|
Ali Canip Yöntem ve Ahmed Amiş Efendi üzerine

Kültür ve edebiyat dünyamızın önemli isimlerinden Ali Canip Yöntem, 1886 yılında Üsküdar’da dünyaya geldi. Toptaşı Askeri Rüştiyesi ile Fransız Mektebi’nde okudu. Yüksek tahsilini ise Selanik Hukuk Mektebi’nde tamamladı. Şiirleri ve makaleleri Selanik’te çıkan Bahçe, Kadın ve Genç Kalemler isimli mecmualarda yayımlandı. Öğretmenlik yaptığı sırada 1911 yılında neşrettiği Genç Kalemler dergisiyle şöhret basamaklarını tırmandı. Ali Canip Bey, Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp ile “Yeni Lisan” ve “Milli Edebiyat” tezini savundu. Ve bu cereyanının en önemli temsilcisi oldu.

Dildeki yabancı şekilleri ve kaideleri atmak, halkın malı olmamış ve Türkçede karşılığı bulunan yabancı asıllı kelimeleri kullanmamak şeklinde özetlenebilecek “Yeni Lisan” tezini kabul ettirmek için Süleyman Nazif ve Cenab Şahabeddin gibi eski nesrin üstatlarıyla münakaşa ve mücadele etti.

Balkan savaşından sonra Selanik’ten ayrılan Ali canip Yöntem çeşitli okullarda edebiyat hocalığı ve müdürlük görevinde bulundu. Maarif Vekâleti Müfettişliğinde vazife yaptı. 1950-1954 yılları arasında Bursa milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Osmanlı Edebiyatı ve Türk Dili sahasında tam biz uzmandı. Kaleme aldığı “Edebiyat” kitabı yıllarca liselerde okutuldu. Aynı zamanda iyi bir şair olan ve çeşitli yayın organlarında kültür yazıları neşreden Ali Canip Yöntem 1967 yılında vefat etti.

Bu zatın ilk talebelerinden olan merhum Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, ölümünden sonra yayımladığı bir yazıda (Bilgi c.21 sy.247 (1367) s.13-14) “Uydurma dilin şiddetle aleyhindeydi. Ali Canip Bey’in dil konusunda cesur davranışları olmuştur. İlmi temelleri zayıf olan ‘Güneş Dil Teorisi’ni anlamayan ve kabul etmeyen Ali Canip Yöntem Atatürk’e ‘Paşam, şimdiye kadar etimoloji ile meşgul olmadım. Bu, ayrı ve mühim bir branştır. Şimdiden sonra da bu hususta zât-ı devletinize faydalı olabileceğimi sanmıyorum’ diyebilmişti” cümlelerini kullanıyor.

Ali Canip Bey’in aynı zamanda Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nda üye olduğunu da bu vesileyle hatırlatmış olayım.

Bu kısa bilgilerle kendisinden söz ettiğimiz Ali Canip Bey, “Hatıralar, Vesikalar, Resimlerle Yakın Tarihimiz” isimli külliyatın üçüncü cildinde şöyle bir izahatta bulunuyor:

“Bugün mevcut olan Fatih Camisi, Fatih’in yaptırdığı bina değildir. Üçüncü Sultan Mustafa zamanında İstanbul’da büyük bir zelzele olmuş, hayli yerler yıkılmış. Fatih zamanından kalma bina da bu yıkılanlardandı. Üçüncü Sultan Mustafa ceddinin yadigârı olan bu binayı eskisine göre daha geniş, daha büyük olarak yeniden inşa ettirmiştir. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in kaleme aldığı ‘Hadikatü’l-Cevami” adlı eserde diğer mabetlerle beraber bu Fatih Camii’nden de bahsederken şöyle diyor:

‘Vaktimizde 1179 Kurban Bayramının üçüncü Perşembe günü ki, Mayıs’ın on biridir. Güneş doğduktan bir saat sonra vuku bulan büyük zelzelede camiin büyük kubbesi tamamen harap olmuştu. Binanın tamamı zemine kadar yıktırıldı, yeniden inşaya başlandı. Medreselerin tamiri de yapıldı. Sultan Mustafa, 1185 Muharreminin onuncu ve Nisanın on beşinci günü Cuma namazını ilk defa orada kıldı…’

Sultan Mustafa’nın camiyi genişlettiği muhakkaktır. Türbesine gelince, yüz seneden fazla yaşamış olan türbedar Amiş Efendi’ye ben de yetiştim. Amiş Efendi hem türbedardı, hem de Fatih civarında ‘Mürşid’ olarak tanınırdı.

Annemin teyzesi Hamide Hanım’ın evi de, Fatih’te Emir Buhari civarında idi. Oğlu Hasan Nevres Bey, Harbiye Mektebi’nde Fransızca hocası idi. Benim çocukluğumda on, on bir yaşında iken Ömer Naci’nin, Atatürk’ün o eve gelerek hocalarını ziyaret ettiğini hatırlarım. İşte bu Hasan Nevres Bey, bu Amiş Efendi’ye müntesipti. Amiş Efendi’den naklen Hasan Nevres Bey’in söylediklerini unutmamışımdır.

Fatih’in medfeni, caminin genişlemesi sebebiyle içinde kalmıştır. Medfeni bir dehliz halindedir. Hatta şunu da hatırlıyorum ki, cesedi mumyalanmış imiş.

Bu rivayetler benim çocukluğumda -münasebeti geldikçe- halkın ağzında dolaşırdı. Benim gibi seksenine merdiven dayamış Fatihliler kalmışsa elbette onlar da bu rivayetleri çocukluklarında işitmişlerdir.

Amiş Efendi ufak tefek, solgun çehreli, yalnız mavi gözleri fıldır fıldır parlar, Halveti tarikatının ileri gelenlerinden biri idi. Hasan Nevres Bey gibi Harbiye muallimlerinden Aziz Bey, Nuri Bey gibi gençlerin onu ziyaret ettikleri gözlerimin önündedir.”

Bu nakilde Fatih Camii hakkında verilen bilgilere ben de vakıftım ve bazı yazılarımda dile getirmiştim. Asıl ilgimi çeken Ali Canip Bey’in Ahmed Amiş Efendiyle alakalı olarak söylediği sözlerdir. Bu zât-ı muhterem hakkında -son zamanlarda- epeyce yayın yapıldı ve bunlarla Efendi Hazretlerinin insanı tefekkür deryasına gark eden sözleri neşredildi. Bu kelam-ı kibarları nakledenlerin hemen hepsi Ahmed Amiş Efendi’nin müntesipleridir. “Fatih Sertürbedarı Tırnovalı Kutbü’l-Arifin Gavsü’l-Vasılin, Mürşid-i Kâmil Ahmed Amiş Efendi” isimli kitapta, bahsini ettiğimiz bu çok anlamlı vecizelerin büyük bir bölümü bulunuyor. Söz buraya gelmişken yukarıda adı geçen Fransızca hocası Hasan Nevres Bey’in, üstadı Amiş Efendi’den yaptığı bazı nakilleri ben de buraya nakledeyim.

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz, yâ Resulallah, namaz kılmak istemiyorum ama ezan okunduğu zaman içim sızlıyor buyururlar, hazret, âkıbetinin hayır olduğuna alamettir, cevabını verir.

Bir gün üzüm alıyorduk. Üzümcü taneleri koyuyordu. Ben itiraz edip koyma dedim. “Bırak, taneleri kime verecek” buyurdular!

Bir gün abdest almışlardı. Kurulanmadılar. Hazreti Resulullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem bazen böyle yaparlardı, buyurdular. Hayye alessalâh, müminleri salata, hayyeale’lfelah, ise münkirleri felaha davettir. Namaz kıldıktan sonra seccadeyi kaldırmayınız. Gelecek namazı kılana kadar namaz kılınmış gibi sevap yazılır.

Nevres Bey, Harbiye Mektebi’nde Fransızca muallimi idi. Ahmed Efendi’ye danışıyordu: İmtihanda talebeye kaç numara verelim diye mümeyyizlere sorduğu zaman, ne verirlerse onu ver, vermeyecek isen sorma. Sözün nereden geldiğini bil.

Bir gün huzurunda bulunuyordum. Namık Kemal Bey’in Vatan Yahut Silistre isimli eserinde askerlerin Allah muininiz (yardımcınız) olsun, sözüne karşı Abdullah Çavuş’un “Allah’ın işine karışmayacağız, yoluna gideceğiz” dediğini arz ettim. Ellerini vurarak “tam söz budur” buyurdular.

Adı geçen kitaptan Ahmed Amiş Efendi’nin şu sözünü de nakledeyim:

Gittiğiniz yerde, gönül safası bulabiliyorsanız, oraya devam edin. Gittiğiniz yer burası dahi olsa gönül safası bulamıyorsanız sizin için buraya gelmenin bir faydası yoktur.

Muhabbette fâni olan, vuslatta bâki olur.

Ahmed Amiş Efendi, Hazreti Fatih’in türbesinde tam kırk sene türbedarlık yaptıktan sonra 9 Mayıs 1920 tarihinde 126 yaşında Hakk’a yürüdü. Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun, Mesnevi şârihi ve musıkışinas Ahmet Avni Konuk, Hasan Basri Çantay, İsmail Fenni Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası Mustafa Enver bey gibi seçkin isimler Ahmed Amiş Efendi’nin müntesipleridirler.

Hazretin kabri Fatih Camii haziresindedir.

#Edebiyat
#Kültür
#Dursun Gürlek
7 ay önce
Ali Canip Yöntem ve Ahmed Amiş Efendi üzerine
Mülteci kamplarındaki sanatçılar-1
İki bayram hatırası
Konut fiyatlarında düşüş beklentisinin anlamı var mı?
Asgari ücretin sabit kalması birilerini üzerken birilerini de sevindirecek
Kurban ve ötesi