|
Yazarlar

Millet Kütüphanesi ve Diyarbakırlı Ali Emiri Efendi

04:00 . 16/10/2022 Pazar

Dursun Gürlek

1952 yılında Tokat'ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Biyografi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayımlandı. Tarih ve Düşünce dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği “Kırkambar" ve “Ayaklı Kütüphaneler” başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti. Yazarın, Osmanlı Tarihi, Şark Klasikleri ve biyografi sahasındaki çalışmaları devam etmektedir. Aynı zamanda dernek ve vakıflarda Osmanlıca dersleri ve kültür sohbetleri vererek bilgilerini gelecek nesillere aktarmaktadır.

Dursun Gürlek

Haberlerden öğrendiğimize, gazetelerden okuduğumuza göre millet kütüphanelerinin sayısı gittikçe artıyor. Birbirini takiben, birbirinden güzel kütüphaneler açılıyor. Tabii ki bu gelişmelerden dolayı bizim de içimiz açılıyor. Son olarak, bir millet kütüphanesinin daha Cumhurbaşkanımız tarafından Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde açılacağını haber aldım.

Bu haberi okuyunca aklıma büyük kitabiyat bilginimiz Ali Emiri Efendi ve kütüphanesi geldi. Evet, ilk “Millet Kütüphanesi”ni yine bir Diyarbakırlı olan Ali Emiri Efendi tesis etti. Tam bir yazma eserler hazinesi olan adı geçen kütüphane merhumun aziz Türk milletine muazzam bir hediyesidir.

Son zamanlarda hakkında yapılan neşriyatı ve kendisiyle ilgili toplantıları bir tarafa bırakacak olursak, merhum kütüphanecimiz yeteri kadar tanınmıyor, gereği nisbetinde bilinmiyor. Eğer bu zat bir Avrupa ülkesinde dünyaya gelmiş olsaydı, hayatı filme alınır ve hakkında ciltler dolusu kitap yazılırdı. Bu konuda ilk eseri kaleme alan Dr. Muhtar Tevfikoğlu da aynı vefasızlığı, aynı ilgisizliği “sunuş” yazısında dile getiriyor ve garip bir örnek veriyor. Şöyle ki:

Dr. Muhtar Tevfikoğlu’nun dört yıl süreyle görev yaptığı Diyarbakır’da bir gün, “Ali Emiri” adını taşıyan okullardan birinin müdürü ziyaretine geliyor. Muhtar Bey bu zat hakkında kitaplık çapta bir çalışma yaptığı ve bunları daha önce bir dergide yayımladığı halde, belki konuyla ilgili başka bilgilere ulaşırım düşüncesiyle kendisine bir soru yöneltiyor. Soru şudur: “Kim bu Ali Emiri Efendi? Onun hakkında bildiklerinizi lütfen anlatır mısınız?” Ali Emiri Okulunun müdüründen “Vallahi, pek bir şey bilmiyorum. Galiba eşraftan biri olacak” cevabını alınca Dr. Muhtar Tevfikoğlu büyük bir şaşkınlık yaşıyor ve şu cümleleri kullanmaktan kendini alamıyor:

“O günden sonra merak edip her meslekten ve her seviyeden pek çok kişiye aynı suali sormuş, fakat hiç birinden doğru dürüst bir karşılık alamamıştım. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen değişen bir şey var mı? Bana kalırsa yok. Bugün de durumun eskisinden pek farklı olduğunu sanmıyorum.”

Bakınız, bir benzerini de ben anlatayım. Yaklaşık on yıl önceydi. Bir gün öğrencilere yönelik sohbet yapmak üzere beni Beykoz’daki bir okula davet ettiler. Gittim. “Prof. Dr. Fatin Gökmen Okulu”nda bir konuşma yaptım. Program bitince öğrencilere, okulunuza adını veren Fatin Gökmen kimdir sorusunu yönelttim. Kimseden ses çıkmadı. Derken bir öğrenci parmak kaldırıp, “Hocam, galiba bu okulu yapan bir mütayit!” dedi. Büyük matematik ve astronomi bilgini, Kandilli Rasathanesi’nin kurucusu ve değerli şairimiz Mehmet Âkif’in aziz dostu Prof. Dr. Fatin Gökmen’i hiç birinin tanımadığı böylece ortaya çıkmış oldu.

Bu vahamet tablosu – ne yazık ki – tarihi şahsiyetlerin isimlerinin verildiği bir çok eğitim kurumunda asılı duruyor. Muhteşem binalar ve lüks malzeme cehaletin giderilmesinde etkili olamıyor. Bir zamanlar – pek de âdetim olmadığı halde – böyle değerli şahsiyetlerin isimleriyle süslenen mekteplerde, onları gençlerimize tanıtmak maksadıyla müracaatta bulunmuştum. Bu konudaki eksikliği çok iyi biliyordum, fakat olumsuz cevap alacağımı bilmiyordum. Milli Eğitim camiamızın yetkilileri ipe un serdiler, tabii ki un ipte durmadı, dolayısıyla hamur yoğurulup ekmek yapılamadı.

Sadede geleyim. 1-23 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilmesine karar verilen “Kültür ve Turizm Bakanlığı Beyoğlu Kültür Yolu Festivali” kapsamında ben de Diyarbakır’a davet edildim ve Ahmed Ârif Kütüphanesinde – dilimin döndüğü kadarıyla – bu büyük kitap bilginini anlatmaya çalıştım. Ona olan muhabbetimi dile getirdim. Çoğunu gençlerin oluşturduğu seçkin bir kitle merakla ve heyecanla dinleme lütfunda bulundu. Ayrıca Kültür Bakanlığı’ndan ve Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’nden gelen dostlarla da – bu vesileyle – ülfet ve ünsiyet tazeleme imkânını bulduk. Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan’la da yine bu program vesilesiyle tanışmış oldum.

Benden sonra Uğur Derman üstadımız da, güzel ve sakin üslubuyla, diğer bir Diyarbakırlı sanatkârı, usta hattatımız Hâmid Aytaç merhumu anlattı. Diyarbakır’da dünyaya gelen başka şairlerimiz de var. Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı gibi isimler için de böyle geniş kapsamlı anma toplantıları yapılmalı. Bu tarihi şehrimizde yetişen daha bir çok âlim, ârif, şair, mutasavvıf, sanatkâr, devlet adamı hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak için Şevket Beysanoğlu’nun üç büyük ciltten oluşan “Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları” adlı eseri muhakkak okunmalı.

Ali Emiri’nin meziyetlerinden biri de vatan ve millet sevgisinin canlı bir timsali olmasıydı. Kurduğu bu değerli kitaplar hazinesine “Ali Emiri Efendi Kütüphanesi” adını vermesi en tabii hakkı iken bundan feragat etti ve “Ben bu kitapları milletim sayesinde topladım. Dolayısıyla millete vakfediyorum” diyerek adını “Millet Kütüphanesi” koydu. İşte asıl millet ittifakı böyle olur. Unutmayalım, “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir. Şunu da hatırlatayım. Kütüphaneye bu ismin verilme süreci Dr. Muhtar Tevfikoğlu Bey’in eserinde -ilgi çekici bilgilerle- uzun uzun anlatılıyor.

Bu konuyu Tevfikoğlu’ndan nakledeceğimiz şu anekdotla bitirelim:

“Bir zamanlar Fransızlar bu kütüphaneyi otuz bin İngiliz lirasına satın almak için Emiri’ye müracaat etmişlerdi. Hatta tekliflerini daha da cazipleştirerek ayrıca şu nezaket şartlarını da öne sürmüşlerdi. Paris’te Emiri Efendi adına bir kütüphane kurulacak, yaşadığı müddetçe yüksek bir maaşla hafız-ı kütüp olarak kitaplarının başında bulunacak, emrine Bolulu bir aşçı ile yeteri kadar Müslüman hizmetkârlar tahsis edilecekti. Bu son derece cazip teklif karşısında Emiri Efendi’nin – yine hiç tereddüt etmeden – verdiği cevap fevkalade güzeldir. ‘Efendiler, ben bu kütüphaneyi devletimin bana verdiği maaşlarla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için… Bir daha böyle bir teklifte gelirseniz sizi buradan kovarım!.”

Sözü Yahya Kemal’le bitirelim:

Yekpâre nur olan bu kütüphâne-i nefîs

Yekpâre servetiydi bu âlemde kendinin

#Millet Kütüphanesi
#Ali Emiri Efendi
#Diyarbakır
3 ay önce
default-profile-img
Millet Kütüphanesi ve Diyarbakırlı Ali Emiri Efendi
Nizam’ın vedası
Kaybolan o çocuk Ahmet
Davos: Enflasyon, büyüme ve enerji
Dijital uygarlık: Miyoplaşma ve uygar barbarlık
Amerika-Almanya kavgası