|
Gazze yalnız değil…

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ateşkesin sağlanması, Gazze’ye insani yardımın ulaşması, yaralılar ve hastaların getirilmesi, sahra hastanesinin kurulması, sağlık ve gıda maddelerine erişim konusunda ilk günden bu yana durmaksızın çalışıyor. Bu süreçte 40 ülkenin lideriyle görüştü.

Ateşkes çerçevesinde esir takası sürecini ise Katar büyük bir dikkatle yönetiyor. Bu süreçte İsrail hapishanelerinden çıkan, çoğu çocuk yaşta hapse atılan mahkumların hali tam bir insanlık dramı. İsrail hapishanelerinden kurtarılan mahkumların çoğu çocuk ve kadın. Bir bölümü ruh, akıl ve beden sağlığını kaybetmiş durumda. Ailesini tanıyamayacak hale gelenler var. 14 yaşında İsrail askerine direnen görüntüleriyle tanıdığımız genç kız Ahed Tamimi’de çıkanlar arasında yer alıyor.

Diğer taraftan Hamas’ın elindeki İsrailli esirlere ise çok iyi davranılmış. Birçoğu vedalaşarak evlerine döndüler... Söze hacet yok, gerçek ortada. Barış içinde bir dünya hayal dahi olsa, bunun için çalışmak borcumuz.

Bu süreçte sayın Emine Erdoğan da Gazze’de barış için büyük bir projeye imza atıyor, kalbini ortaya koyuyor. Dünya liderlerinin eşlerini bir araya getirerek, aynı zamanda bir anne olan güçlü kadınlarla birlikte acımasızlığa karşı merhametin, barış talebinin sözcüsü oluyor. Dünyanın geleceğini tehdit eden savaşlar karşısında sınırların ötesinde kalpleri birleştirmek, ortak duyarlılığı paylaşmak ve bu sesleri çoğaltmak, yaygınlaştırmak zorundayız. Gazze’de barış sadece bugün için değil dünyanın geleceği için de anahtar rol oynuyor. Barış en büyük dileğimiz.

Barış için çaba gösteren herkese başta Cumhurbaşkanımız ve eşi Sayın Emine Erdoğan’a bu konudaki yaptıkları için şükran duyuyoruz.

YAHYA KEMAL NEDEN YALNIZ BIRAKILDI?

Valiz hazırlamak, bozmak, toplamak dağıtmak. Bugünlerde hayatımda günlük vazifelerimin dışında ne yaptığıma dair anahtar kelimeler. Ne yapıyorsun sorusuna genelde yukarıdaki kelimelerden birisiyle cevap veriyorum. Tabii bir de buna sürekli taşınmayı eklemek gerekiyor. Tabii ben taşınınca kitaplar da bir dağılıyor bir toplanıyor. Bu esnada her zaman gözüme takılan farklı kitap ve yazılar oluyor. Bugün aktaracağım ilk not Dergah’ın 1990 tarihli ikinci sayısından. Yazıyı Zeynep Kerman Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın el yazısıyla yazılmış bir günlüğünden aktarmış. Tarih 26 Nisan 1943.

Mehmet Kaplan’ın Yahya Kemal ile Park Otel’de yaptığı üç saatlik sohbete dair notlar… Yazı şairin, şiirinin arkasında fikir olan bir mütefekkirin, nasıl vefasızlıkla karşılaştığını anlatıyor… Doğrusu çok etkilendim. Kaplan diyor ki; “Gördüm ki Yahya Kemal şiire uzun bir tefekkür hazırlığından sonra ulaşmış. Sanatının arkasında geniş bir sistem var.” Şair dışlanmasına sebep olan fikirlere nasıl ulaştığını anlatıyor: “1900’de acemi bir çaylaktım. Fransa’ya Jön Türk ve Osmanlı olarak gitmiştim. Tarih ve millet bahsi şiddetle alakamı çekiyordu. Baktım onlar tarih ve milleti bizden farklı anlıyorlar. Sorel, sonra Fustel de Coulanges’i okudum. Onların bizim tarihimiz ve milletimiz hakkındaki düşüncelerini sakat buldum. Fransızlar kendi milletlerini tetkik ederken terkip fikriyle hareket ediyorlar. Halbuki biz öyle yapmıyoruz. Amillerin birçoğunu hesaba katmak istemiyoruz.” Şair sonuçta ortak terkip noktalarımız olduğu sonucuna varır: “Vatan Anadolu ve Rumeli. Zaman 1071’den bu zamanlara. Sülale Selçuklu ve bilhassa Osmanlı…” Şair Anadolu’daki Türk milletinin mimarisini, musikisini, zaferlerini edebiyatını bir vahdet olarak görüyor ve “vakıalar mürekkeptir, bütün amilleri hesaba katıp terkibi bulmak gerekir” diyor. Türkçe bir diğer önem verdiği konu. Türkçe konusunda da tarihçi Hammer’i okuduktan sonra düşünceleri değişiyor. Bu fikirsel tekamül ise şaire bedel ödetiyor. Fikirleri ve bilhassa dil konusundaki düşünceleri dönemin hükümetine uymuyor. Hükümet kendi anlayışına göre sanat yapılmasını istiyor.

Yahya Kemal ızdırabını şöyle anlatıyor: “Ben yaşını başını almış şahsiyeti teşekkül etmiş bir sanatkarım. Nasıl kendi yetiştirdiğim fikirleri bırakır da inanmadığım fikirlere dönebilirim. Benim yaydığım fikirlerle büyüyenler beni Türk milletine düşmanlıkla itham ediyorlar… “

Sanırım şair aşağıdaki mısraları bu duygularla yazmış.

Artık ne gelen, ne beklenen var

Tenha sokak ortasında rüzgâr

Teşrin yapraklarıyla oynar

Şairin hatırasını rahmetle anıyorum…


İNGİLİZ AJANLARININ TÜRKİYE MESAİSİ

İrlandalı tarihçi Keith Jeffery’in İngiliz İstihbarat Servisi M16’nın arşivinin bütün dokümanlarına eksiksiz ulaşabilme izniyle yazdığı “M16’nın Gizli Tarihi” kitabı 1909 - 1949 yılları arasını ele alıyor. 1909 kurulan M16’nın Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyet’i hakkında yaptıkları istihbaratın belgelerinde İngilizlerin Türkiye’ye çok önem verdiği görülüyor.

Bu belgelerde İngiltere’nin Osmanlı imparatorluğunu 1. Dünya Savaşı’ndan çıkarmak için 4 milyon poundluk bir rüşvet operasyonu düzenlediği, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına karşı topladıkları istihbaratlar, 2. Dünya Savaşı döneminde Nazilerin gizli istihbarat servisi olan Abwehr’in İstanbul’da nasıl çökertildiği gibi olaylar dikkat çekiyor. Kitabın yazarı bir röportajında İngiltere’nin ilk günden itibaren Türkiye’deki istihbarat faaliyetlerine çok önem verdiğini söylüyor. İngilizler Mustafa Kemal’in sürüklediği hareketin sömürge devletlere örnek olmasından endişe ediyorlar. M16’nın İstanbul istasyonu O’nu takip edebilmek için birkaç ajandan yararlanıyor. RV / 5 kod adlı ajan İttihat Terakki’ye bağlı subayların himayesindeki bir terzi dükkânından bilgi topluyormuş. Ayrıca Kemalist çevrelerin sıkça uğradığı kahveler de casuslar tarafından takip ediliyor.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarını takip eden bir başka ajan da Parsifal isimli bir Hindu , 1921 de yakalanana kadar M16’ ya bilgi geçmiş. Ajan devşirme için bazen de Rumlar kullanılmış. Türkiye dışında yaşayan Türkler de istihbarat kaynağı olup M16’ya çalışmışlar.

Servisin bir amacı da İstanbul’da Bolşevikler aleyhine casusluk edecek ajanlar yetiştirmek olmuş. Türkiye’ye yollanan iki ajan sırf bu işle görevlendirilmiş. Hatta onlardan birisi olan Dunderal’in James Bond karakterine de ilham verdiği biliniyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya- İtalya- Japonya bloğuna karşı İngilizler İstanbul ofisinin yanı sıra İzmir, Bodrum ve Marmaris’te büro açmışlar. Ve pek çok operasyonu da oradan yönetmişler. Bodrumdaki casusun kod adı da Agamemnon imiş! Kitapta yer alan bilgilere göre, 7 ocak 1909’da açılan M16 espiyonaj faaliyetlerinde Kraliçe’nin hizmetinde epey defter doldurulmuş. Bu defterlerin birçoğunu üzerinde Türkiye yazıyormuş.

Konu Polat Safi Hoca’nın ilgi alanına giriyor! Ben sadece meraklı bir okur olarak dikkatimi çeken bir iki notu paylaştım.

#Gazze
#Filistin
#İsrail
4 ay önce
Gazze yalnız değil…
Ölümün gölgeleri
Nükleer silahların gölgesinde
Bayramınız cennette olsun!
İnsan lekesi: Sahte barışçılar ve parayla tutuşturanlar
Sinema eğitimi liseye inmeli