Yazarlar İnsan insanın gölgesinde yeşerir de çürür de

İnsan insanın gölgesinde yeşerir de çürür de…

Ayşe Böhürler
Ayşe Böhürler Gazete Yazarı

Hakikat’in kâfiri, şer’in evliyâsıdır....

Fatma Barbarosoğlu “Hakikat İncinmesin’’ ismiyle yayınladığı son romanını Yunus Emre’nin yukarıdaki sözüyle başlatır. “Hayatın her zaman kendine mahsus bir nağmesi vardır. Bazen taş plaktan eski bir tango, bazen bir bozlak, bazen rast şarkı...’’ Yazar bu makamları kahramanlarının hikâyelerinin içinde son derece güzel ve duru bir Türkçeyle ve bir o kadar da akıcı bir üslupta anlatır. Olaylar bugünün Türkiye atmosferinde geçer, kahramanlar iç içe geçmiş öyküleriyle bizi sarar sarmalar, ayna olur. Bir devlet çocuğu olan ve kendi geçmişine dair hiçbir şey bilmeyen, “Kök gövdenin yükünü hafifletir, benim köküm yoktu’’ diyen Müberra, kızı Bilge, Naciye Paşa ve KHK ile atılan öğretmen Evren Hoca’nın kendi zaviyelerinden anlattıklarıyla örülü roman, “kendi hayat hikâyemizde başımıza gelenlerden ziyade başkalarına yaşattıklarımız” üzerinde durur. “Düşüne taşına söylediklerimiz değil, söylemediklerimiz, ağzımızdan bir anlığına çıkan’’ cümlelerin izinde gider. İnsana insanın aynasından bakar. Fethi Gemuhluoğlu’nun “İnsan, insanın gölgesinde yeşerir’’ sözü romanın alt fonunda hep hissedilirken, tam tersi olan “İnsan, insanın gölgesinde çürür’’ sözünün aksini de görürsünüz.

Nurullah Paşa’nın bir ameliyat hemşiresi olan Müberra’ya söylediği “Yeter ki hakikat incinmesin” sözü herkesin kendi yüklediği anlamlarla romanın merkezine yerleşir. Müberra: “O sırada, hakikat nedir diye sorma gereği bile duymamıştım. Nurullah Paşa benim hakikati bildiğimi zannediyor, onu hayal kırıklığına uğratmayayım diye mi düşünmüştüm? Kim bilir...İnsanın kendisi, kendisine bile uzak.’’

Bugün bu uzaklık sosyal medya ile daha da açılıyor. Hayatın içine “Her şey, olduğundan başka ama illa ki güzel görünsün’’ kurgusuyla imaj etiketiyle daha çok “yalan’’ giriyor... “Hakikatin ancak arayanlar tarafından bulunabileceğini idrak etmeyi unuttuğumuz’’ bir dönemde; bir solukta okunan, insanı içeriden, tam da kalbinden yakalayan; “yaşatan veya çürüten’’ gölgelerimiz üzerine bizi düşündüren bir roman yazmış Fatma Barbarosoğlu. Bir çırpıda, çok severek okudum. “Hayata Romanla Bakmak’’ bizi zenginleştirir diyen edebiyat profesörü Fatih Andı’yı da yarın Türk Kahvesi’nde konuk ediyorum. Roman’ı daha derinlikli olarak orada da konuşacağız.

“Sosyalizm elma turtası kadar Amerika’dır”

  • Trump seçilmeden önce Amerikan sağı, Avrupa’daki bağları yeni sağın yükselişi gündemimizdeydi. Avrupa sağı ile de yakın bağı vardı. Leo Strauss’dan, Hayek’e, Carl Schmitt’e, pek çok isim bu akımda fikir zincirin içinde yer buldu. Yaklaşan Amerikan seçimleri ise demokratların adayı olarak Bernie Sanders ismini öne çıkarıyor. 2015 yılında aday olan Sanders Amerikan seçimlerinin Musevi asıllı ilk adayı. Kuzey Avrupa soluna yakın fikirleriyle kendisini demokratik sol olarak tanımlıyor. “Sosyalizm elma turtası kadar Amerika’dır’’ diyen Sanders’a 1960-1980 arasındaki ‘yeni sol’ akımının devamı olarak bakılabilir mi? Sanders ile birlikte yeni dönemde Amerikan solunu daha çok konuşacağa benziyoruz. Ayrıca Amerikan solu Türk soluna olan etkilerinden dolayı da önemli.
  • AMERİKAN KOMÜNİST PARTİSİ
  • Kapitalist Amerika’dan sosyalist başkan çıkar mı’’ bilmem ama bir dönem Amerika’da bir Komünist Parti var olmuş, özellikle müzikte kendisini hissettirmiş. “We shall we overcome’’ diyen Pete Seeger, Joan Baez şarkılarının sözleri o günleri anlatır.
  • Amerikan Komünist Partisi ACP 1919’da kurulmuş ancak kalıcı olamamış, zaman içerisinde dağılmış. Bunun sebeplerinden birisi de Amerikan solcularının Stalin döneminde yapılanlar ile halleşememesi. Amerikalı komünistleri Stalin dağıtmış. Sonrasında ise “Stalin’siz bir sol olur mu’’ arayışına giren isim Herbert Marcus olmuş. Marcuse “özgürlükçü sosyalist’’ diye bir tanım üretiyor, Stalin’siz bir sol nasıl olur diye bakıyor. Özgürlükçü bir Marksizm diyebilmek için de sosyalizmi gerçekleştirecek olan işçi sınıfını yeniden tarif etmek gerekiyor. Eserlerinde Eflatun’un devletine, Thomas More’un Ütopya’sına benzer bir hayali anlatan Marcuse makinaların boyunduruğu altında, bize gerekmeyen şeyleri üretmek için deliler gibi çalıştığımız bir toplum düzenini eleştirir. O fikirlerin etkisinde Çiçek Çocukları hareketi, çiçekli kıyafetler, çıplak ayak ve ‘özgür’ yaşam, eş değiştirmeler, LSD kullanımı, “Vietnam’a hayır!” kampanyaları başlar. Askere gitmez, kaçarlar. Marcuse, devlet ya da devletin baskısını istemez. Onun yazılarındaki Ütopya gençler tarafından çok sevilir. Frankfurt Ekolü düşünürleri bu damarda etkili olur. Kennedy’nin ve daha sonra Johnson’ın seçilmesini ve onlarla birlikte Amerika’da refah devletine ait bir takım yasaların geçmesini sağlarlar. Irkçılığa karşı hareketleri güçlendirirler. Feministlerin, Obama’nın da yolunu açan o günlerdir. Bu gençlik hareketine nükleer silahlanma son verir. Bir tarafıyla dejenerasyon, diğer tarafıyla kapitalizme direnen Amerikan solu tek bir siyasi kalıba sığmasa da zamanla sistemle uyumlanır. Reagan ile döner her şey, neocon’lar iktidarıyla bugüne gelir. Bernie Sanders Amerika’yı yığışımların tekelinden kurtarır mı, aç çocukların, evsizlerin, aşevlerinden aldıkları yemekle yaşayan Amerikalıların derdine şifa olur mu bilmiyorum... Ancak yeni bir solu konuşmakta fayda var.
Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.