildikçe siz de onun sayesinde kimseye muhtaç olmadan her gün bir tabak çorba içiyorsunuz. Bu hakkınız, sizin ölümünüzün ardından yasal mirasçılarınıza geçiyor ve sonraki 70 yıl boyunca da sürüyor. Ta ki eseriniz, sinema filmi, şiir, roman, fotoğraf, resim ya da her neyse, “kamu malı”na (public domain) dönüşene kadar…

Ölümünüzün üzerinden net 70 yıl geçtikten sonra ise eseriniz artık insanlığın ortak malı oluyor ve yayımı/tüketimi için hiç kimse herhangi bir ücret ödemek zorunda kalmıyor. Sözgelimi, sinema dünyasında 1930''lara kadar üretilen pek çok sessiz ve sesli film günümüzde artık bu kategoride… Erken dönem bir Charlie Chaplin filmini televizyonda göstermek için hiç kimseyle sözleşme yapmak zorunda değilsiniz. Olsa olsa, o filmi dijital bir temizlikten geçirmiş, görsel-işitsel açıdan bakımlı bir yayın kopyasını satan şirketler var ise (ki böyle şirketler var), onlardan yayın kasetleri alırken size verdikleri teknik hizmetin, sundukları o temiz kaydın malzeme ve emek değerini ödüyorsunuz.

Oyuncuların telif hakları konusunda çalışmalar yürüten Oyuncular Sendikası ve BİROY adlı meslek örgütlerinin avukatı Sedef Erken, bu kararın telif haklarını güvence altına alan 1995 tarihli Kanun öncesindeki filmler için emsal teşkil edeceğine inanmakta… Erken, Yargıtay''dan gelen güzel haberin sinema sektöründe duyulmasının hemen ardından, Türkiye''de bugüne kadar bir oyuncunun video piyasası ve televizyon satışlarından telif almasının söz konusu olmadığını belirterek, “Gerçekte bizim Kanun''umuz gerekli düzenlemelere sahiptir. Fakat, oyunculara işe başlarken imzalatılan sözleşmeler ''hakların tamamının yapımcıya devredilmesi'' gibi hukuku aşan maddeler içeriyor. Oyuncular da işsiz kalmamak için bu maddeleri çaresizlikle imzalıyorlar” saptamasını yaptı. “Dâvânın yapımcıya açılması son derece doğal; çünkü 1995 öncesinde çekilmiş bütün filmlerin hakları yapımcılarda görünüyor" diyen Erken, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ancak, Kanun''da ''umuma iletim'' diye bir hak var ve televizyon yayıncıları da işte bu maddeyi ihlâl ediyorlar. İlgili kararın onanmasıyla, şimdiye kadar yapılan bu yayınların kanun dışı olduğu belgelendi. Filmlerin, aslında kendisinde böyle bir hak olmayan yapımcılardan alındığını kanıtlıyor. Maalesef, kanunda zaten var olan hakları bu tür mahkeme kararlarıyla ispatlamak zorunda kalıyoruz. Böyle oyuncu lehine içtihatların oluşması sektör açısından çok önemli…”

Öte yandan, telif hakları konusunda çalışmalarıyla tanınan, en son İsmail Güneş''in yazıp yönettiği “Ateşin Düştüğü Yer” filminin yapımcılığını üstlenen sinemacı dostumuz Baran Seyhan''ın bu konudaki görüşleri ise biraz daha farklı… O, dâvâ konusu edilen bedelin “telif” olarak adlandırılamayacağını düşünüyor. “Bana göre Yargıtay''ın onayı, 1990''larla birlikte ortaya çıkan yeni bir pazarın kâr paylaşımını kişiye özel olarak tanımlamakla yetinmiş” diyor Seyhan, “Yoksa yönetmen, senarist, oyuncu, besteci gibi aslî ve komşu hak sahiplerinin bu haklarının görmezden gelindiği bir kanunî düzenlemeyi kökten, herkes için değiştirmiyor. Dâvâya konu oluşturan iki filmin çekim süreçlerinde öngörülememiş durumdaki televizyon gelirlerinden bir miktarı bundan böyle Sunal''ın ailesine verilmeye başlanabilir. Ancak, kararın genel bir koruyuculuk özelliği kazanması, her mağdur oyuncu kendi hakkını hukuk dairesinde ayrı ayrı ararsa mümkün olabilecektir."

Açıkçası, kapı bu kadar yüksek bir hukuk merciinde bir kez (tekrar kapanmamak üzere) aralandıktan sonra, ben artık suyun geriye doğru akmayacağına inananlardanım; dolayısıyla Seyhan''ın görece karamsar bakış açısına da katılamıyorum. BİROY gibi meslek örgütleri söz konusu onamanın dosyasını ellerine alarak işin bundan sonraki aşamalarına geçebilmek için hem TBMM hem de hukukî makamlar nezdinde zorlayıcı girişimlerde bulunabilirler. Ki şahsi öngörüm, Kültür Bakanı''nın da alınan bu emsal karara izleyici kalmayacağı yönünde…

Her halûkârda, Türk sinemasında emekleri en feci şekilde sömürülmüş oyunculardan biri olan Kemâl Sunal, uzun yıllar öncesinde giriş olduğu zorlu bir mücadeleyi an itibarıyla kazanmış bulunuyor. Yargıtay''ın lehindeki kararını dünya gözüyle göremese, bunun tadını çıkartamasa bile, rahmetlinin onurlu mücadelesi “oyuncu”yu “günlük yevmiyeyle kiralanmış ırgat” olarak gören vahşi bir sisteme atılmış esaslı bir gol olarak, hiç kuşkusuz ki benzer sömürü çarklarının kurbanı olmuş diğer pek çok sinema emekçisine de zaman içinde şu ya da bu oranda yarayacaktır. Yeter ki meslek örgütleri bir parça kararlı ve inatçı davranıp meselenin izini sürsünler.

Stresli hayatlarımızın içine mutluluk fiskeleri kondurarak bizlere beyazperde ve ekranın önünde yıllar yılı şen kahkahalar attırmış, birkaç saatliğine de olsa rahatlayıp dünyanın dertlerini unutmamızı sağlamış bu yetenekli adamın şimdi uzaklardan bir yerden -bütün ömrünü verdiği- Yeşilçam''ı kuşbakışı izleyip, filmlerindeki o kendine özgü hınzır yüz ifadesiyle gevrek gevrek güldüğünü görür gibi oluyorum.

* * *

Dipnot 1: Bütün okurlarımızın mübarek Ramazan Bayramı''nı kutluyor, sevdikleriyle birlikte mutlu ve huzurlu bir bayram geçirmelerini diliyorum.

* * *

Dipnot 2: Geçtiğimiz hafta bu köşede iki bölüm halinde yayımlanan "Rahat ol Alin... Sen hancısın, bizler ise yolcu..." başlıklı yazımız sitemizde okunma ve sosyal medyada da alıntılanma/paylaşılma rekorları kırdı. Yanısıra, sizlerden de o yazıda anlattığım can sıkıcı meseleye ilişkin olarak pek çok destek mesajı aldım.

Bu yoğun ilgi, vermeye çalıştığım mesajın toplumumuza sağlıklı bir şekilde ulaşması adına çok önemliydi elbette... Bütün okurlarıma, sergiledikleri dostça dayanışma için minnettarım.

Öte yandan, ülkemizin önde gelen sinema kültürü sitelerinden, sinema yazarı dostumuz Ege Görgün''ün kurup yönettiği "Tersninja" da geçen haftaki yazımız üzerine bizimle geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu söyleşiyi aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://www.tersninja.com/ali-murat-guven-herkes-rahat-olsun-ben-bu-sahneden-cekiliyorum#more-35122

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.