Yazarlar Anlamak ve katılmak aynı şey değildir

Anlamak ve katılmak aynı şey değildir

Ali Saydam
Ali Saydam Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Herkes soruyor. A Haber"de Pazartesi akşamı Selin Ongun Hanım da sordu. Ona da söyledim. Twitter"da da yazdım. Ben olsam herhangi bir medya kuruluşu ve temsilcisini Kongre davetlileri dışında bırakmazdım. AK Parti yöneticilerine de hiç kimseden çekinmeyen "Büyük Parti tavrının" yakışacağını söyler, "herkesi kucaklama" jesti için iyi bir fırsat olduğunun altını çizerdim...

Bununla birlikte ben AK Parti"nin bazı medya organlarını davet etmeyişini "anlıyorum"... Aynen Genel Kurmay"ın geçmişte benzer davranışlarını da anladığım gibi... (Bkz. Nazlı Ilıcak"ın dünkü yazısı) Bütün büyük firmaların düzenledikleri basın toplantılarındaki uygulamalarını anladığım gibi...

Demek bir kez daha altını çizmek gerekiyormuş: ''Anlamak'' ile ''Katılmak'' aynı kavramlar değildir...

Bu arada nasıl bazı bakanların birbirlerinin görüşüne katılamamaları demokrasi adına sağlık ifadesi ise, Başbakan"ın da Cumhurbaşkanı"nın görüşüne katılmaması benzer bir sağlığa işaret eder. Hiç kimse işin kolayına kaçıp ''Bunlar birbirine düşmeye başladı, buradan bize seçimlerde ekmek çıkar'' diye sevinmesin... İktidar yolunda ekmek "Büyük fikir, büyük lider, büyük teşkilattan" çıkar, iktidarın kendi içindeki farklı renklerinden değil.

Renk demişken, küfrün rengi falan olmaz... Hele de bizim kültür ve değerlerimizde. Dünya iyisi "tonton" amca algısı yaratan sevgili Kılıçdaroğlu"na Başbakan"a yönelik kullandığı bu küfürlerin hangi biri yakıştı, gerçekten merak ediyorum: ''İlahlık iddiası sahibi, namert, cahil, kolpacı, hain, yalancı, satıcı, firavun, nemrut...''

Zekâ ürünü söylemlerle iktidarı köşeye sıkıştırmak, evet... Agresif siyasi iletişim, kesinlikle evet... Yepyeni ve Türkiye"yi geleceğe taşıyacak söylemler, evet... Ancak bu milletin küfrü kabulleneceğine, içselleştireceğine, seçmen tercihine dönüştüreceğine koskoca bir "hayır"!..

"Reddiye" ile aramız iyi değildir

Biraz geç görmüş olmalıyım... Geçenlerde Anadolu yakasında sahil yolunda bir durakta şıkır şıkır ışıklı bir otobüs durağı panosunda rastladım o Selpak reklam spotuna: ''Cildinizi tahriş etmez!''... Sonra internette şöyle bir turladım. Selpak bu spotu eni konu kullanmış...

Selpak dünyanın en zor işlerinden birini başarmış "kahraman" bir markadır. Türkiye"de Nescafe, Gilette gibi "jenerik" hale gelmiş bir marka olan Kleenex"i tahtından etmiş ve yerine kendisini konumlamıştır. Bugün kâğıt mendilin adı Türkiye"de Selpak"tır... Bir ara Vim öyleydi... ''Vimlemek'' diye bir kavram bile halk diline yerleşmişti. Selpak da öyledir işte. Dünyanın marka yönetiminde en zor işi başarmıştır... Bu tür başarıların ardından en küçük iletişim hatası daha çok göze batar...

''Cildi tahriş etmez!''

Mutlak bir "lider" nasıl böyle bir "savunuya" geçer... Örneğin bir banka ''Paranızı çarçur etmem, çalmam çırpmam!'' der mi, ya da bir süpermarket ''Biz kokmuş et satmayız!'' diye kampanya yapar mı? Hele de Türkiye"de... Reddiye (negasyon) ve de onun reddiyesi (negasyonun negasyonu) bizde kesinlikle tutmaz. ''Salaksanız bu ürünü almazsınız!'' dersiniz, bizim millet ürünü almaz...

Yazık olmuş canım markama. Allahtan bu kadarcık bir "kusurla" konumu sarsılmaz ...

Çamlıca"da üç mabed

Kongre ile ilgili bir başka genel kanaatim şu: Başbakan, size bir sürprizim var deyince Türkiye"nin de en büyük beklentisi olan "toplumsal barış"a dair bir proje'' açıklayacağını sandım. Oysa o Aşık Veysel dinletecekmiş...

Yine de sayın Başbakan"ın "İnadına demokrasi, inadına barış" diyerek bu beklentimize biraz da olsa yaklaştığını belirtelim.

Barış için neler yapılabileceğinin bir yol haritası olarak projelendirilmesi ve tartışma gündemine sunulması umarız sandığımızdan daha kısa bir süre içinde gerçekleşir. "Uzun ince bir yol" vurgusu içinde acaba bugün için bir "temenni" olarak nitelendirilme ihtimalini içinde taşıyor olsa bile kongre sabahı sevgili dostum Dücane Cündioğlu"nun blogundaki tazecik yazısının başlığını zaman zaman hatırlamamızda fayda olabilir mi?

''Çamlıca"da üç mabed.''

Ben yazıyı dostumun izniyle aktarayım; siz de İstanbul"un dünya kültür arenasındaki olağanüstü gücünü daha da muhkem kılabilecek bu muhteşem fikrin ne kadar gerçekçi olup olmadığına karar verin. Her bir cümlesinin "mısra" tadında olması ve içindeki "düşlüyorum" sözcüğü bu hayalin zamanlamasını da geleceğe erteliyor zaten...

''Çamlıca''da üç mabed: bir cami, bir kilise, bir havra. Düşlüyorum. Kendimce.

İstanbul''u selamlayan üç büyük dinin üç mabedi. Allah''ın adının anıldığı üç ev... İslamofobia''nın çirkin tahriklerine verilebilecek en güzel cevap! Daha kapsayıcı, daha kuşatıcı, daha arifane bir mukabele!

İstanbul... ya doğu, ya batı karşıtlığının çözüldüğü yer! Cenderenin aşılabileceği tek yer! Çünkü hem doğu, hem batı. Üstelik ne doğu, ne batı. İstanbul, üzerinde birleşilebilecek o bir tek ''kelime''nin şehri! Hakikatin. Şefkatin.

İstanbul... Rahman''ın sinesi. Alemlerin rabbinin. Tüm esma''nın kalbi. Elimde değil, ürperiyorum. Kendimce.

Çamlıca''da üç mabed... üç siluet... cami, kilise, havra...

Kucaklamak çok mu zor, bir "emin belde" olmak mesela?

Tüm sakinlerine.

Ehl-i Kitab''a.

Lütfen, bu sefer olsun ses ver ey İstanbul! Sırf bizim için değil, kendin için de.

İstikbalin için.

İnsanlık için.''

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.