YazarlarViranelerin yasçısı baykuşlar gibi

“Viranelerin yasçısı baykuşlar gibi…”

Ayşe Böhürler
AyşeBöhürlerGazete Yazarı

Özeleştiriye hep inanırım. Aslında değerlendirme de diyebiliriz. Kendimizde olanı görmeye, hatayı sevabı ortaya koymaya ve düzeltme yollarını aramaya her zaman ve koşulda ihtiyaç duyuyoruz. Bir dış bakışa hep ihtiyacımız var elbette. Ancak bu dış bakış eleştirirken kendisini doğru bakış otoritesi olarak gördüğünde işin şekli biraz değişiyor. Son zamanlarda birçok yerde İslami kesime yönelik eleştirilerde böylesine bir bakışı yansıtan yazılar okuyorum. Dün televizyonda Kılıçdaroğlu’nu dinlerken de aynı ses tonunu duydum. Bütün ve dünyayı kavramaktan uzak minimalist ve kişisel siyasi yorumları toplum adına dillendirmeyi muhalefet olarak kabul etmek, sorunu, onu oluşturan yöntemlerle çözmeye çalışmak gibi bir kısır döngünün içinde karamsarlık üretiyor. Yaşatmak eksenli bir dinin mensupları olarak habire hayıflanmaktan vazgeçip ne yapacaksak onu yapmamız gerektiğine inanıyorum.  

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Ayşe Böhürler : “Viranelerin yasçısı baykuşlar gibi…
Haber Merkezi16 Ekim 2017, PazartesiYeni Şafak
“Viranelerin yasçısı baykuşlar gibi… yazısının sesli anlatımı ve tüm Ayşe Böhürler yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Allah kavramını idrakle ilgili bir sorun yaşadığımız da bir gerçek! Beni bu tespiti yapma noktasına getiren sebeplerin başında bizzat kendimiz geliyor. Yani içinde bulunduğumuz muhafazakar ve de dindar camia. Sadece Allah kavramını idrak değil mesele. Aslında “insan” olmanın kusurluluğunu ve kendimizi idrakten de yoksunuz. Kendimizi mükemmel insan kabul edip, fıtratı, tarihin akışını, bilimin gidişatını değiştirebilecek bir güç olduğumuza vehmetmek de bir başka idrak sorun alanını ortaya çıkartıyor!

İçinde bulunduğumuz durumu kendimizi ve davamızı adeta bir kutsal dağa dönüştürüyor, dişi sineğin dahi giremediği Aynaroz adasındakiler gibi bir yaşam beklentisi ortaya koyuyoruz...

Bir tür ütopik “Müslümanlık” hayali ile örülü konuşmalar ise hiçbir işe yaramıyor. Diğer taraftan dünya tarihi sanki mükemmel Müslüman örnekleriyle doluydu da bugüne gelindiğinde iş çığırından çıktı minvalli konuşmaları severiz. Biz niye farklıysak?

Oldum olası “İslam gözyaşı medeniyetidir” lafını hiç sevmem. Niye gözyaşı dökelim sorusunu da sorarım. Dünyanın derdiyle dertlenmek illa ağlayarak mı olur. Bunun halk arasındaki karşılığı da “gülme ağlarsın” sendromudur.

Mehmet Akif’in mısraları milletçe en sevdiğimiz bu duygu halini çok iyi özetler. “Viranelerin yasçısı başkuşlara“ dönmeyi severiz.

“Viranelerin yasçıcı baykuşlara döndüm, Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu! Gül devrimi bilseydim onun, bülbül oturdum; Ya Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?..”

Nerden çıktı demeyin, bugün birçok yerde Ahmet Taşgetiren’in “Dava Adamlığıyla Başlayan Hüsranla Biten Bir Ömür“ yazısının paylaşıldığını gördüm.

Doğrusu kendisine kıymetli bulduğum bir büyüğümüz olarak çok saygı duyarım. Yazdıklarımı da bu çerçevede değerlendirmesini arzu ederim.

Yazısına itirazım var. Yazıda anlattığı tablo alabildiğine karamsar bir duygu halini yansıtıyor. Bunun yanı sıra da ortaya ne bir çözüm ne de bir umut ışığı koyuyor. Olayları tek bir cepheden ve sebep sonuç ilişkisiyle yorumluyor. İslam adına bir umut ortaya koymuyor. 

Kısa bir özet geçeyim. Ümmetin umudu olmak üzere yola çıkmışız, sonra da tepeyi terk etmiş ve ne evimizi ne de nesillerimiz koruyamamışız…

“Burada niye koruyamayalım. Her ikisini de bal gibi aslanlar gibi koruruz” diye itirazımı yazmak isterim.

Taşgetiren yazıda ülke ümmetini dünya sevgisi ve ölüm korkusu gibi bir hastalığa yakalanmakla itham ediyor. Allah’ın rızasını kazanmayı kaybedince çok  şey kaybettik diyerek bitiriyor yazıyı.

Okudum okudum ve büyük bir beğeni ile paylaşılan yazıya binlerce itiraz

geçti aklımdan. İlk düşüncem “Hayattan kopuk bir Müslümanlık beklentisi olur mu? Bu camianın kendisine yüklediği misyon ve anlam ne kadar da büyükmüş!!! Niye kendimizi bu kadar özel bir konumda görüp de dünyanın gidişatına dur diyebileceğimizi zannettik? Müslümanlık kavramını insani özelliklerinden soyundurarak “ütopik” hale getirmek uygulanabilir bir şey mi?  “En iyi en doğru” olarak da kendi bakış açımızı yansıtmak nefsani değil mi? Gerçeklerden kopuk, olayların sebep-sonuç ilişkilerine bakmadan dünyayı sadece İslami referanslarla değerlendirmek yetiyor mu?

Hepsinin de tartışılması gereken başlıklar olduğu kanaatindeyim.

Bu minvalde çokça konuşma ve sohbet yapıyoruz. Bu yakınmalarla oyalanıp duruyoruz. Ortaya ne bir fikir ne de bir sonuç çıkıyor. Olayların sebeplerini ararken gerçek dünya ile bağlantı kurmadan sonuçları değerlendirmek bize bir katkı sağlamadığı gibi bizi daha iyi de yapmıyor. Herkesin elinde bir iyi ve kötü Müslüman rehberi var. Habire herkesi tikleyip duruyoruz da dünyada olan biten milyonlarca kötülüğün içinde yolumuzu nasıl bulacağımıza dair İslam’dan bakan bir rehber geliştiremiyoruz.

Dünyadaki üretimin dörtte birini Amerika yaparken, kalan yarısını Çin ile paylaşmışken, yaşadığımız gezegenin bin yıl daha ömrünün olup olmadığı tartışılırken, insanlık kendisine yeni bir yurt arayışı içindeyken yeni nesle İslam adına söyleyecek başka sözlerimiz olmalı. Stephan Hawking’den bir sözle bitirmek isterim: “Birisi bir daha size hata yapmanızdan şikayetçi olursa, ona bunun iyi bir şey olabileceğini söyleyin. ‘Ne sen, ne ben hatasız bir şekilde var oluruz.’ deyin.”