Yazarlar Kendini taşlarda gizleyen Tanrı"nın dili

Kendini taşlarda gizleyen Tanrı"nın dili

Dücane Cündioğlu
Dücane Cündioğlu Gazete Yazarı

Mukarnas...

Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin en soyut bezeme tekniğinin adı.

Satıhlarda üç boyutluluğu oluşturan unsur. Modern döneme kadar, muhatabında derinlik duygusu uyandırması sebebiyle sıklıkla kullanılan, geleneksel mimarinin en başat bezemelerinden biri.

Stalaktit, Batı mimarisindeki karşılığı.

Prizmatik ögelerin yan yana ve üst üste dizilmek suretiyle oluşturdukları geometrik hareket manzumesi...

Belirgin vasıfları: tektonik, kübik, ornemantal...

Yani, bir bütün/birlik içinde yer alan parçaların kendi içlerinde de bir bütün/birlik oluşturmaları anlamında tektonik. Üçgenlerin değil prizmaların, karelerin değil küplerin oluşturduğu plastik evren anlamında kübik. Sağlamlık ve işlevsellik gibi yapının aslî ve mukavvim (oluşturucu) unsurları arasında yer almayan bezeme-süsleme ögesi anlamında ornemantal.

* * *

İlk kez, 1949''da, sütun başlıkları dolayımında mukarnasları doktora tezi olarak inceleyen Turgut Cansever''e kulak verelim:

— "Mukarnaslar esas itibariyle oyuk şekillerdir. Barok devirlere has menfî şekillerin simultane karakteri mukarnaslarda mevcuttur. Mukarnaslar bir taraftan kemerleri andıran hudutlarıyla konstrüktif bir unsur, diğer taraftan ışık ve gölgeleriyle tektonik bir şekli Barok devirlere has sonsuz mekâna bağlayan [tezyinî] bir unsur olarak telâkki edilebilirler."

Bu satırlar, hemen farkedileceği üzere, isabet değeri tartışmaya açık birçok yargı içeriyor.

Öncelikle hocamızın çok severek kullandığı —kitaba da başlık olarak yakıştırılan— "sonsuz mekân" terkibini kendi açımdan tashih etmek isterim.

Son sözcüğünü zaman''la, sınır sözcüğünü ise mekân''la alâkalı olarak kullanmak en doğrusudur. Bilhassa Klasik Fizik tasavvuru bakımından. Zaman''ın çizgisel/doğrusal karakteri, kendisine ancak son''un ve/veya sonsuzluğun yakıştırılmasını mümkün kılıyor. Yüzeyin eni ve boyu; şeklin eni, boyu, derinliği, çizginin/doğrunun ise sadece boyu olduğunu hatırlarsak, o takdirde, zaman''ın niçin sadece boyundan, dolayısıyla sonundan ve/veya sonsuzluğundan söz edebildiğimizi de anlarız. (Meselâ niçin "ömür boyunca" denir, düşünmeye değmez mi?)

Mekân ise iki boyutla birlikte kavranmaya başlanır. En ve boyla. Düzlem ve yüzeyle. Sınırla yani. Ve pek tabii ki üçüncü boyutla. Derinlikle yani.

Öyle ya, doğal veya matematiksel cisimlerin niçin sınırları vardır?

Elbette üç boyutlu oldukları için. (Bir düşünelim bakalım, asırlar sonra ''zaman''ın acaba niçin "dördüncü boyut" olarak adlandırılması gerekmiştir?)

* * *

Derken sorular sökünediverir:

Osmanlının dünyayı kavrayış biçimi, acaba sonsuz (veya sınırsız) bir mekân tasavvuruna izin verir miydi?

Zamanın sonsuzluğu ve mekânın sınırsızlığı tasavvuru bilimsel olarak geriye götürülebilir mi? Meselâ klasik fizik ve astronominin ilkeleriyle sonsuz/sınırsız bir evren mümkün müydü?

Değildi, Çünkü öyle olsaydı, genç âlim, bu tasavvuru "Barok devirlere has" olmakla nitelemezdi.

* * *

"Istılahâtta münakaşa olmaz! deyû bu bahsi geçelim. Ancak biraz tahammül gösterip, bu sefer, Turgut Cansever Hoca''nın zihnini yıllarca meşgul edecek neredeyse tüm sorunların nüvesini teşkil eden şu pasajı dikkatle okuyalım:

— "XVII. asır içinde İstanbul ve Üsküdar Yeni Valide camilerindeki başlıklarda mukarnas nişlerinin yan yana, fakat değişik ölçülerde kullanılmasıyla büsbütün tebarüz eden kübik ornemantal üslup aynı asırda baklavalı başlıklarda da müşahede edilir. Değişik istikametleri, derin ve menfi şekilleriyle, kübik, Barok ve simultane tesirli formlarıyla, sütün başlıklarının ışık ve gölgeli satıhlarıyla sonsuz mekân fikrinin izlerini taşıdığı ve maddeyi yok etmek isteyen İslâmî tezyin düşüncesine tercüman olduğu söylenebilir." (s. 170)

XVII. asırda Barok tesirli formlardan söz etmek belki mümkündü. Ancak bu sözediş, ne yapıp edip önce bir klasik formun varlığını/ilkelerini göstermeyi icab etmez miydi?

Batı mimarisi için Gotik, Klasik, (Maniyerist), Barok, Rokoko vs. devirlerden ve temsilcilerinden söz etmek mümkün. Üslûb farklılıklarından değil sadece, ilke ve tasavvur farklılıklarından da.

Peki ya Osmanlı mimarisi için?

Hele hele bir de güya "maddeyi yok etmek isteyen İslâmî tezyin düşüncesi" eşliğinde?

* * *

Bu tür bir farklılık ya siyasî-iktisadî değişiklikler sebebiyle oluşabilirdi, ya da o devrin dünyagörüşündeki değişiklikler sebebiyle...

Cansever Hoca, öncelikle ikinci şıkkı tercih ediyordu. Tasavvufun, bilhassa Vahdet-i Vücud öğretisinin, bir derinlik boyutu olarak Osmanlı mimarisindeki yapısal karşılığını arıyordu.

Başka bir deyişle, Fıkıh ve Kelâm''ın Osmanlı toplumunun yatay (ufkî ve ictimaî) tarafını, Tasavvuf''un ise onun dikey (şakulî ve ferdî) tarafını oluşturduğu kabul edildiği takdirde, mimari yapılarda ortaya çıkan derinlik (Barok devirlere has atektonik ucu-açıklık) acaba o devrin hâkim tasavvufî ilkelerinin bir yansıması olarak kabul edilemez miydi?

Teoloji ve Hukuk —mimari jargonla— Klasik hususiyetler gösterirken, Tasavvuf daha Barok îmalara yol açıyor olmalıdır ki Cansever Hoca, daha sonraları da İzafiyet teorisiyle meşruiyetini kazanan 20. yüzyıl avangardında, bilhassa kübist ve soyut-dışavurumcu akımlarda İslâm sanatının gölgelerini aramaktan ve bulmaktan vazgeçmeyecektir.

* * *

Dünkü yazımda da bahsettiğim bu tür ikonolojik yoklamalar, burada işaret etmeye çalıştığım düşünsel kıvrımlar muvacehesinde şekilleniyordu.

İkonografisi gerçekleşmemiş bir zeminde Cansever Hoca''nın teşebbüs ettiği ikonolojik yoklamaların, etkileyiciliğini, geniş saha araştırmalarından değil, bilâkis hayranlık uyandırıcı bir sezgi gücünden aldığını kabul etmek zorundayız.

İkonografik süreç tamamlanmadan ikonolojik yorumlara girişmek sanılandan daha güç ve kabul etmeli ki çok daha aldatıcıdır.

Yayımlanan iki başyapıtı vesilesiyle, bir kez daha, bize taşların dili''ni öğrenmeyi teşvik eden ustamızı şükranla anıyoruz.

* * *

Ey talib, o taşları ustanın eli kadar bilinci de şekillendirir.

Kabul etmeli ki bugünkü taşları da yine bizim ellerimiz şekillendiriyor, ve ellerimiz kadar da bilincimiz.

Peki ya bilincimizi şekillendiren ilkeler?

Eşya tasavvurumuzu, insan tasavvurumuzu, Tanrı tasavvurumuzu belirleyen etmenler?

Taşlarda saklı hakikati duyabilmek için bir an evvel taşların dilini öğrenmelisin ey talib!

Işık ve gölgenin dilini...

Kendini taşlarda gizleyen Tanrı''nın dilini...

Sesini duymakla yetinme sakın, bir de cemalini görmeyi iste!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.