|
Bakınma, bak!

— "Görmeyi öğreniyorum."

Ne kadar sahici bir ifade değil mi?

Sizi bilmem ama beni benden alacak denli sahici, ve bir o kadar da yalın.

Bu ifade, gerçek yaşamında da adım adım görmeyi öğrenen ve sonunda görme''nin hakkını veren bir şaire ait. Rainer Maria Rilke''ye.

— "Ich lerne sehen."

Çok sade, çok yalın.

Rilke''nin "Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge" adlı öyküsünün satıraralarına sıkışacak ölçüde sade ve yalın.

Bendenizi etkisi altına alan ihtişam, hakikatte, ifadenin, mânâsı kadar kendisinde de nümâyan eyliyor. Çünkü bilgisizliğin dışavurumu ancak bu kadar içten, bu kadar samimi olabilir.

Bakar mısınız şu sadeliğe!

— "Sana daha önce söylemiş miydim? Görmeyi öğreniyorum. Evet, yeni başladım. Henüz pek o kadar iyi değil ama elimden geleni yapacağım." (Habe ich es schon gesagt? Ich lerne sehen. Ja, ich fange an. Es geht noch schlecht. Aber ich will meine Zeit ausnutzen.)

Demek ki oluyor ki görmeyi öğrenebiliriz; hem de içinde yaşadığımız şu vizyon ve imaj çağında... üstelik boğazımıza kadar kuşatıcı bir vizyon ve imaj okyanusunun içine gömülmüşken...

Evet, görme, öğrenilebilir bir edim. İstenilirse. Çaba sarfedilirse. Tıpkı duymak gibi. Tatmak, koklamak, dokunmak gibi.

İstersek, eşyaya nasıl gözlerimizle dokunabileceğimizi öğrenebiliriz.

Çabalarsak.

* * *

Her duyuma karşılık, nasıl ki o duyuma özgü bir duyunun varlığı gerekliyse, duyumun gerçekleşmesi için de yine aynı şekilde o duyuma özgü bir duyulur (nesne) gerekir.

Aristoteles''in De Anima''sından bu yana bütün Psikoloji/İlm''un-Nefs metinlerinde duyu-duyulur-duyum (hâss-mahsüs-hiss) bahsi hep bu ilkeye ircâ edilegelmiştir.

Görme duyumu için gerekli olan duyu''nun göz olduğu mâlum. Peki, ya görme duyumunun kendine özgü ilk nesnesi (duyulur''u) nedir? Başka bir deyişle, göz ilk olarak ''ne''yi görür?

Bu sorunun cevabını, İbn Rüşd''ün De Anima''ya yazdığı Orta-Şerh''ten aynen aktarıyorum:

— "el-Merî hüve''l-levn bi''l-hakikati." (The truly visible is color.)

Yani görme duyusuna özgü ilk duyulur nesne renktir; ve göz, hakikati itibariyle önce rengi görür.

Peki göz, ışık olmadan rengi görebilir mi?

Aristocu Fizik bu soruya kolayca ''Hayır!'' cevabını veremiyor, ve ışık olmadan da görülebilir nesnelerin varlığını öne sürüyor. (Verilen bir örnek de ateşin karanlıkta (!) görülebilir olmasıdır.)

* * *

Tanımlarında anlaşmadıkça, ışık ve renk üzerine hakkını vermek suretiyle nasıl tartışabiliriz?

Tartışamayız. O hâlde tam da yeri gelmişken bir iki asır daha beriye gelip bu tartışmayı Osmanlı dönemi metinlerine niçin taşımayalım?

Örnek metin olarak Seyyid Şerif Cürcani''nin Mevakıf Şerhi''nden yararlanmayı teklif ediyorum.

Kelâmcıların ilk tavrı olumsuzdur.

— "Bil ki ışık da, renk de —zuhurları sebebiyle— tanımlanamaz; zira duyumun konusu olan ancak ışığın ve rengin cüziyâtıdır, (kendisi değil!)"

Olsun, ışığın haddini (hakikatini) bilemesek de, bu, resmini de mi bilemeyeceğimiz anlamına geliyor.

Hayır, elimizde ışığın iki tanımı var:

1. Işık, şeffaf olması bakımından şeffaf''ın kemâl-i evvelidir.

Tanımda "şeffaf olması bakımından" kaydına itibar edilmiştir. Çünkü ışık, şeffaf''ın cismiyetinde veya başka bir şeyde kemâli olmayıp bilâkis şeffaflığında kemâlidir.

"Kemâl-i evvel"den kastedilense, arazî kemâl değil, zatî kemâldir.

2. Işık, görülmesi başka bir şeyin görülmesine dayanmayan bir niteliktir.

Rengin tam da aksine. Çünkü renk, ışık aracılığıyla aydınlanmadan görülemez.

* * *

Kudema, bu tartışmalar sırasında şu iki soruya da cevap aramışlar:

1) Önce ışık mı, renk mi görülür? 2) Bir nesnenin önce renkleri mi, çizgileri mi farkedilir?

Meselâ içi mavi bir daire gördüğümüzde, önce idrak ettiğimiz cihet hangisidir? O nesnenin maviliği mi, yoksa daireliği mi?

* * *

Bu ve benzeri sorular, en az cevapları kadar eski, biliyorum. Üstelik, bu hurde malumat, görme''yi öğrenmek isteyenlerden çok, görme''nin bilgisini, hatta bu görmenin tarihini kavramayı arzu edenleri ilgilendiriyor, bu durumun da farkındayım.

Ne var ki görmenin kendisini görmenin tarihinden ayırdetmek pek o kadar kolay değil. Görüşümüz, tarihselliğimiz tarafından kayıtlanıyor her defasında. Eşyaya bizden öncekiler gibi bakmadığımız da kesin! Onların varlığa/eşyaya nasıl baktıkları, ancak bugün bizim eşyaya nasıl baktığımız değerliyse değerli; değilse, değil!

Oysa görmeyi bilmiyoruz. Bakmayı da... Eşyayı gözlerimizle nasıl kavrayacağımızı, onları nasıl değiştirdiğimizin/değiştirebileceğimizin de farkında değiliz.

Bu nedenle tarih, nazarımızda hurde malumattan ibaret. Bakılması yasak hurafelerden...

* * *

Ey talib, sana görme ile işitme arasındaki farklardan söz etmiştim, hatırlıyor musun?

Hiç anlamadın! Sustun çünkü. Aptal aptal bakındın. Ne baktın, ne gördün, sadece bakındın.

Sana görmeyi hiç bilmediğini söyledim, tüm içtenliğimle, ve elime koca bir ayna alıp yüzüne tuttum, bak kendine diye.

Bakmadın. Hem de ısrarla. Sadece bakınıp durdun.

Ey talib, çünkü sen sadece görmeyi değil, bakmayı da bilmiyorsun!

Bilmediğin şeyi öğrenemezsin ki!

Bilmediğini bilmediğin şeyi...

Kendini.

14 سال واپس
Bakınma, bak!
Enflasyonun önceliği
Kamu yönetiminde pandemi ile öğrenip sonrasında unuttuğumuz kritik bilgiler
Uluslararası hukûkun üzerine düşen gölge
Emperyalizmin küresel hegemonyasının anahtarı: Türkiye’de laik devrim, İran'da “İslâmcı” devrim 
27 Mayıs: Demokrasi sürecinde kara bir leke