Yazarlar Gök-delen minareler

Gök-delen minareler

Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu Gazete Yazarı

Şapel, Kilise, Katedral... Üç ayrı ölçek... üç ayrı cesamet... Küçükten büyüğe Hristiyan mabedinin üç farklı tarz-ı inşâsı...

Müslüman mabedi de —benzer biçimde— üç ölçekte çeşitlenir:

Mescid, Cami, Ulu Cami...

Kabaca bir tasnifle mescidlerin mahallelerde, camilerin semtlerde, ulu camilerin ise şehirlerde (merkezlerde) inşâ edildiğini söylenebilir.

Mabedlerin büyüklüğü, sadece cemaat ve cemiyetin azlığıyla-çokluğuyla değil, siyasî-idarî yapının büyüklüğüyle de mütenasib idi. (Ne de olsa büyükleri selâtin camileriydi.)

Bir başka deyişle, inşâî cesamet doğrudan doğruya siyasî ve dolayısıyla iktisadî azametin sonucuydu. (Sözgelimi Kanunî devrinin siyasî ve iktisadi kuvvet ve azameti dikkate alınmaksızın Sinan''ın inşâ ettiği mabedlerin asalet ve cesametine mânâ vermek aslâ mümkün değildir.)

***

Katedraller cesametlerini, ilk bakışta, kulelerinin yüksekliğiyle dışavururlar. Evet bazen kuleleriyle, bazen kubbeleriyle...

İlk bakışta, yani dışarıdan bakışta...

İçeriden bakıştaysa, en geniş, en derin, en yüksek hacimle... Çünkü her mabed bu dünyanın bir maketi olmak iddiasındadır, gizli veya açık.

İlâhî hükümranlığın tabiî simülasyonu...

***

Meselâ Ayasofya...

VI. yüzyılda tecessüm eden bu muhteşem yapı, bizzat ismiyle varoluş sebebini ifade eder: Hikmet-i İlâhiye.

Kubbesiyle ilahî gücü (din), sütun ve duvarlarıyla da bu tanrısallığa hizmet eden beşerî gücü (siyaset) temsil eden bu yapı din ile siyaseti sembolik olarak birleştirir.

Bir kare (yer) üzerine oturan daire (gök).

Dışarıdan yükseklik, içeriden derinlik... Nefes kesen bir hacim.

Kısaca, arz ile semanın izdivacı.

Getirisi ise: Büyük Benlik, yani "toplumsal bütünlük duygusu".

***

Cami mimarisi de boşlukta doğmamış, doğal olarak yeniden-yorumladığı kadîm dünyanın geleneklerinden hakkıyla istifade etmiştir.

Osmanlı mimarisi –Selçuklunun aksine- tuğlanın yerine taşı tercih etmiş ve fakat kubbe''yi merkezî planın başat ögesi olarak kullanmayı da ısrarla sürdürmüştür.

Niçin?

Uzun çabalardan sonra din kavrayışıyla uzlaştırmayı başardığı devrin fizik, matematik ve astronomi ilkeleri böyle gerektirdiği için.

Dinî yorumlarla bilimsel yorumların uzlaşımının mümkün kıldığı ortak dil sayesinde uzun bir süre evrene tutarlı bir dünyagörüşünden hareketle bakabildi Osmanlı. Bilincini besleyen üç kaynak da aynı dili kullanmaya başlamıştı çünkü: Hikmet (Felsefe), Kelâm (Teoloji), Tasavvuf (Mistisizm)...

Üç bakışnoktası da toplumsal yaşamı düzenleyen Hukuk (Fıkıh) yasalarıyla kendi arasındaki özenli mesafeyi korumayı beceriyordu.

Ve inanın ki bu hiç de kolay olmamıştı.

***

Sözgelimi dört unsurdan müteşekkil doğa''nın hareketi doğrusal, farklı mahiyetteki göğün hareketi ise dairesel idi. Ayüstü âlem ile ayaltı âlemin yasaları farklıydı; maddeleri farklıydı çünkü.

Bu bakışaçısına göre ''dünya''nın da, ''kan''ın da deveran (devr-i daim) etmesi düşünülemezdi. Hele hele 1541''de Kopernik''in, 1628''de Harvey''in yazdıklarının Batı''da bile karşılık bulması için bir asırdan fazla gerektiği hesaba katılacak olursa...

İzdivac yara almıştı.

***

Barok üslûb Avrupa''den elini kolunu sallaya sallaya gelmiş değildir, yanısıra Avrupa''dan çağın bilimleri de gelmeye başlamıştır.

Evrenin bilimsel tasavvuru değişince ona uygun olarak Felsefe''nin de, Kelâm''ın da, Tasavvufun da kendini yeniden gözden geçirmesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. (İnkârlar, itirazlar, kısaca dirençler, hesaplaşmalar, uzlaşmalar...)

Siyaset anlayışı kendiliğinden değişmedi, onunla birlikte zorunlu olarak bilim anlayışı da değişmeye başladı. Eğer öyle olmasaydı (Fransız hocaların yönettiği kara ve deniz mühendishaneleri mevcudiyetlerini desteklemeseydi), acaba İstanbul''da müslüman mabedi Nurosmaniye Camii (1755), Nusretiye Camii (1826), Ortaköy Camii (1853) sûretinde arz-ı endam edebilir miydi?

Aslâ!

Peki klasik camilerin yanında bu yapılar niçin sevimsiz görünürler?

Sözümona kilise mimarisinin çizgilerini taşıdıklarından dolayı değil, (çünkü başından itibaren kilise mimarisinden istifade etmekte hiçbir beis görülmemişti), bilâkis bu çizgileri mümkün kılan dünyagörüşü –kendisiyle hesaplaşılmak suretiyle- yeterince içselleştirilemediği için...

Başka bir deyişle, hesaplaşma hâlâ tamamlanamadığı için...

***

Bugün de büyük ve geniş kubbelerin, yüksek minarelerin sembolik değeri dinî olmaktan çok sosyal ve siyasîdir.

Büyük kubbe yapma, yüksek minare dikme arzusunun iki anlamı var:

Birincisi, böylelikle pozitivist-jakoben baskı rejimine karşı "hâlâ yıkılmadık ayaktayız" mesajı verilmekte, halk ne yapıp edip kendi kutsallarına —bu büyüklük gösterisi aracılığıyla— sahip çıkmaktadır. (Taşrada ve varoşlarda minare''nin simgeleşme değerine ''fallik'' îmaların eklenmesi, kollektif bilinçdışının modernleşmesi sebebiyledir; tıpkı gökdelen mimarisinin, benzer biçimde güç gösterisine/iktidar teşhirine yaraması gibi.)

İkinci anlamı ise, Cumhuriyet''in —hem de gayet paradoksal biçimde— cahiliyye devri gibi takdim edilen yenileşme (gerileyiş/yıkılış) dönemi mimarisine nisbetle Osmanlı''nın yükseliş döneminin örnek alınarak emperyal gelecek tasarımının güçlendirilmesinden ibarettir.

İbadet tarafının süregelmesine karşın, asırlar içinde oluşan zengin nazariyatı —modern eğitim sebebiyle— kavranamaz hâle gelen bir DİN ile, teknolojisinden istifade edildiği hâlde bir türlü teorisi hazmedilmemiş bir BİLİM arasındaki gerginliğin ürettiği dindarlık iktidar duygusunu minimalize etmeyi kolay kolay beceremiyor.

Bir yandan gökdelenleri, bir yandan minareleri büyütüyor.

VE ne acıdır ki gün geçtikçe küçük ve zayıf olandan tiksiniyor.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.